İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Hynkel

Sayfa: [1] 2
1
1947 Sonrası / Teçhizat MPT-76
« : 11 Ağustos 2018, 22:05:21 »
Merhaba arkadaşlar bu forumdaki ilk makalemsi yazı olacak. Savunma Sanayi ile oldukça içli dışlıyım fakat paylaştığım şeylerin yalnızca başka kaynaklardan başka insanların yorumu olduğunu gördüm ve artık kendi düşüncelerimi yazıya dökmem gerektiğini düşündüm. Tabi ki bu yazıda tüfeği kullanmadığım için ve herhangi bir Güvenlik Gücü ile tanıdık vasıtasıyla olmak dışında bir bağım olmadığı için başka kaynaklardan yararlandım. İzninizle başlıyorum.

Öncelikle tüfeğimizi tanıtalım:
MPT-76, AR-15 tüfeğinin mekanizmasının ufak değişikliklerle yapılandırılması sonucu oluşmuştur.
4,1 KG Ağırlığındadır
92 CM'dir
Namlusu 410mm'dir.
5.56mm ve
7.62mm (ağırlıklı olmak üzere) mühimmat kullanmaktadır.

Gerekliliği:
Türk Silahlı Kuvvetleri Nato'ya dahil olduğundan beri donanım kısmında sorun çekmiştir, bunu bilmek için bir uzman olmaya gerek yok. En çok sıkıntı çektiği kısım ise Kıbrıs Harekatı sonrası ABD ambargosundan sonra PKK saldırılarıdır.
PKK 1984'te eylemlerine başlamış 1990'larda ise tavan yapmıştır. Hatta yaşım yetmediği için o tarihlerde askerlik yapanlara sorduğumda askere gitmemek için kırk takla attıklarını, gidenlerin ise canından can gittiğini duydum. Bunun sebebi ise sadece düzenli bir orduyla savaşacağını düşünen TSK'nın bir anda gayrinizami (gerilla) savaşının ortasında kendini bulmasıdır. Öyle ki TSK kendini düzenli bir orduyla savaşacağını sanıp çadırlar, sıhhiye birlikleri, istihkam malzemeleri ile vs. doğudan güneydoğuya birlik kaydırmıştır. Bunun sonucunu Osman Pamukoğlu'nun anlattıkları ile anlayabilirsiniz (https://www.youtube.com/watch?v=Tk_8UeM6CWs tavsiyem tamamını izleyin).
Bu gayrinizami harbi bilmemenin acısı ise TSK ve Türk Halkına ağır bir şekilde ödetilmiştir.

Şimdi ise gerekliliği tam anlatım ile özetleyeceğim:
TSK PKK ile mücadelede tamamı ile piyade tüfeği olarak AK-47 ve G3 kullanmıştır. İkisinin de ortak yanı 7.62 mühimmat kullanmasıdır. Kullanmasıdır derken bunu bir keyfiyet olarak algılamayın. NATO kıstaslarına göre bir NATO'ya bağlı bir ordu piyade tüfeklerinde sadece 5.56 ve 7.62 mermi kullanabilirdi. Ve bu iki mermi çapı açısından NATO 5.56 çağında mühimmat kullanımını resmen olmasa da zorunlu kılıyordu. TSK ise PKK ile olan mücadelesinde 7.62 mm mermi kullanması zorunluydu. Çünkü Güneydoğu arazi olarak çok engebeli, yüksek ve uzun mesafeli muharebeye izin veren bir arazidir. Bu arazide 7.62 mm mermi kullanmak bir zorunluluktur. Aralarındaki fark ne derseniz bunu size açıklayabilirim. 5.56 mm mermi kullanan bir askerin "Vuruyoruz vuruyoruz adamlar hala koşuyor" demesi ve G3'te kullanılan 7.62 merminin ise girdiği yeri yivli olması sebebiyle dönerek, tabiri caizse anasını ağlatarak çıkmasını anlatabilirim.


