Gönderen Konu: II. Abdülhamid ve Pan-İslamizm  (Okunma sayısı 666 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Swhimme

  • Sipahi
  • *
  • İleti: 1260
  • Elhamdülilûvatar
    • Profili Görüntüle
II. Abdülhamid ve Pan-İslamizm
« : 05 Aralık 2017, 23:07:34 »
BİRİNCİ BÖLÜM

GİRİŞ

I. TARİHTE HALİFELİK

   İslam peygamberi Muhammed'in ölümünden sonra, ortaya peygamberliğin ruhani değil, ancak siyasi yönünü temsil eden halifelik adlı bir kurum ortaya çıkmıştır. Halife, Arapçada "sonraki" anlamına gelmektedir. Muhammed'in ölümünden sonra oluşturulan bu kurumun başına ilk önce, peygamberin yakın bir arkadaşı olan Ebubekir geçmiştir.  Ebubekir'in ardından sırasıyla Ömer ve Osman halifelik sıfatını taşımışlardır. Ömer'den sonra gelen Osman, soyunun bağlı bulunduğu Ümeyyeoğulları'nın ve Mekkelilerin çıkarlarını diğerlerine üstün tuttu. Ömer döneminde İslamiyet'in geliştiği topraklar olan Medine'nin ahalisinin desteklenmesine karşı Osman döneminde Mekke ağırlıklı bir politika izlendi ve bu politika sonucunda kışkırtılmış olan Araplar tarafından 656 yılında katledildi. Osman'ın yerini Ali aldı.

   Ali, Osman döneminde merkezileştirilen hilafetin bu ağırlığını azaltarak, vergiler ile ganimetin eşit dağıtımını sağladı. Bu uygulama Osman karşıtları tarafından da destekleniyordu. Ali'nin Osman'ın katledilmesinden sorumlu kişilerle aynı çizgide yer alması, aynı zamanda kendi meşruiyetine de zarar veriyordu. Bu olaylar, Medineliler, Küfeliler ve Osman suikastına katılan Mısırlılar tarafından desteklenen Ali ile, başını Ümeyyeoğulları'nın Mekke aristokratlarını karşı karşıya getirmişti. İki cenah Cemel (656) ve Sıffin (657) savaşlarında kozlarını paylaştılar.    Taraflar 659 yılında bir araya geldiklerinde -her ne kadar Ali karşı çıksa da- bir komisyonun yeni bir halife seçmesi fikri kabul edildi. Fikrin ortaya atılmasından sonra Ali'yi destekleyen blok çözülmeye uğradı ve Araplar, hilafet makamına Muaviye'nin gelmesi gerektiği yönünde görüş belirttiler. Ali'nin 661 yılında Hariciler tarafından öldürülmesinin ardından rakipsiz kalan Muaviye, halifeliğini ilân etti.   

   Halifeliğin Şam valiliği yapan Muaviye'ye geçmesiyle birlikte, hilafet merkezi Mekke ve Medine'den Şam'a taşınmıştı. Böylece Mekke ve Medine'nin önemi azalırken, sonradan Müslüman olan Arap kabilelerinin gücü, ilk Müslümanlara gösterilmiş oluyordu. Muaviye'nin babası olan Ebu Süfyan, Ebu Cehil ile birlikte peygamber döneminde İslamiyet'e karşı gösterilen direnişin baş aktörleriydiler. Mekkeliler ile Müslüman Medineliler arasında yapılan savaşlarda Ebu Cehil hayatını kaybederken, Ebu Süfyan peygamberin hayatını kaybetmesinden kısa bir süre önce ihtida etmişti.

   Ali ile Muaviye'nin kişiliği çerçevesinde meydana gelen İslam Devleti'ndeki bu iç savaş, İslamiyet'te bugün dahi devam eden derin ayrışmayı da beraberinde getirdi. Muaviye'nin ve ondan sonra da babadan oğula devam edecek olan Ümeyyeoğulları'nın halifeliğini onaylayan Müslümanlar Sünni olarak adlandırıldılar. Gerçek halifelerin Ali ve onun soyundan gelen olduğunu savunanlara ise Şii ya da Şia dendi.   Sünniler halifenin dini alanda sınırlı bir alanda bulunmasını, ancak devlet işlerinde daha aktif bir rol oynamasını sağlayan bir halifelik portresi çiziyorlardı. Şiiler ise Sünnilerin aksine halifenin siyaset işlerine kayıtsız kalması, dini alanda ise cemaate önderlik etmesi gerektiğini savunan bir çizgideydi. Bu kutuplardan ikisine de dahil olmayan, bağımsız bir görünüm çizen bir klik vardı ki; onlar Hariciler olarak adlandırılırlar. Ali ile Muaviye çatışmaları sırasında her iki gruba da suikastlar düzenleyerek bu oluşumları ortadan kaldırmayı amaçlayan Hariciler, halifenin ünlü bir aile baz alınarak seçilmemesi gerektiğini, yani Ümeyyeoğulları'ndan Haşimoğulları'ndan değil,  Müslüman kamuoyunun genel kanaatince belirlenen bir kişinin halife olması gerektiğini öne sürdüler. İslam'ın tarihsel gelişim sürecinde Hariciler ilerleyen yıllarda bir önem atfetmekten uzak kalmış olsalar da, İslamiyetin Sünni ve Şii kolları ortaçağda çeşitli halifelikler meydana getirdiler ve Müslümanların lideri olmak için karşı karşıya geldiler. Bu durum günümüzde dahi sürmektedir.

   Muaviye'nin 680 yılında ölümüyle birlikte, İslam Devleti'nde iç savaş yeniden patlak vermiştir. Muaviye'nin yerine geçen oğlu Yezid, Ali soyunun hilafetini isteyenlerle mücadeleye girişti. Ali'nin oğlu Hüseyin, Medine'den Kufe'ye takipçilerine liderlik etmek üzere yola çıkmıştı. Ancak kendisi ve destekçilerinden oluşan topluluğun yolu Kerbela'da durduruldu ve Hüseyin beraberindekilerle birlikte öldürüldü.  Sünnilik ve Şiilik arasındaki ayrışmayı tarihsel bir düşmanlık statüsüne yükselten nedenlerden en büyüğü, peygamberin torunun katledildiği bu hadisedir.
 
   Emevi hanesi askeri yollarla halifeliği elinde tutmayı başarmış ve halifeliği, İslam Devleti'ni bir Emevi devleti düzeyine getirmekte araç olarak kullanmışlardır. Emeviler döneminde halifeler seçim ile belirlenmemiş, hilafet saltanata dönüşmüştür. Bütün bu hususları dikkate aldığımızda, Emevilerin İslam Halifeliğinin başında bulunan bir aile olduğunu zikretmekten ziyade,  Halifelik unvanıyla sağlanan desteğin, Emevileri İslam dünyasında rakipsiz bıraktığını ve bu güç yardımıyla bir Emevi İmparatorluğu'nun teşekkül edildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Emeviler devletin sınırlarını hiç olmadığı kadar genişletmiş, Batı'da İspanya ve Fas'tan Doğu'da Orta Asya'ya kadar yatay doğrultuda ilerlemiştir.

   Emevilerin devlet yönetiminde Müslümanların idaresini sağlayan bir hilafetten öte, Emevi hanedanının egemenliğini üstlendiği monarşist devlet yapılarını uygulamaya koyması, Sünni ulema ve Beni Haşim gibi önde gelen Arap kabileleri nezdinde tepki çekti. Beni Haşim kabilesinin bir kolu olan Abbasiler, peygamberin amcası olan Abbas'ın soyundan geliyordu. Halifelik makamında hak talep eden Abbasiler, meşruiyetini Ali'nin torunlarından biri olan Ebu Haşim'in kendilerine ailenin ve muhalefet hareketinin liderliğini vasiyet ettiği iddiasından alıyordu. Abbasiler, Emevi hâkimiyetini sonlandırmak ve Ali'nin intikamını almak üzere harekete geçmişlerdir.

   Son Emevi halifesi Hişam 743 tarihinde ölünce, İslam dünyasında yeniden bir fetret hâli baş göstermiştir. İktidarı ve halifeliği ele geçirmek adına 747 yılında harekete geçen Abbasiler, Şiiler de dahil olmak üzere Araplar içindeki pek çok çevreden destek görerek 750 yılında İslam Devleti'ne egemen olmayı başardılar.

   10. yüzyıla gelindiğinde Abbasiler bir dizi iç karışıklık ile karşı karşıya gelmiştir. 900'lü yılların başlarında İsmaililer ve adına Karmati denen bedevi ve köylüler çeşitli yerlerde ayaklanmıştır. Devletin gösterdiği bu zayıflıklar, Abbasi ülkesinde yeni devletler kurulmasına neden oldu. 969 yılında Mısır'da Şii Fatımi Devleti kurulmuştur. Fatımi hanedanı kendisini İslam dünyasında peygamberin gerçek takipçisi olarak tanıtarak halifelik ilan etmiştir. Fatımiler haricinde Emevilerin İber yarımadasında var olan kolu da halifelik iddiasında bulunarak İslam toplumunda hilafet üzerine bölünmeye yol açmıştır. 

   Hilafet merkezi Bağdat 945 yılında İran'dan gelen Şii Büveyhoğulları'nın işgaline uğradı. Abbasilerin Büveyhoğulları egemenliğinden kurtulmaları, ancak 1055 yılında Selçukluların bu duruma son vermesiyle mümkün olmuştur. Bu tarihten itibaren Abbasi halifeleri varlıklarını Selçuklu nüfuzu altında devam ettirmiştir. Moğol akınları karşısında Selçuklu devletinin parçalanması, Abbasi devletini savunmasız bırakmıştır. Böylece Moğollara Bağdat yolu açılmış oldu. 1258 yılında İlhanlılar Abbasi başkenti olan Bağdat'ı yerle bir ederek bu devlete son verdiler.  Bu durum karşısında Abbasi halifesi İlhanlılara karşı duran en güçlü İslam ülkesi olan Memlûklara sığınmıştır. Abbasi devletinin ortadan kalkması, siyasi bir teşekkül olarak halifeliği sonlandırmıştır.

   İslam peygamberi Muhammed'in ölümünün ardından İslam Devleti'nin başına kimin geçeceğine dair herhangi bir görüş belirlenmiş değildi. Muhammed'in ölümünün ardından Müslüman kamuoyu Ebubekir'e biat etmiş, bu seçime herhangi bir karşı çıkış da yaşanmamıştır. Halifeliğinin son dönemlerinde Ebubekir kendisinden sonra Ömer'in halife olması yönünde bir vasiyet yazdırmıştır. Ömer ise kendisinden sonraki halifeyi kendi eliyle tayin etmemiş, halife seçiminin altı kişilik bir kurul tarafından yapılmasını öngörmüştür.  Ancak Ebubekir döneminde gerçekleştirilen vasiyet aracılığıyla halife belirleme olayı, sonraki halifeler döneminde halifeliğin saltanat şekline bürünmesine zemin hazırlamıştır. Gözden kaçırılan nokta şudur ki, Ebubekir ile Ömer arasında herhangi bir yakın akrabalık söz konusu değildir. Oysa saltanat ile halifelik, bir önceki halifenin oğluna geçiyordu.

   İslam'ın siyaset teorisinde otorite kabul edilen Maverdi'nin belirttiğine göre hilafet makamında bulunacak şahsın her yönüyle adil olmak, hilafet işlerinin her birinde içtihatta bulunacak derecede ilim bilmek, duyu ve hareket organlarında hasar bulunmaması, akil olmak, güç kuvvet ve cesaret sahibi olmak gibi özelliklere haiz olması gerekir. Maverdi'nin halifede olması gereken niteliklere dair bahsettiklerinden bir diğeri, Kureyş kabilesine mensup olmaktır. Bu nitelik, Maverdi'nin el-Ahkâmü's-Sultaniyye adlı kitabında peygamberin "İmam Kureyş'tendir" ve "Kureyş'i öne alınız, başkalarını tercih edip, öne geçirmeyiniz" hadisleriyle desteklenir.

   Maverdi halifenin seçimle olacağını söylerken, bu seçimin nasıl olması gerektiğini ve seçici şuranın üyelerinin sahip olması gereken özellikleri de kitabında  yazar. Kendi yazdıkları dışında, seçim ve uzlaşma olmadan da halifenin nasıl seçilebileceğine dair İslam bilginlerinin ortaya koyduklarını da eserinde belirtir. Buna göre bilginler arasında bu konu hakkında ihtilaf vardır. Bir bölüm âlim, rıza ve seçim olmaması hâlinde halifenin meşruiyetinin olmayacağı görüşünde birleşirken, diğer bir kısım ise, seçmenler heyeti tarafından biat edilmese dahi bir şahsın halife olabileceğini, gerekenin halkın halifeye olan itaati olduğunu dile getirmiştir.


II. OSMANLI HİLAFETİ

   Memlûk himayesi altında yaşayan Abbasi soyundan gelen halifeler, yalnızca prestijli bir unvan taşıyan kişiler hâline gelmişti. Osmanlı sultanı I. Selim'in Mısır'ı fethetmesiyle birlikte son Abbasi halifesi el-Mütevekkil, Mısır'da yer alan kutsal emanetlerle birlikte İstanbul'a getirilmişti. El-Mütevekkil'in halifeliği Mısır'da yapılan bir törenle Sultan Selim'e bıraktığı iddiası, oldukça popülerlik kazanmış bir rivayettir. Halihazırda Osmanlılar halifelik unvanını I. Murad'dan beri kullanıyorlardı.  Örneğin Ahmed Paşa Divanı'nda II. Bayezid'den "a'ni Emîrü'l-mü'minîn Halîfe-i bi-l-bâhire" olarak bahsedilmiş, Selatinname'de de "adın Halife olalı dünya serâyına" şeklinde bir dize yer almıştır. I. Selim'in cülusunda II. Bayezid'in kızı İlaldı Sultan'ın onu tebrik eden mektubunda sultana "cenâb-ı saltanat meâb-ı Hilafet âyat" denilmiştir. Hafsa Sultan kocası için "Hüdâvendigâr halledet hilafetehu" deyimini kullanmaktadır. Bundan başka Kırım Hanı Mengli Giray Han tarafından İstanbul Dârü'l-Hilafe olarak, I. Selim de "cenâb-ı hilafet kıbâb" olarak adlandırılmıştır.  Halife ifadesi ulema tarafından da kullanılmıştır. Örneğin Bursa kadısı Ahmed'in İran'a ilişkin sunduğu bir raporda I. Selim "vâris-i hilâfet ve eyâlet-i erbâ-i erâzi, mağbût-ı esâtîn-i selâtîn-i hâl ü mâzî, müceddid-i sıfât-ı hulefâ-yı selef, muhaddid-i cihât-ı cihân-ı azamet ve şeref" unvanlarıyla zikredilmektedir. Ridaniye savaşından sonra, Tumanbay'ın yakalanmasından önce "Halife-i rûy-i zemîn" olarak adlandırıldığı da vesikalarda mevcuttur.

   I. Selim'in yalnızca Osmanlı mülkünde değil, bu toprakların dışında da halife olarak adlandırıldığına rastlanır. 1516'da Muhammed Isfahanî'nin ona "şimdiki halde sen kendine has asıl vasıflarla Allah'ın ve Muhammed'in halifesisin" dendiğini biliyoruz. İbn Sümbül de kendisini "dünyada Allah'ın Halifesi", Mekkeli Kutbüddin ise "Halifetürrahmanların en iyi halifesi" olarak nitelemiştir. 

   Yazdığı nâme-i humâyunda Şirvan Şah'a Mısır zaferini bildiren Sultan Selim, Memlûkların hac yolunu eşkiya saldırılarından koruyamadığını, bu yüzden de Yüce Allah'ın İslam şeriatını hakim kılmak ve düzeni sağlamak  görevlerini kendisine verdiğini, bu nedenle İslam hükümdarlarının kendisine itaat etmeleri gerektiğini ifade etmiştir. Mekke ve Medine dahil bütün Hicaz topraklarının şimdi kendisine tâbi olduğunu da kaydeden Sultan Selim, Şirvan Şah'tan kendi Hilafet-i Ulyâ'sını kabul etmesini ve adının hutbelerde okunmasını istemiştir.