Devamı Yarın

2
Selamlar!

Temmuz ayının sonuna yaklaşıyoruz. Bu demek oluyor ki 1 günlük sonra CK2 yaz günlükleri sona erecek. Bu hafta Holy Fury için özel hazırladığımız 5 Haçlı Seferinden 3'üne göz atacağız. İlk olarak üzerinde yeniden çalıştığımız Çobanların Haçlı Seferine, PDXCon yayınında görmüş olduğunuz Çocuk Haçlı Seferine ve son olarak 4. Haçlı Seferine bakacağız.

Her zaman söylediğimiz gibi Holy Fury yayınlanmadan önce çeşitli içeriklerde değişiklikler olabilir. Bu arada Çobanların Haçlı Seferini aktif edebilmeniz için Sons of Abraham Expansion'una, diğer iki haçlı seferi için ise Holy Fury DLC'sine sahip olmanız gerekmekte.



Çobanların Haçlı Seferi uzun zamandır ihmal edilmişti. Bu yüzden bütün eski eventleri yok ettik ve sil baştan bir event zinciri yazdık. Holy Fury ile Çobanların Haçlı Seferi başarısız bir haçlı seferinden birkaç yıl sonra Katolik Avrupa'da başlıyor. Hedef ise ya İber yarımadası ya da Kudüs.

Çobanların Haçlı Ordusu ilerlerken harita boyunca asker toplayacak, yerel lordlar ile bazı anlaşmazlıklar yaşayacak, Yahudileri kovmaya çalışacak veya yerel lordlardan sefer için yardım isteyecek.

Kim bilir, belki bir mavi ayda gerçekten kazanma şansları olabilir!



Çocuk Haçlı Seferi ise Papa'nın kutsal toprakların geri alınması gerektiğini söyledikten sonra herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir.

Eğer Kudüs kafirlerin elinde ise Avrupa'daki topraksız bir çocuk kendi ordusunu kurmayı ve kendi küçük Haçlı Seferini yapmayı deneyebilir. Bu süreçte kutsal topraklara giderken kendisine yoldaş bulabilir.



Çocuk Haçlı Seferi hükümdardan hükümdara gezip asker ve erzak isteyebilecek, dindar komutanları toplayabilecek ve şikayetçi reşit olmayan saray halkını kendine katabilecek.

Bir hükümdar olarak Haçlı Ordusu sizin topraklarınızda konaklıyorken onlara destek verebilir veya engelleyebilirsiniz.
Asker bağışlayabilir, sponsor olabilir veya tam tersi yollarına taş koyarak seferlerinin erken bitmesini sağlayabilirsiniz.



Sponsor olmak haçlı seferini daha yakından izlemenize olanak sağlıyor. Yatırım yapmak ya da direkt olarak savaşa katılmak kafirleri kutsal topraklardan kovmak için önünüze serilen seçenekler arasında.



Çocuklar hedeflerine ulaştıklarında yolculuklarının nasıl geçtiğine ve savaş açtıkları ülkeye bağlı olarak bir ordu ortaya çıkacak. Nadir de olsa seferin lideri başarılı olduğunda sefer sona erecek ve lider bölgeyi hristiyanlaştırıp vassal haline getirecek.



Steam sayfamızdaki resimlere bakarsanız Ortodoks Trakya için bir haçlı seferi olduğunu göreceksiniz. Kastettiğimiz şey tahmin ettiğiniz gibi 4. Haçlı Seferi. Bu sefer eventleri her haçlı seferinden sonra eğer Bizans ayakta ise ve İstanbul'u tutuyorsa ortaya çıkabilir.

Bu eventler bir Bizans Courtier'inin sarayı terkedip kendisine Katolik bir tüccar aramaya çalışması ile başlar. Yeterli altın ve ganimet ile tüm Katolikler hedefini İstanbul'a çevirir.