   I. Selim'in halifeliği Mısır'ın fethinden sonra Abbasi halifesi El-Mütevekkil olarak bilinen Ebu Cafer Muhammed'den törenle teslim aldığı iddiası yalnızca İsveç'in İstanbul sefiri olan Ermeni asıllı Baron d'Ohsson'un Tableau général de l'Empire Othoman adlı eserinde geçen "...şimdiki fakihlerin birlik içinde paylaştıkları görüşe göre 923 yılında Mütevekkil 'Alal-lâh denilen Ebu Cafer XII. Muhammed, Selim'in şahsında hakimiyet süren bu hânedan lehine kesin olarak feragat ederek bu hak Osmanlı hânedanına kazandırılmıştır." ifadelerinde yer almıştır.  Bu bilgiyi aktarmakta olan birçok kaynağın tek dayanağı Baron d'Ohsson'dur. İddia yeterince değerlendirilmeden Türk yazınında da kabul görmüş, I. Selim'in halifeliği bir gerçek addedilmiştir. Wladimir Barthold'un 1912'de yayımladığı Khalifat i Sultan adlı makalesiyle Baron d'Ohsson'un aktardığı bilgilerin doğru olmadığı, I. Selim'in halifeliği devraldığı iddiasının da yalnızca bu kaynakta yer aldığına değinilmiştir. Günümüzde hâlâ birçok ders kitabında ve tarih kitaplarında bu bilginin sorgulanmaksızın sunulduğuna rastlanır.

   Osmanlı Devleti'nde İslami hukukun kendisini ağrılıklı olarak göstermesi, şüphesiz Mısır'ın fethinden sonra gerçekleşmiştir. I. Selim'den itibaren Osmanlı hukuku hızla şer'ileşmiş, yönetim ve tebaa münasebetleri de buna uygun hale getirilmiştir. Osmanlı'da halifelik iddiası güçlü bir şekilde siyasi bakımdan Kanuni döneminde gündeme gelmiştir. Bu dönemin önemli devlet adamı Lütfi Paşa, Risâletü Halâsı'l-Ümme fi Ma'rifeti'l-E'imme adlı eserinde hadisler vasıtasıyla Osmanlı hilafetinin meşruluğunu ispata çalışmıştır.  Yine bu dönemde Kanuni, bid'at sayılan vergileri kaldırarak, vergi sisteminin dine uygunluğunu sağlamaya çalışmıştır.

   Mısır'ın fethinin gerçekleşmesinin ardından padişahların cülus törenlerinde değişim gerçekleşmiştir. Örneğin tahta yeni çıkacak olan padişaha önce peygamber sülalesinden gelen seyyid ve şeriflerin reisi olan Nakibü'l Eşraf biat ederdi. Nakibü'l Eşraf'ın Osmanlı padişahına biat etmesi, peygamberin soyundan gelenler ile Hicaz'ın Osmanlı hilafetine biat etmesi anlamına geliyordu. Bunun için Osmanlılar bu biata ayrı bir önem vermişlerdir.

   Genel İslam teamüllerine göre İslam halifesi Kureyş kabilesinden olmalıdır. Osmanlı uleması, halifenin niteliklerine yönelik bu temel gereksinimin farkındaydı. Bu nedenle Osmanlı hilafetinin meşruiyetine dair çeşitli fikirler öne sürülmüştür.    Osmanlı'da 19. yüzyılın önemli devlet adamlarından Abdullah Cevdet Paşa, bu görüşe karşı "halifelik peygamberden sonra otuz senedir" şeklindeki hadisle cevap vermiş, dönemin en güçlü İslam devletinin Osmanlı olduğunu, ona bağlılığın farz olduğunu dile getirmiştir.

   Osmanlı sultanının aynı zamanda halife olduğu iddiası diplomatik alanda kendisini 1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması metininde gösterir. Bu antlaşmayla Osmanlı Devleti, I. Mehmed döneminden beridir vassal devlet olarak kendisine bağlı bulundurduğu Kırım Hanlığı'yla olan bu siyasi bağlantıyı atmak zorunda bırakıldı. Ancak antlaşma metnine göre bölgenin Müslüman halkı, dini açıdan "Osmanlı Halifesi"ne bağlı kalacaktı. 

İKİNCİ BÖLÜM

PAN-İSLAMİZMİN TARİHTEKİ YERİ

I. İSLAMCI VE PAN-İSLAMİST HAREKETLER

   İslamiyet, özü bakımından dünyevi anlamda bir hayat görüşü öne sürmeye müsait bir dindir. Özellikle peygamberin ölümünden sonra ortaya çıkan halifelik kurumu, İslami siyaset teorisin gelişiminde önemli bir mihenk taşı olmuştur. Hilafet haricinde,Kur'an ve hadislerin yorumlanması neticesinde İslami yaşamı veya İslami birlikteliği temel alan birçok görüş dile getirilmiştir. Farabi, Maverdi, Nizamülmülk ve İbn Teymiyye gibi düşünürler İslam'ın ilk siyasi teorisyenleri oldular. Bunlar arasında Farabi Aristocu, Nizamülmülk ise Fars devlet geleneği ölçüsünde eserlerini oluşturdular. Teorisini hilafet üzerine geliştiren Maverdi'nin düşüncelerinden ise Birinci Bölüm'de bahsetmiştik. Bu nedenle İbn Teymiye'nin düşüncelerini ele almak istiyoruz.

   İbn Teymiyye imam kavramı ile devlet başkanına atıfta bulunan "melik" ve "sultan" tanımları arasında bir ayrımda bulunur. Hükümdarların çoğunun maddi çıkarları adaletin önünde tuttuğunu belirtirken, imamın bunun dışında bir yaklaşım sergilemesi gerektiğini dile getirir. İbn Teymiyye'ye göre halk Allah'ın kulları iken, valiler bu kulların yönetimi adına Allah'ın belirlediği kişilerdir.  Memurluğun dinen Allah'a yaklaştırıcı olarak algılanmasını isteyen İbn Teymiyye, halkın, zalim de olsa yöneticilere biat etmesi gerektiğini söylemektedir. İbn Teymiyye, bir görev için gereken bütün şartları taşıyan bir kişinin bulunmaması durumunda, yeteneğin takva ve sadakatten daha önemli olduğunu aktarır.

   İbn Teymiye tarafından devletin görevleri kamu hizmetlerinin yapılması, adaleti sağlama, cihad etme, vatandaşların iş bölümü organizasyonu, ekonomik görev, dini ve ahlaki görevler olarak sıralanır. İbn Teymiyye'nin yaklaşım ve uygulamasındaki ayırdedici özellik ideal yöneticinin idaresi altında olan İdeal bir toplumunun vurgulamasıdır. Bu vurgu yapılırken dinin temel kaynakları olan Kur'an ve sünnet baz alınır.

   18. yüzyılda Arabistan'ın Necd bölgesinde Vahhabilik denen bir dini akım ortaya çıkmıştır. Bu akımın ismi, Muhammed bin Abdülvehhab'dan gelmektedir. Aslen Necd bölgesinde Uyeyne'den olan Muhammed bin Abdülvehhab, itikaden Hanbeli fıkhından olan, ancak dinen zayıf olan yöre halkına İbn Teymiye'den etkilendiği düşüncesiyle sirayet etmeyi başardı. Müslüman adını taşıyan mevcut kalabalığın, tarikatlara girmek ve türbeleri ziyaret etmek gibi işleri yüzünden müşrik olduklarını ve bunların mallarının gerçek Müslümanlara helal olduğunu söylüyordu. İstediği ortamı Deriye'de buranın kabile şeyhi olan Muhammed bin Suûd sayesinde bulan Abdülvehhab, düşüncesini yaymadaki başlangıç olarak bu noktayı seçti.

   Vahhabiler düşüncelerindeki katılık ve akılı devre dışı bırakmalarıyla İbn Teymiyye ile İmam Hanbel'in düşüncelerinden ayrılırlar. Onlara göre peygamberin ve Kur'anın ilettiği dışında dine girmiş her şey bid'attır. Bid'atlardan ibadetlere ve itikada girmiş olanlar küfür, ahlâka ve adetlere girmiş olanlar dalalettir. Kabirler üzerine kubbe yapmak, onlara adak adamak küfürdür, ziyaret dalalettir.

   Bu düşünceler doğrultusunda ortaya çıkan Vahhabilik, Suûd himayesi altında siyasi amaç güden bir hareketin manevi altyapısını oluşturagelmiştir. 19. yüzyılda Necd'de Osmanlı-Vahhabi savaşları yaşanmış, Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın oğlu Tosun Paşa'yı görevlendirdiği bu savaşlarla Vahhabi hareketi bir süreliğine sindirilmiştir.

   Ruhani ve politik bir lider öncülüğünde Müslüman toplumlarıın birliği düşüncesi, 19. yy geç Pan-İslam düşüncesinin temelini oluşturur. Bu düşüncenin önde gelen iki ismi Cemaleddin Afgani ve onun fikirlerinden etkilenen Mısırlı ilahiyatçı Muhammed Abduh'dur. Afgani'nin fikriyatını faalleştirmeye ilişkin gerçekleştirdiği eylemlerin birçoğunun II. Abdülhamid ile ilişkisi bulunduğundan dolayı, bunlara dair bilgi bir sonraki bölümde verilecektir.

II. II. ABDÜLHAMİD DÖNEMİ PAN-İSLAMİZMİ
2.1. Osmanlı-Rus Savaşı'na Kadar Yaşanan Gelişmeler


   II. Abdülhamid'in saltanatı, halihazırda başını Basiret gazetesinin çektiği İslamcı bir kamuoyunun içine doğmuştu. 93 Harbi istemsiz ya da aniden çıkan bir savaş değil, kamuoyunun ve onun da etkisiyle devletin kendisini hazırlamış olduğu bilinçli bir savaştı.  Bu yıllarda Pan-İslamist hareketin dönemin ünlü Pan-Cermenist ve Pan-Slavist hareketlerinden etkilendiği açıktır. Ancak bu hareket etnik değil dini bir yöne sahip olmakla birlikte, ortaya siyasi bir teşekkül koymayı da amaçlamıyordu. Basiret'in ortaya koyduğu Pan-İslamizm daha çok Müslüman toplumlar arasındaki bağları kuvvetlendirecek ve dayanışmayı sağlayacak bir birliğin meydana getirilmesini isteyen bir görüntüdeydi. Bu Pan-İslamizmin siyasi bir teşekkülü amaçlamaması elbette siyasi bir amaç gütmediği anlamına gelmez. Örneğin, Pan-İslamist ve Pan-Cermenist siyasetin birlikteliğinin Pan-Slavizmi yenebileceği, bu noktada Osmanlı Devleti'nin Pan-Cermenizmi desteklemesi gerektiği gazete köşelerinden ifade edilmiştir.  Gazetenin bu tavrının arkasında elbette Almanya'dan aldığı destek yatmaktaydı. Prusya-Fransa savaşı boyunca gazetenin Prusya lehindeki tutumu Almanların gözünden kaçmamıştı. Savaş sonrasında gazete sahibi Ali Efendi Bismarck tarafından Berlin'e davet edilmiş ve burada 29 gün ağırlanmış, dönüşünde de gazeteye Almanlar tarafından para ve matbaa makinesi yardımında bulunulmuştu.

   Almanya'nın Osmanlı Devleti'ne yönelik bu propagandist tutumu anlık ya da kısa vadeli bir planın parçası değildi. Bunun kanıtı, Almanya'nın Osmanlı içerisindeki faaliyetlerinin Bismarck'tan sonra artarak devam etmesidir. Alman Kayseri II. Wilhelm Osmanlı Devleti'ni Abdülhamid döneminde iki kez (1889 ve 1898) ve Abdülhamid'den sonra bir kez (1917) olmak üzere toplamda üç kez ziyaret etmiştir. Jeopolitik ve finansal sebepler yanında, öncesinde İngiltere'nin yapmış olduğu gibi Almanya da halifelik makamından faydalanmak amacıyla Osmanlı Devleti'yle yakınlaşmaya çabalıyordu. II. Wilhelm tarafından Osmanlı Devleti'ne yapılan ziyaretlerden ikincisinde, Kayser İstanbul haricinde Suriye ve Filistin'deki şehirlere de ziyaretlerde bulundu. Alman Kayseri II. Wilhelm Şam'da yaptığı konuşmada kendisinin ve Almanya'nın 300 milyonluk İslam aleminin ve halifesinin dostu olduğunu dile getirmiştir.

   II. Abdülhamid, halifeliği öncelikle Osmanlı toprakları dışındaki Müslüman toplumlarla olan kültürel bağları arttırmak için kullanmaya çalıştı. 93 Harbi sonrasında ise Rusya'ya karşı Afganistan ve Orta Asya Türk topluluklarını Osmanlı saflarına çekmeye yönelik sıkı bir Pan-İslamizm politikası izlenmiştir. Ayrıca bu dönemde Osmanlı hilafetine Almanya sponsorluğunda ruhani zeminden başka, siyasal bir kimlik de sağlanmaya çalışıldığını görüyoruz.

   Lord Gladstone hükümeti öncesinde Osmanlı hâlen İngiltere'ye yakın durma endişesi içerisindeydi. Disraeli hükümeti zamanında, halifelik unvanının Hindistan'daki önemi, İngiltere tarafından kasten arttırılmaya çalışılmıştır. Bu sayede İngiltere, Hindistan'da Müslümanlar tarafından yürütülen ayrılıkçı faaliyetlerin önünü Osmanlı halifesinin yardımlarıyla kesmeyi amaçlamıştır. II. Abdülhamid de bu sayede halifeliğin İngiltere lehine kullanılabileceği gibi herhangi bir ayaklanmaya da  sebebiyet verebilecek güce sahip olduğunu İngiltere'ye göstermeye çalışmıştır.  İngiltere'nin İstanbul'daki büyükelçilik görevine Türk dostu görünen Henry Elliot yerine Layard'ın getirilmesi, ardından da Disraeli hükümetinin seçimlerde Gladstone'a mağlup olmasıyla birlikte, İngiltere hem Osmanlı'ya olan bakış açısını değiştirmişti, hem de padişahın halifelik sıfatından tedirginlik duymaya başlamıştı. Örneğin yeni elçi Layard, 93 Harbi ardından Osmanlı Rumeli topraklarını kaybetse dahi Osmanlı'yla sürdürülen ilişkilerin aynı seyrinde sürmesi gerektiğini savunuyordu. Çünkü güç kaybetse dahi Osmanlı halifesi dini otoritesini aynı şekilde sürdürmeye devam edecekti. Burada Layard, İngiltere'nin Osmanlı-Rus ilişkilerine karşı tarafsızlığının Müslümanlarca düşmanlık olarak algılanıp Hint Müslümanlarını ayaklandırmasından çekiniyordu.  21 Mayıs 1878'de Dışişleri Bakanı Lord Salisbury'e Hindistan Valiliği'nden gönderilen bir raporda, halifenin İngiltere'ye cihat ilanında bulunması durumunda yalnız sınırlarda değil, bir Hindistan'da da düşmanlarla mücadele etmek zorunda kalınacağı belirtilir. Raporda halkın da İngilizlere karşı savaşı desteklediği ve sürgündeki Babür İmparatoru Bahadır Şah'a gösterilen ilginin benzerinin artık Sultan II. Abdülhamid'e gösterildiği aktarılıyordu.

2.2. Ülke Dışında Gerçekleştirilen Faaliyetler
2.2.1 Hindistan


   Hindistan kendine has doğasıyla yüzlerce yıl özgün mistik yaratımların ortaya çıktığı bir yer oldu. Hinduizm, Cainizm, Sıhizm, Budizm gibi din ve öğretilerin doğduğu, sonrasında Gazneli Mahmud'un gaza hareketleri sonucu İslamlaşmaya başlayan bu topraklar, 19. yüzyıla gelindiğinde yeryüzündeki en kalabalık Müslüman topluluğa ev sahipliği yapıyordu. Müslüman Babür devletinin ardından sömürgeci İngiliz hakimiyetine giren Hindistan'da Müslümanların İngiliz yönetimine karşı koyması kaçınılmazdı. Örneğin 1857'de gerçekleşen kanlı Sipahi Ayaklanması, yakın dönem Hint tarihinde önemli bir yer teşkil eder. İngiltere bu ayaklanmanın bastırılmasında Osmanlı halifesinden yardım istemiştir. Bu durumla Osmanlı hilafetinin Hint Müslümanları üzerinde tesiri olduğu görülse de, II. Abdülhamid rejimine değin Osmanlı Devleti ve Hint Müslümanları arasında siyasal nitelikli gelişmeler yaşanmamıştır.

   Daha sonra incelenecek olan Osmanlı basınının El-Cevaib gibi belirli gazetelerinin dağıtım ağlarının Asya'nın uzak noktalarına kadar uzanmış olmasıyla Hintliler İslam dünyasının çeşitli noktalarında ve özellikle Osmanlı topraklarında yaşanan gelişmelerden haberdar olmaya başladılar. Osmanlı'yla ilgili olarak Hindistan Müslümanlarında yankı uyandıran gelişmelerden ilki 1876 yılındaki Bulgar Ayaklanması'dır. Bulgar çeteleri tarafından katledilen Müslümanlara ilişkin haberler, Müslüman Hintliler arasında tepkiye neden olmuştur. Kamuoyu yaratmak adına çeşitli gösteriler düzenlenirken, aynı zamanda yetkili İngiliz mercilerine de Osmanlı lehine müdahale edilmesi konusunda başvuruluyordu.  Bengal'deki Müslüman cemaati, Osmanlı padişahının İslam cemaatinin koruyucusu ve başkanı olarak görüldüğünü dile getirmiştir. İngiliz makamları, Osmanlı Devleti tarafından yapılacak bir cihad çağrısında Hint Müslümanlarının Osmanlı tarafında yer almasından endişe duyuyordu.  II. Abdülhamid'e iletilen Osmanlı Bombay elçisi Hüseyin Efendi'nin raporunda Hint Müslümanlarının Bulgar Ayaklanması'na ilişkin Osmanlı lehine verdikleri tepkiler belirtiliyordu. Bu bilgilerin ardından Bombay Müslüman cemaati lideri Abdüllatif, Mecidiye Nişanı'yla ödüllendirilmiştir.