Eğer Katolikler bu savaşı kazanırsa ünvan dağıtımı alışılanın aksine 4. Haçlı Seferine özgü ünvanlar ile olacak.

Bizans İmparatorluğu sona erecek, eski imparator Trakya dışında herhangi bir yere taşınacak ve eğer imparatorluk ünvanı bir şekilde devam ediyorsa bu göstermelik geçici bir imparatorluk ünvanı olacak. Seferin lideri Latin İmparatoru olacak, Trakya ve civarı toprakları alacak ve özel bir kan bağına sahip olacak.




Bizans kaybederse vasalları bağımsız olacak. Trabzon'un sahibi ise hangi ünvana sahip olursa olsun Trabzon Kralı ünvanını alabilecek. Krallık ünvanı alan diğer bir isim ise Epirus'u elinde tutan kişi. Epirus Despotluğu adı altında kral olacak.

İmparatorluğun düşüşünden sonra yeni bir karar seçeneği Hıristiyanlar için açılacak. Bu karar Bizans kültür grubunda olanlar için eski İmparatorluğu geri getirmek üzere olacak. Eğer İstanbul etrafındaki tüm toprakları core olarak ele geçirirseniz, fazlaca prestij ile İmparatorluğu yeniden diriltebilirsiniz. Tabi ki Yunanların hakkı olan Trakya'dan bela Latinleri temizledikten sonra.



Bütün haçlı seferleri için ayrı ayrı kurallar ekledik. Oyuncular istediklerini aktif/pasif edebilecek.



Bu haftalık bu kadar! Umarım Bizans'ın yükselişi ve düş- Bir saniye yanlış oldu... Bizans'ın düşüşü ve yükselişi hakkında okumaktan zevk almışsınızdır.

Önümüzdeki hafta Kuzey Haçlı Seferi ve İber yarım adasının yeniden fethi hakkında konuşacağız. Önümüzdeki hafta son yaz geliştirici günlüğünde görüşmek üzere!


3
1919-1947 / Olay 1919 Almanya Donanması İntiharı
« : 01 Ağustos 2018, 18:29:51 »
Not: Sözlükten alıntı olduğu için büyük-küçük harf uyumuna uyulmamıştır.

birinci dünya savaşı sonunda ingiltere'ye çekilen ve akibetini bekleyen imparatorluk almanyası açık deniz filosunun* gemiler müttefikler tarafından paylaşılmasın diye kendi kendini batırmasıdır.

11 kasım'da imza edilen ateşkes uyarınca birinci dünya savaşı sona ermişti ancak bir barış anlaşması imzalanana kadar almanların elindeki suüstü harp ekipmanının ne olacağı açık değildi. kaiserliche marine'in diğer yarısı olan denizaltı filosu almanyaya dönmemek üzere teslim alınmıştı ama 74 parça dünyanın en güçlü ikinci donanmasına ne olacak kimse bilmiyordu. amerikalılar öncelikle gemilerin tarafsız bir limanda interne edilip haklarında varılacak konsensüsü beklemelerini önerir. bunun teklif edildiği norveç ve ispanya teklifi reddederler. ingilizler ise alman donanmasının aynı anda 5 donanmaya evsahipliği yapacak kadar büyük scapa flow'a çekilmesini önerir. plana göre kraliyet donanması da bu gemilerin bekçiliğini yapacaktır. öneri öylece kabul edilir.

amiral franz von hipper donanmasını teslim etmeye gönülsüzdür. bu yüzden teslim olacak filonun başına astı ludwig von reuter'i atar. von reuter 70 küsür gemisini scapa flow'a getirir. bu sırada kraliyet deniz kuvvetlerinin başında amiral david beatty vardır. jutland'da iki gemisi prematüre olarak gözlerinin önünde patladığından beri alamadığı ve artık almasının pek mümkün olmadığı intikamını farklı bir yolla almayı seçer. semafor maharetiyle teslim olan alman filosuna şu mesajı çeker:

"gemilerdeki alman bayrakları bu akşamüstü gönderlerden indirilecek ve ikinci bir emre kadar veya izinsiz olarak tekrar göndere çekilmeyecektir"

almanlar ya sabır çekerek siyah beyaz kartallı naval jack'leri gönderlerden indirirler. scapa flow limanında da şu şekilde beklemeye koyulurlar

gemilerde bu arada belirtmek gerekirse en fazla 200 kişilik iskelet mürettebat bırakılmıştır ve karaya çıkmalarına izin yoktur. ayda iki kere almanya'dan esir donanmaya yemek gönderilir ama yemek kalitesi ve varyetesi almanyanın savaş sonraki durumundan ötürü çok kötüdür. esir denizciler balık tutarak vakit öldürmeyi ve monoton günlere renk katmaya çalışırlar.

von reuter'in scapa flow'daki yaşamı ise pek kolay değildir. sağlığı bozulmuştur ve alman donanmasının isyancı bolşevik özentisi "kızıl muhafız"ları emre daimi itaatsizlik gösterdikleri gibi adamcağızın kamarasının tepesinde tepinerek gece bile uyutmazlar. limana 20000 kişiyle gelen hochseeflotte'nin mürettebatı hiç durmaksızın azalmıştır. 3 aralıkta 4000 kadarı, 6 aralıkta 6000 daha ve 12 aralıkta 5000 kişi almanyaya dönmüş, gemilerde 4815 kişi kadar kalmışlardır. bunların da her ay 100 kadarı eve dönmektedir.

bu sırada ingilizler eğer alman donanması kendisini batırmaya kalkışırsa gemileri nasıl derdest ederiz'in derdindedirler. korkuları yersiz değildir çünkü von reuter pek kimseyi alttan alır bir adam değildir. üstüne versailles anlaşmasının koşullarını öğrendiği andan itibaren de gemileri batırma planını yapmaya başlamıştır bile. ancak çok daha önceden bir plan yapmış olması da muhtemeldir çünkü sonradan hatıratında erich raeder "gemiler zaten her koşulda intihar edecekti yav" tarzında şeyler de söylemiştir. von reuter bilahare 18 haziran'da gemi kaptanlarına "eğer gemilerimizi almaya kalkışırlarsa batıracağız" tarzında emri kulaktan kulağa yayar.

ingilizler devasa alman donanmasını kayıpsız ele geçirmek için 21 haziran gecesi gemilere bordalama planı yaparlar. ancak sonrasında anlaşmanın imzalanma tarihinin 23'üne ertelendiğini öğrenerek biraz daha beklemeye karar verirler. almanların da bunu bir şekilde duyduğu sanrısına kapılarak ingiliz amiral sydney freemantle kendi gemilerini scapa flow'dan çıkarıp açık denizde bir anti torpido manevrası eğitimine götürür.

von reuter ise bu haberi almamıştır. anlaşmanın 21 haziran'da imza edildiğini düşünerek batırma sinyali verir. saat 10:00'da sinyal semafor ve işaretle tüm gemilere iletilir. almanlar balyozlarla ekipmanları parçalar, valfleri açar, kompartmanları suya doldurur. lumbozlar gevşetilir, su geçirmez kapılar bükülerek açık bırakılır. hatta bazı gemilerin cıvataları karinadan çıkartılarak batışı hızlandırmaya yardım eder.