   Hintlilerin faaliyetleri Osmanlı-Rus savaşı sırasında artarak devam etti. Müslüman yoğunluğa sahip önemli kentlerde toplantılar gerçekleştirilmiştir. Bombay Müslümanları yardım sandıkları kurarak savaş yaralılarına yardım amacıyla aralarında para topladılar.

2.2.2 Tunus

   Hintli Müslümanların yaptıklarına benzer şekilde Tunuslu Müslümanlar da Bulgar ayaklanması sırasında Osmanlı'ya yardımlar gönderdiler. Bu yardımların ardından Tunus'a Osmanlı hükümeti tarafından 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı için eyalet birliklerinin gönderilmesi isteminde bulunuldu. Ancak eyalet hazinesi bu maliyeti karşılayabilecek durumda değildi. Bu yükü karşılamak adına Tunuslu Müslümanlar inisiyatif aldı ve 3 milyon kuruşluk iane topladılar. Ayrıca Osmanlı yönetimi nakliye için 600 katır da istiyordu. Nakliye yardımı da 618 katır, 518 at ve 843.433 kuruş ile karşılandı.

   Fransa'nın Tunus işgali sırasında Osmanlı Devleti bölge Müslümanlarını örgütlemek adına General Hüseyin'i yanında halkın dini duygularına dokunacak bir şeyhle birlikte Tunus'a gönderdi. Türkçe basılan Vakit ve Arapça basılan el-Cevaib gazeteleri Libya üzerinden Tunus'a aktarılıyor ve bölge halkına direniş çağrısı yapılıyordu.

2.2.3. Orta Asya

   II. Abdülhamid'in tahta çıktığı günlerde, Kaşgar hariç, Hokand, Buhara ve Hive Rusya'nın işgaline uğramış bulunuyordu. Rusya'nın hakimiyeti altına girmiş olan Orta Asya'daki Müslümanlara ilişkin haberler İstanbul'a geliyordu.

   II. Abdülhamid'in tahta geçmesinden sonraki dönemde Buhara Emiri Muzaffer Han'ın büyük oğlu Abdülmelik Han, Rusya aleyhtarı faaliyetleri yüzünden Ruslarca Buhara'dan çıkartıldıkdan sonra Hac için Mekke'ye gitmiş, arkasından da İstanbul'a gelmiştir. İstanbul'da Sadrazam, Şeyhülislam, Dahiliye ve Hariciye Nazırlarıyla görüşen Abdülmelik Han, saraya ve Babıali'ye de Orta Asya'nın durumuna  ilişkin rapor bildirmiştir.

   Hokand ve Buhara'dan sonra Hive'nin de Ruslar tarafından işgal edilmesine, çeşitli sebeplerden ötürü karşı çıkamayan ve bu Hanlıklara yardım edemeyen Osmanlı Devleti, 1873'ten itibaren Türkistan siyasetinde daha aktif davranmaya başlamıştır. Abdülaziz döneminde Osmanlı Devleti Rusya ve İngiltere ile normal ilişkiler kurmasına ve geliştirmesine rağmen, Doğu Türkistan üzerinde hakimiyet iddiasında bulunan ve Kaşgar üzerine yürümeye hazırlanan Çin ile bozuk ilişkilere sahipti.

   II. Abdülhamid'in cülusundan sonra Çin tehlikesi karşısında Yakub Han, Osmanlı sefaret heyeti başkanı Murad Efendi'nin yanına Seyyid Yakub Han Töre'yi katarak, hem İstanbul'dan yeni silah ve askeri uzman istemek, hem de Osmanlı Devleti vasıtasıyla dış destek sağlamak üzere İstanbul'a göndermiştir. Elçiye yapılan tavsiyeler, İngiltere'nin desteğini sağlamayı ve Rusya ile iyi ilişkiler kurulmasını içeriyordu. Bu nedenle Seyyid Yakub Efendi Kaşgar hanlığına yardım ve destek bulmak üzere İstanbul, Londra ve St. Petersburg'u ziyaret etmiştir.

   Ancak Çin birlikleri, 1876 sonbaharında askeri harekat ile Doğu Türkistan sınırlarına gelmiştir. 1876-77 kışı nedeniyle savaş ertelenmiş olsa da, bahar aylarında savaş alevlenmiştir. Bu sırada Yakub Han aniden ölmüş, Kaşgar'da iç savaş başlamıştır. İç savaştan faydalanan Çin kuvvetleri 16 Aralık 1877'de Kaşgar'ı işgal etmiştir.

2.2.4. Afganistan

   İngiltere'nin İstanbul'daki Büyükelçisi Layard'ın belirttiğine göre Sultan Abdülhamid, Rus savaşı sırasında Osmanlı'ya askeri yardımda bulunabilecek uluslararası bir İslam birliği kurmayı düşünüyor ve bunun için de Rusya karşısında bütün Asyalı Müslüman devletleri birleştirmek için girişimlerde bulunuyordu. Bu amaçla Şeyhülislam'dan Ruslar üzerine savaş açılması isteğiyle Afgan Emiri'ne yazılmış  bir mektup bulunmaktadır.  İngilizlerin çekinceleri bir yana, Abdülhamid, İngiltere ve Afganistan arasında bir yakınlaşmanın taraftarıydı. İki tarafın birbiriyle zıtlaşmasının yalnızca Rusya lehine olacağını düşünüyordu.  Resmi bir heyet İstanbul'dan Afganistan yoluyla Mısır ve Hindistan'a gönderilmiş, ancak diplomatik açıdan Osmanlı lehine bir başarı elde edilememiştir. Bu heyetin ilginç yanı, heyette profesyonel diplomatlar yerine din görevlileri kullanılmıştır. Dış görevlerde din görevlilerin bu yoğun kullanımı, Sultan Abdülhamid'in Pan-İslamizmine ilişkin bize ipuçları vermektedir.
 
2.2.5. İran

   Osmanlı Devleti ile İran, Akkoyunlu döneminden itibaren birbirleriyle rekabet içerisinde bulunan komşu iki devletti. Aynı coğrafyada bulunan güçlü iki devlet olmaları nedeniyle birbirleriyle güç mücadelesinde bulunmalarıyla başlayan husumet, Safevi döneminde Sunni-Şii mücadelesi hâlini almıştır. İslam'ın ilk dönemlerinden bu yana yaşanan bu keskin ayrışma, yeni çağda tezahürünü bu iki devletin münasebetlerinde buldu. Ancak koşullar ilerleyen zamanlar içerisinde değişti. Safevilerin ardından İran tahtına oturan Nadir Şah, Osmanlı'nın kapısını Caferilikle çalmıştır. Nadir Şah'ın talebi, Sünni-Şii ayrışmasının bitirilmesi ve Hanefi, Şafii, Hanbeli ve Maliki mezheplerinin yanına Caferiliğin beşinci itikadi mezhep olarak eklenmesiydi. Bu talep Osmanlı yönetimince reddolunacaktır.

   19. yüzyıla gelindiğinde, artık Osmanlı-İran mücadeleleri sona ermiştir. Bu dönemde İran, İngiltere ve Rusya tehlikesinden çekinirken, Osmanlı Devleti'nin kendisine yaklaşan dış tehlikeleri sezmesi ancak Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra tam olarak mümkün olabilmiştir. Bu dönemde Osmanlı-İran ilişkilerinde yakınlaşma olduğu görülür.

   Ramazan ayında birçok defa Osmanlı sefiri Fahri Bey'i ziyaret eden Hariciye Nazırı Mirza Hüseyin Han, bayramdan bir hafta kadar önce tekrar Osmanlı sefaretine gelerek iki Müslüman devlet arasında İttihad-ı İslam oluşturulmasının gerekliliği üzerinde durdu. Hariciye Nazırı, Osmanlılar ile İranlıların Müslüman ve kıblelerinin bir olmasına rağmen İstanbul'da gerçekleştirilen dini etkinliklere İran sefirinin davet edilmemesini eleştirmiştir. Bu durum karşılıklı bir güvensizlik haline yol açmaktaydı.