saat 12:00 ye kadar gözle görülen bir değişiklik olmaz. sonra sms friedrich der grosse iskeleye doğru ağır yatmaya başlar. bu arada tüm gemilere son kez imparatorluk alman sancağı çekilir. mürettebat da gemileri böylece terketmeye başlar. scapa flow'da kalan ingiliz gemileri bu şekilde biri tamirde 3 destroyerdir. destroyer kaptanları lan noluyo lan lan laaan diye birbirlerine bakakalırlar. saat 12:20'de torpidolara karşı açıkdeniz manevraları yapan freemantle'in da intihardan haberi olur. tam gaz scapa flow'a yardırmaya başlar. radyodan da sesi çıktığınca bağırarak olabilecek tüm gücün kullanılarak gemilerin batmasının engellenmesini emreder. karaya oturtturun bişey yapın geliyorum der. ingilizler sadece savaş gemisi sms baden'i kurtarabilirler. 32 destroyer, 4 hafif kruvazör, 15 savaş gemisi ve ağır kruvazör dibi boylar. bu sırada ingilizler 9 alman denizcisini vurur, 16'sını da yaralar.

olay ardından von reuter ve kurmay heyeti hms revenge zırhlısına çıkartılır. bir tercüman aracılığı ile yaptığının şerefsizce olduğunu, ateşkes kurallarının centilmenliğe aykırı bir şekilde bozulduğunu falan çemkirirler. von reuter ruhsuz bir şekilde olanları izler. olaydan yıllar sonra da freemantle "aslında adam onurunu koruyordu sempati duyuyorum biraz" falan diyecektir

fransızlar beklenmedik bir şekilde olaya sevinir. şöyle derler :

"alman donanmasının kendini batırmasını bir kutsama olarak görüyorum. bu olay bizi gemilerin nasıl taksim edileceği gibi çok dikenli bir sorundan bir anda kurtarıyor"

evde alman donanma kurmayları da memnundur :

"çok sevindim. teslimiyetin lekesi alman donanmasının üzerinden böylece silindi. gemilerin batışıyla donanmanın ruhunun ölmediği nihayet kanıtlandı. bu ifa edilen son görev alman donanmasının geleneklerine gayet uygundur" amiral reinhard scheer

ingilizler anlaşma sonrası gemilerden bir kısmını büyük zorluklarla geri yüzdürüp hedef talimlerinde kullanarak batırırlar. bir kısmı da halen scapa flow'da yatmakta ve popüler bir dalgıçlık destinasyonu olmayı sürdürmektedir.

bütün olayın dünya tarihine en ilginç etkisi de, scapa flow dibindeki donanmanın dünyada kalan son temiz çelik yığını olmasıdır. atom bombası denemeleri ve atmosfere bırakılan radyoizotoplar dünyadaki her şeyi kirlettiğinden içinde radyoizotop bulunmayan 1930 öncesi üretim çelik dünyada yalnız burada kalmıştır. misal geiger sayacı yapımı için gereken nükleer etkileşimden muaf metaller günümüzde ihtiyaç duyuldukça sms derfflinger'den sms seydlitz'den sms hindenburg'dan parçalar kesilmesi yoluyla edinilmektedir. dünya üniversiteleri ve test reaktörlerinde aranıp da bulunamayan saf çelik kaynağı hep scapa flow'dur.


Kaynak: Anglachelm

4
1453-1836 / Kişi Köroğlu Üzerine - 2
« : 28 Temmuz 2018, 03:10:43 »
1. Kısım: http://paradoxfan.com/forum/1453-1836/t56030/msg947011/?topicseen#msg947011

Ancak Türk hayal gücündeki en büyük noksan da resme tepeden bakıldığında bir yerde Köroğlu’nun kendi vücüdunda kişileşmektedir. Adaletsizliğe karşı atına binip elde kılıç savaşabilen birilerinin en azından efsanelerde, türkülerde hikayelerde bile olsa varlığı bir halkı komple yeni bir merkezi opresyonda/baskıda yeni bir Köroğlu’ya özlem duymasına neden olacaktır. Bu da sadece bizde değil balkanlardan Özbekistan’a kadar böyle olacaktır. Biat kültürünün hüküm sürdüğü her yerde bir de Köroğlu vardır arka planda.


Bunu açalım. İdareye karşı ayaklanmayan, baskı, vergi, adaletsizlik karşısında dişini sıkan ve bunun geçmesini bekleyen bir dirayet makinası olan averaj anadolu insanı çok çok nadir de olsa arada bir, koşullar ve şans müsaade ederse bir adet Köroğlu çıkartabilmektedir. Bu figür arkasına büyük bir moral destek almakta, insanlar onun başarısı için dua etmekte ve adaletsiz idareye karşı verdiği mücadelenin hikayelerini duydukça zevke gelmektedir. Ama kılıcı biz de alalım, kır olmasa da boz ata, sütçü beygirine binelim de Köroğlu’na aktif destek verelim gibi bir fikir hiç bir zaman hasıl olmaz. Köroğlu yaşlanıp öldükten hikayeleri artık sadece kıraathanelerde bağlama eşliğinde halk ozanları tarafından çalındığı zaman bir başka Bolu beyi gelip siyasi baskıyı kaldığı yerden devam ettirir. Halkın o andan sonra artık tek yaptığı şey bir başka Köroğlu beklemektir. Bir tane çıktıysa ikincisi neden çıkmasındır. Bunun için iki nesil üç nesil, yüz kadar yıl da olsa beklerler. İçten içe çıksın dua ederler. Otoriteye, vergiye, baskıya beddua eder, diş bilerler. Köroğlu mk2 en sonunda geldiği gün ise kıratında yine yalnız olacaktır. Bu döngü nedense bir türlü kırılamamaktadır.


Bülent Somay devletin psikanalitik incelemesinde çok ilginç bir konuya temas etmektedir. Doğu ve Batı siyasi anlayışlarında iktidar kendisine göre bir Baba figürüdür. Devlet bir baba’dır. Aynı bir baba’nın evinde patria potestas haklarını kullanıyor olması gibi devlet evin ahalisi gibi herşeyi üzerinde tam bir iktidar sahibidir. Babaya haytalık yapılır, yaramazlık yapılır ancak bizim anlayışımızda Babayı çekip vuramazsınız. Çünkü o Baba’dır. Babanın bizim üzerimizdeki tasarruf hakları ve yetkileri biz doğmadan konmuş kurallarla sabittir. Köroğlu ise babaya sesi bir miktar yüksek çıkabilen büyük ağabey figürü gibi bir şeydir. Ağabeyin haklı olduğu durumlarda ses çıkarmadan içten içe kendisinin kazanmasını ister ev ahalisi. Ancak onun yanında aktif olarak yer almaz. Alamaz. Babaya biat/saygı o derece derinlere işlemiştir.


Batı toplumları ise Bülent Hoca’ya göre işte o siyasi babalık ile bizzat uğraşmışlardır. Ev ahalisi olarak babayla hesaplaşmışlardır. Onu tahttan indirmiş. Oliver Cromwell’in 1. Charles’a, Convention National’in Louis XVI’ye yaptığı gibi kafasını kesmişler, gücünü de paylaşmışlardır. O noktadan sonra aile babaları adımlarını dikkatli atmak zorunda kalmış bugün ise iktidar çok farklı oluşumlarda toplanmak üzerinde evrilmiştir.



Aşağıdan yukarıya gelen adalet, vatandaşlık hakları gibi günümüzde daha geçer sebepler yüzünden bizde hiçbir halk ayaklanması hiç bir zaman en tepedeki baba ile siyasi olarak hesaplaşmadığı için, yeniçeri isyanları, patrona halil, celaliler, sadece baba figürünü bir başkasıyla değiştirdiği ya da başka bir hakim figür, mesela ağabey bir anda yeni baba oluverdiği için biat Türk kültüründe bugün dahi çok canlı olarak varlığını sürdürmektedir.

Özetlersek Türk insanı sıkıntıya düştüğünde Bolu Beyi ile uğraşmak yerine hala ama hala bir Köroğlu çıksın da bizi kurtarsın diye beklemektedir. Eli taşın altına sokmak buralarda hala bir tabudur.