   Hüseyin Han, daha sonra Osmanlıların son Rusya savaşında uğradıkları felaketin bütün Müslümanlara ders olması gerektiğine işaretle dünya Müslümanları için İttihadı-ı İslam'dan daha büyük bir kurtuluş çaresi olmadığını ifade etmiştir. Bununla da yetinmeyen İranlı nazır, bir ileri adım daha atarak, İttihad-ı İslam'ın meydana gelmesi için birlikte çalışmayı Osmanlı sefiri Fahri Bey'e teklif etmiştir.

   Burada Osmanlı yönetiminin aldığı tavır önem kazanmaktadır. Her ne kadar girişimler İran tarafından geliyor olsa da, Osmanlı Devleti'nin Tahran sefiri Fahri Bey, İstanbul'a gönderdiği raporlarında vazifesine başladığı andan itibaren İranlı nazır ve şehzadeleri ziyaretle veya fırsat düştükçe onları sefarete davetle ittihad-ı İslam fikrini gündeme getirdiğini bildirmekteydi. Bu durum, Fahri Bey'in bu düşüncenin fitillerini ateşlemek için orada bulunduğu sonucunu çıkarmamıza sebebiyet vermektedir. Gerçekten de Osmanlı hükümeti bu andan itibaren İran hariciye nazırına uyduğunu gösterir bir biçimde Hırka-i Şerif ziyareti, Mevlid-i Şerif kıraatı gibi etkinliklere İran sefirini de davet etmeye başlamış, İran sefiri padişah tarafından iftara davet olunarak iyi niyet gösterisi yapılmıştı. Gelişmeleri yakından takip eden İran şahı, Osmanlı sefirinin bayramını tebrik ederken Osmanlı hükümetinin tavrından duyduğu memnuniyeti dile getirmiştir.

   İran'ın iki İslam devleti arasındaki yakınlığa bu samimi katkıları aynı şekilde Osmanlı Devleti'nden karşılık görmüştür. Hükümet, aldığı bir kararla İran hacılarının Kerbela ve Atebat-ı Aliyat'a giriş çıkışlarındaki kısıtlamaları kaldırmış ve İranlı hacılara her türü kolaylığı göstermeleri yolunda yetkili makamlerı uyarmıştı. Bu jestler İran tarafında karşılık bulmuştur. İranlılar için mukaddes olan 10 Muharrem'de İran devlet tekkesinde ve diğer vezirlerle komutanların konaklarında okunan mersiyelerde ilk defa olarak İran şahından başka bir hükümdara, Osmanlı padişah ve halifesi II. Abdülhamid'e hayır duaları edilmiştir.

   Yukarıda Hariciye Nazırı olarak adından sözü edilem Ebu'l-Hasan Mirza Kaçar, 1884'de İran'dan ayrıldı ve hemen İstanbul'a yerleşti. Hem yazılarıyla hem kişisel ilişkileriyle aktif propagandada yer almış ve  Osmanlı Sultanı'nın başını çektiği bir Sünni-Şii birliğini önermiştir. 1894 yılında Bombay'da 96 sayfalık Farsça İttihad-ı İslam adında bir risale yazmıştır. Bu risale bir yandan İslam'ın yayılması, diğer yandan da Pan-İslam idealinde Müslümanların birleşmesi adına yazılmıştı. Kitapta aktarılana göre, Müslümanların başarısı ya da kurtuluşu için kardeşlik ve birlik hâline gelmek mecburidir.  Bunlara rağmen eserde Şii okuyucularla karşı karşıya gelmemek ve onları gücendirmemek adına II. Abdülhamid halife olarak değil, yalnızca sultan olarak adlandırılmıştır.

2.3. Basının Rolü

2.3.1. Gazeteler


   1880 yılı Mayıs'ında İstanbul'da Hindistan Müslümanlarına yönelik olarak, hem Türkçe hem de Urduca olarak basılan Peyk-i İslam gazetesi çıkarılmaya başladı. Gazeteyi çıkaran kişi, daha önce Nusretu'l-Ahbar adlı gazetede muhabirlik yapmış olan Nusret Ali Han adında bir Hintliydi. İngiliz karşıtı bir fikriyata sahip olan Nusret Ali Han, Hindistan'dan kaçıp İstanbul'a gelmiş, burada Nusretu'l-Ahbar gazetesini çıkaran adaşı Nusret Ali Han ile olan isim benzerliğinden faydalanıp nüfuzunu kullanmak suretiyle gazete çıkarma girişiminde bulunmuştur. Gazeteyi çıkarmak adına Bab-ı Âli'den yardım almak amacıyla bilgilendirmede bulunmuştur. Buna göre gazetenin yayın politikası Osmanlı Devleti ile Hindistan Müslümanları arasındaki ilişkileri sıkılaştırmak ve Hint Müslümanlarını Osmanlı Halifesi'ne tâbi kılmak doğrultusunda olacaktı. Gazeteye hükümet tarafından aylık iki bin kuruşluk destek sağlandı. Gazetenin çıkacağından İngiltere'nin İstanbul Büyükelçisi Henry Layard'ın haberi olmuştu. Gazetenin çıkarılmasına yönelik faaliyetlerin olduğu, elçi tarafından Londra'ya bildirildi. Londra'dan cevap gelinceye değin Peyk-i İslam'ın birinci sayısı çıkartıldı. Gazetenin bu sayısında "Sultan'a itaat etmeyen Allah'a itaat etmemiş demektir" şeklinde bir ifade yer alıyordu. İngiliz hükümeti Layard'dan bilgilendirmeyi aldığında, önce basılan nüshaların Hindistan'a girişini engelledi, ardından gazete hakkında soruşturma yürütülmesini sağladı. İngiltere, gazetenin yirmi dört saat içinde kapatılması gerektiği, aksi takdirde İngiltere'nin Osmanlı ile olan ilişkilerini sonlandıracağı ifadesini içeren bir ültimatom verdi. Bunun üzerine gazete kapatıldı.

   Basiret gazetesi, ilk sayılarından beridir Osmanlı'nın İslam dünyasının lideri olduğunu belirten yayınlar yapıyordu. Yurtdışındaki Müslüman ahaliye ilişkin haberler ve dünya Müslümanları arasındaki gönül bağına ilişkin makaleler gazetenin içeriğinin önemli bir kısmını oluşturuyordu.  Gazetenin yayın politikası II. Abdülhamid döneminde de sürmüş, ancak gazete yazarlarından Ali Suavi'nin sabık padişah V. Murad'ı II. Abdülhamid yerine tahta geçirmek amacıyla V. Murad'ın tutulduğu Çırağan Sarayı'nı basması ve burada öldürülmesinin ardından gazete kapatılmıştır.

   Ahmed Faris eş-Şidyak, 1861 yılından itibaren İstanbul'da el-Cevaib gazetesini basmaya başlamıştı. Gazete Cuma günleri haftalık olarak çıkıyordu. Gazete Fas'tan Hindistan'a kadar çok geniş bir coğrafyada okunuyordu. Henry Layard'ın belirttiğine göre haftalık sekiz bin civarı basılıyordu.  Gazete ilk önceleri Arap ve Müslüman dünyasını ilgilendiren haberler yapmış, daha sonraları Osmanlı iç gelişmeleri de gazete içeriğine dahil edilmiştir. Gazetenin genel politikası İslam birliğini savunmak üzerinedir. Bu amaçla Osmanlı hilafetinin desteklendiği görülmektedir. Urabi Paşa Ayaklanması'nda gazete bu hareketin Osmanlı sultanı ve halifesine karşı gerçekleştirilen bir hareket olduğunu, bu nedenle desteklenmemesi gerektiğini satırlarına taşımış, ayaklanmanın başarısız olmasında etkili olmuştur. el-Cevaib'in birçok nüshası Tunus krizi sırasında Libya'ya gönderilerek bölge kabilelerinin bir amaca yönlendirilerek Tunus meselesinde rol alması sağlanmaya çalışıldı.  Ancak iki noktada Osmanlı idaresine ters düşüldüğünü görmekteyiz. Bunlardan birincisi, Osmanlı ile Hidiv İsmail arasındaki ilişkilerin gergin olduğu anlardır. II. Abdülhamid, Mısır Hidiv'i İsmail'i görevden aldığında Tercüman-ı Hakikat gazetesi Hidiv'i aşağılayan bir makale yayımlamıştı. el-Cevaib'in buna karşı çıkardığı yazı, gazetenin altı ay kapatılmasıyla sonuçlandı. İkincisiyse, Sudan'da gerçekleşen Mehdi ayaklanmasıyla ilgilidir. Mehdi Ayaklanması Arap dünyasında olduğu gibi el-Cevaib'de de desteklenerek naklolundu. el-Cevaib'in bu ayaklanmayı aktardığı haberler Osmanlı yönetimince hoş karşılanmadı ve Matbuat İdaresi Sudan'a ilişkin haber yapmayı yasakladı. el-Cevaib'in Sudan haberlerini sürdürmesi üzerine gazete 1884 yılında kapatıldı.

   Ahbar Dar'ül-Hilâfe gazetesi, 1876 yılından itibaren aslen Hintli olup Mekteb-i Rüşdiye-i Mülkiye'de Farsça hocası olan İskender Efendi tarafından haftalık çıkartılan bir yayındı. Orta Asya ve Hindistan'a hitap eden gazetenin dili Farsçaydı. İngiltere hükümeti, gazetenin Hindistan'da geniş bir dağıtımının yapılabilmesi için Bombay'daki Türk Konsolosluğu'na izin vermiştir.

   İkdam gazetesi 1894 yılında Ahmet Cevdet Bey tarafından İstanbul'da Türkçe olarak basıma başladı. II. Abdülhamid idaresinin sıkı sansür tedbirleri sonucu cansızlaşan basın hayatı sonucu gazetenin içeriğini çoğunlukla edebi konular, dilde üslup ve imlâ gibi konular oluşturuyor, bunun haricinde de yurtiçi ve yurtdışında meydana gelen gelişmeler hakkında haberler veriliyordu. Milliyetçi-muhafazakâr bir çizgiyi benimseyen gazetenin baş sayfasında "Siyasi Türk Gazetesidir" ibaresi bulunmaktaydı.   Bunun yanında gazete haberleri hükümetin İslamcılık politikası kapsamında gerçekleştirdiği icraatları destekler nitelikteydi.

   Sabah gazetesi ilk olarak 1875 yılında çıkarıldı. Sahibi Papadopulo'nun isteği üzerine 1878 yılında yayımına ara veren gazete, 1889 yılında yeniden basılmaya başladı. Bu gazete tam bir II. Abdülhamid yandaşlığı yaparken, başyazarı Mihran Efendi, zaman zaman jurnalcilik faaliyetlerinde de bulunuyordu.

   Malumat gazetesi 1897 yılında İstanbul'da Mehmed Tahir tarafından çıkarılmaya başladı. Gazete günlük olarak basılıyordu. Yayın yoğun bir Pan-İslam ve hilafet propagandası yapıyordu.

   Londra'da ve Paris'te padişahın maddi desteği sayesinde var olan süreksiz yayınlar mevcuttu. Paris'te haftalık olarak L'Orient Journal de Defense des Interests de l'Empire Ottoman çıkartılıyordu. Bu yayının amacı, Pan-İslamizmin siyasi bir teşekkülü değil, ruhani bir birlikteliği meydana getirdiğini Fransa gibi, birçok yerde Osmanlı kaynaklı yayınlara sınırlamalar getiren ülkelere anlatmaktı.

2.3.2. Sansür

   Arabi Paşa isyanı ve İngilizlerin Mısır'ı işgali sırasında Osmanlı hükümeti ilk tedbir olarak Mısır'la ilgili her türlü haber, yorum ve resimi havi gazete ve dergilerin memleket dahiline sokulmasını yasaklamıştı. İlerleyen günlerde Osmanlı hükümetinin bu tedbirle yetinmediğini, içinde Mısır'daki gelişmelerle ilgili malumat bulunan telgrafların nereden ve kimden geldiğine bakılmaksızın alıkonulması, sahiplerine verilmemesine başvurulmuştur.

   II. Abdülhamid döneminde bazı fıkıh kitaplarının incelenmesinin ardından toplatılması yoluna gidilmişti. Bu kitapların basımının Matbaa-i Osmani'de yapılması sağlanmaya çalışıldı.  Bunun amacı, Osmanlı'nın hilafet davasıyla örtüşmeyen yayınları ortadan kaldırmaktır. İngilizler halifenin Kureyş kabilesinden olması gerektiğine dair yayınları destekliyorlardı. İngilizler aynı zamanda Kuran'ın yanlış ve eksik basıldığı iddialarını da Hint Müslümanları arasında yaymaya çalışıyordu. Bu tür iddiaları geçersiz kılmak adına padişah tarafından bir komisyon oluşturulmuş ve komisyondan geçmeyen kutsal kitapların dağıtımı yasaklanmıştır.

2.4. Pan-İslamizmde Almanya'nın Rolü

   Orta büyüklükte bir Alman devleti olan Prusya, 18. yüzyıldan itibaren özellikle askeri anlamda ortaya koyduğu özgün nitelikleri sayesinde atılım yapmaya başladı. Bu atılım, Prusya'nın 1871 tarihinde bir siyaset dehası olan Şansölye Prens Bismarck liderliğinde Fransa'yı alt edip yek bir Almanya'yı meydana getirmesini sağladı. Bismarck Almanya'sının politikası, Avrupa anakarasındaki devletlerarası ilişkilere yön vererek, bu devletlerin zaafları çerçevesinde bölgede manevralarda bulunmak olarak tanımlanabilecek olan Realpolitik idi. Kayser I. Wilhelm'in ölümünün ardından yerine oğlu II. Wilhelm geçti ve Realpolitik görüşünde ısrarcı olan Bismarck'ı görevinden aldı. II. Wilhelm de İngiltere ve Fransa gibi yayılmacı ve emperyalist bir politika gütmek istiyordu. Bu yaklaşıma "dünya siyaseti" anlamına gelen Weltpolitik adı verilmiştir. Ancak 20. yüzyıla yaklaşılan bu dönemde bunu eskiden olduğu gibi kolonizasyon yoluyla gerçekleştirme imkânı artık yalnızca dar bir alanda mümkündü. Kolonicilik faaliyetleri yerine nüfuz bölgeleri oluşturmak, doğrudan değil dolaylı sömürgeler yaratmak daha elverişli bir yol hâline gelmişti. Bu faaliyetin gerçekleştirilebileceği en uygun devletlerden biri Osmanlı Devleti'ydi. Bu devlet sanayiden yoksun bir açık pazar olmasının yanında nüfusu ve bulunduğu halifelik iddiasıyla askeri ve siyasi açılardan caydırıcılık sahibiydi. Bu nitelikleriyle Almanya için yakınlaşmaya uygun bir ülke olarak görülen Osmanlı Devleti'nde nüfuz oluşturma etkinlikleri II. Wilhelm döneminde Alman dış politikasının önemli bir ayağını oluşturmuştur.

   Osmanlı-Alman ilişkilerine dair Almanların yakınlaşma sebepleri yanında Osmanlı'yı da ilişkileri sıkılaştırmaya iten birçok sebep vardı. Napoleon'un Mısır seferiyle her ne kadar Fransa-Osmanlı ilişkileri sarsılsa da monarşinin restorasyonu ardından ilişkiler yeniden düzelme gösterdi. Ancak Fransa'nın Tunus'u işgali, artık Osmanlı Devleti'nin Fransa'yı bir dost değil, aksine düşman olarak addetmesi zorunluluğunu tescil etti.  Bu durumda Osmanlı Devleti, kendisini Avrupa siyasetinde kollayacak, askeri eğitim ve teçhizat sağlayacak yeni bir müttefike ihtiyaç duydu. Yapılan değerlendirmelerde en uygun devlet, siyasi teşekkülünü yeni sağlamış olan, İngiltere, Fransa ve Rusya'nın rakibi konumunda bulunan Almanya görünüyordu. Almanya'nın Osmanlı zararına eylemlere girişmeyeceği düşünülüyordu.

   Almanya'nın yeni demiryolları inşa etmek için yatırımları Osmanlı tarafından da oldukça takdire değerdi. Almanya; İngiltere, Fransa, Rusya ve hatta Avusturya-Macaristan'ın tersine hakimiyeti altında çok az Müslüman bulunduruyordu, bu da elbette ki Sultan'ın politik kararlarını etkileyen bir şeydi. Almanya, kendi subayları eğitime muhtaç durumdayken, az sayıdaki Türk subayını alarak eğitime başladı. Thessalia'da bir Türk kampanyası yürütülmüş oldu, özellikle bu gerçek dolayısıyla, pratik olarak bu Osmanlı'nın tek askeri zaferiydi ve bu yüzden de atlanmaması gereken bir şeydi. Fakat Pan-İslam'la bağlantısı olabilecek daha önemli bir olay da, Kayser II. Wilhelm'in Doğu'yu ziyareti esnasında meydana geldi.

   II. Abdülhamid'in gümrüklerde, maliyedde ve en önemlisi poliste yapacağı düzenlemeler için, gerekli uzmanları Almanya'dan sağlamasının nedenleri vardı. Duyun-u Umumiye'nin kurulduğu, ülkenin birçok eyaletlerinin idaresinin asayişin sağlanması ve adli, mali reformlar yönünden uluslararası sorun haline getirildiği bir döneme girilmişti. Bu nedenle; merkezi idarede, maliyede, orduda ve hukuki sistemde yeniliklerde bulunmak elzemdi. Tanzimattan beri modern devlet ve toplum hayatına karşı özlem; yöneticiler, aydınlar ve halkın bazı grupları arasında yaygınlaşıyordu. Toplumdan gelen tepkilerin geleneksel biçimlerde önlenmesinin zorluklarından dolayı, II. Abdülhamid siyasi örgütünü de ıslah etmeyi düşünüyordu. Sultan bu reformların gerçekleştirilmesi için İngiliz ve Fransız yardımını denemiş ancak yararsız bulmuş olduğundan dolayı, Almanya'dan danışman ve getirme fikri ona cazip görünmüştür.  Berlindeki Osmanlı büyükelçisinin 24 Aralık 1882'de bildirdiğine göre, Bismarck; "Osmanlı devletinin sivil ve askeri uzmanlar konusundaki isteğinin, derhal en iyi uzmanların gönderilmesiyle yerine getirileceğini" bildirmişti.

   Almanya, kendi anakarası ile Osmanlı topraklarını bağlayacak ve Osmanlı ülkesinin derinliklerine inecek bir demiryolu hattı inşa ederek sıcak denizlere inmeyi amaçlıyordu. Alman ulusunun ileri gelen kesimleri ve ordu, böyle bir projenin Almanya'ya birçok katkı sağlayacağını düşünüyordu.  Bağdat demiryolu inşaatı parça parça gerçekleştirilmiştir. Almanya'ya 1888 yılında verilen ayrıcalık çerçevesinde yapılması planlanan İzmit-Ankara hattı 1890'da bitirilmiş, 1893'te verilen ikinci ayrıcalık sonucu yapılan Eskişehir-Konya hattı 1896'da tamamlanmıştır. 1903 yılında Bağdat Demiryolları Ayrıcalığı olarak bilinen Konya-Bağdat projesinin istasyonları da çoğunlukla 1914 tarihinde tamamlanmıştır.

SONUÇ

   İslamcılık düşüncesi, kendisini yoğun bir biçimde II. Abdülhamid döneminde göstermiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti'nde gerçekleşen bağımsızlık hareketleri neticesinde Osmanlıcılık düşüncesi çökmüştür. Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen Müslüman göçlerinin de verdiği netice ile, Osmanlı Devleti yüzünü İslamcılık düşüncesine çevirmiştir. Bu düşünce çerçevesinde, ülke içerisinde dini kültürün yaşatılmasına önem verilmiş, halkın dini yaşantıya uygun hareket etmesine gayret gösterilmiştir. Ülkenin ücra çevrelerinde bile eğitim kurumları açılmasına gayret gösterilmiş, eğitimsiz olarak nitelenebilecek bölgelerde özellikle dinin yanlış bilinmesi ve misyonerlik faaliyetlerinden etkilenme tehlikelerine karşı rüşdiyeler tesis edilmiştir. Halkın dini bilincinin eğitim sayesinde yükseltilerek İslam çerçevesinde bir birliktelik sağlanabileceği düşünülmüştür.

   Osmanlı hilafetinin değeri yüceltilerek dünya Müslümanları üzerinde nüfuz sahibi olunmaya çalışılmıştır. II. Abdülhamid Halifelik makamı ile Pan-İslam birliğini meydana getirmekten çok, makamın kendisine hak tanıdığı "kutsal cihad" ilanının ihtimalini, bünyesinde büyük miktarda Müslüman nüfus barındıran İngiltere ve Rusya'ya karşı koz olarak kullanmayı amaçlıyordu. Yürütülen politikanın koz olmak dışında bir şey ifade etmediği, I. Dünya Savaşı sırasında Sultan Reşad'ın ilan ettiği cihat ile ortaya çıkmıştır. Bu Pan-İslam uygulamaları ile yürütülen denge siyaseti kısmen başarılı olabilmiş, dönemde gerçekleşen toprak kayıplarını engelleyememiştir.

KAYNAKÇA
  • AKTO, Veysel, "Sultan II. Abdülhamid Dönemi'nde İkdam Gazetesi ve İslamcılık", Yüksek Lisans Tezi, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, Şubat 2017
  • ALKAN, Mustafa, Osmanlılarda Hilâfet, Çağlayan Yayınları, İzmir 1997
  • BROCKELMANN, Carl, İslam Ulusları ve Devletleri Tarihi, 1. Baskı, çev: Neşet Çağatay, TTK Yayınları, Ankara 1992
  • CİVELEK, Yakup, "Ahmed Faris Eş-Şidyâk Edebi Şahsiyeti ve El-Cevâib Gazetesi", Doktora Tezi, Atatürk Üniversitesi, 1997
  • ÇETİNSAYA, Gökhan, "II. Abdülhamid Döneminin İlk Yıllarında İslam Birliği Hareketi", Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Mayıs 1988
  • ERASLAN, Cezmi, II. Abdülhamid ve İslam Birliği, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1992
  • GÖZELLER, Ali, "Osmanlı-Alman Yakınlaşmasının Basına Yansıması: Sabah Gazetesi Örneği (1889-1895)", Marmara Üniversitesi, İstanbul 2005
  • HARMANCI, Mehmet, "İslam Felsefesinde Siyaset Teorisi (Farabi, Maverdi, Nizamülmülk, İbn Teymiyye'nin Siyasetnamelerine Göre)", Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, Konya 1999
  • LANDAU, Jacob M., Pan-İslam Politikaları: İdeoloji ve Örgütlenme, Anka Yayınları, İstanbul 2001
  • LAPİDUS, Ira M., İslam Toplumları Tarihi Cilt 1: Hazreti Muhammed'den 19. Yüzyıla, 3. Baskı, çev: Yasin Aktay, İletişim Yayınları, İstanbul 2005
  • LEWİS, Bernard, Tarihte Araplar, 5. Baskı, çev: Hakkı Dursun Yıldız, Ağaç Kitabevi, İstanbul 2009
  • ORTAYLI, İlber, II. Abdülhamit Döneminde Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara 1981
  • ÖZCAN, Azmi, "Peyk-i İslam", Tarih ve Toplum, 1992, S. 99
  • SOURDEL, Dominique, "Khalifa", The Encyclopeadia of Islam, C:4, Brill, Leiden 1997
  • SÜMER, Faruk, "Yavuz Selim Halifeliği Devraldı Mı", Belleten, Aralık 1992, S. 217
  • TANSEL, Selahattin, Yavuz Sultan Selim, Milli Eğitim Basımevi, Ankara 1969
  • UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, C:5, 6. Baskı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2000
  • WAHİB, Toi Mohammad, "Maverdi'ye Göre Devlet, Saltanat ve Hilafet", Yüksek Lisans Tezi, Erciyes Üniversitesi, Kayseri, Ağustos 2016
  • YAVUZ, Hulusi, "Sadrıâzam Lütfi Paşa ve Osmanlı Hilâfeti", Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, İstanbul 1993, S. 5-6
  • YERLİKAYA, İlhan, "Basiret Gazetesi (1870-1878)", Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi, 1991
  • YÖRÜKAN, Yusuf Ziya, “Vahhâbilik”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara 1953, S. 1
 

Çevrimdışı Swhimme

  • Sipahi
  • *
  • İleti: 1260
  • Elhamdülilûvatar
    • Profili Görüntüle
Ynt: II. Abdülhamid ve Pan-İslamizm
« Yanıtla #1 : 05 Aralık 2017, 23:08:02 »
Konuya ilgi duyanlar varsa umarım faydalı olur.
 

Çevrimiçi Agnostik

  • Vive la Révolution
  • Yönetici
  • *
  • İleti: 1301
  • Beğenildi: 42 kere
  • Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!
    • Profili Görüntüle
Ynt: II. Abdülhamid ve Pan-İslamizm
« Yanıtla #2 : 05 Aralık 2017, 23:19:43 »
Konunuz belli bir seviyenin üstünde. Tarih ansiklopedisine taşıyorum.