Yakın siyasi tarihimizde en köklü değişiklikleri yapmış Mustafa Kemal Atatürk bile ne kadar muhteşem bir insan ve inkılapçı ise de yalnızca bir baba figürüdür. Kendisine verilen soyadı Atatürk dahi Türklerin atası/babası demektir. Babaların en nüfuzlusu artık tarihimizde O’dur. Ancak başımıza gelebilecek bu en iyi baba figürünün inkılapları da bu döngüyü kıracak kadar uzun yaşayamamış, Devletin kutsallığı ve otoriteye koyunvari biat halkın damarlarına çok daha derin işlediğinden ve halk yeterince eğitilip siyasi bir yetkinliğe erişemeden boğazından aşağı parlementer demokrasi boca edildiğinden artık hemen hemen başladığı yere dönmüştür.



Devlete biat edilmesi için devletin başında kim olduğunun mühim olmaması da Türklere özgü çok ilginç bir kültürdür. Bunu devlete duyulan aşk  olarak söylesek de aslında yeridir. Devlet Türk kültüründe kendilerine hizmet eden bir organdan ziyade ölene kadar işler halde tutulması gereken bir karınca yuvası gibi olarak addedildiğinden şu anki iktidara ideolojik olarak en uzakta en muhalif duran mesela Atatürkçüler dahi sözkonusu devlet olduğu anda “herşey teferruattır” diyebilmektedir. Devletin başına saygı duymamak ancak devletin başının şahsi olarak yöneticilerini atadığı tüm kurumlara da (ve mesela sağladığı bilgilere, raporlara) körlemesine bir biat içinde olmak çok ilginç bir ruh hali olsa gerektir. Mesela Seçim kurulu verilerinde atıyorum bir kolpa olduğuna kani olsalar dahi devletin bütünlüğünü bozacak devlete karşı olarak addedilecek herhangi bir hareketten kaçınmaktadırlar. Devletin uzun süre sahibi olan bu kesim devleti hala kendilerinden ayrı bir yapı olarak görmeyi beceremedikleri için devlet organlarına karşı harekette bulunmaya geldiğinde durumu algılayamamakta, deyim yerindeyse mavi ekran vermektedir. Anlayanlar ise kendileri güçsüz görerek gizliden gizliye bir başka Köroğlunun çıkıp kendilerini bu sıkıntıdan kurtarmasını ummaktadırlar. Sistemin devamlılığı ile ilgili köroğlundan 500 sene sonra hala hiçbir aşama kaydedilememesi, elit sınıflarda bile bunun böyle olması şayanı hayrettir.

Bu sistemi kısır döngüden kurtarıp baba figürünün otoritesini ev ahalisine dağıtacak ve gücü halka verebilecek bir model mevcut mudur? Bilemiyorum, ancak bildiğim bir şey varsa bu yeni Bolu haritasındaki yeni Köroğlu’nun işinin sosyal medya aracılığı ile bir miktar daha kolaylaştığı. Şu an baskı altında olan toplumun nispeten okumuş, sandığa kör biatından ziyade sağlıklı siyasi tahlilini yönlendirebilen ve aralarında çoğunluk beyaz yakalı olan insan güruhunun eğer isterse bu denklemi bozabilmesi ve tekere Köroğlu’nun Bolu’da yaptığından çok daha ciddi ve etkili bir çomak sokması da iletişimin decentralized olması sayesinde çok ihtimal dahilindedir. Bolu beyi sizi öldürebilir, sürebilir, hapse atıp kör edebilir. Ama tebaasını iyileştirecek doktorları, inşaatlarını yapacak mühendislerini, bankalarını döndürecek finans uzmanlarını biat kafasındaki tebaa’dan devşiremez. İthal de edemez. En önemlisi sizi artık susturamaz. Bolu’nun sizin emeğinize olan ihtiyacı Köroğlunun kıratından çok daha etkili bir silahtır.

Aslan gücünün farkına varırsa bu bekleyişi belki de o gün geçersiz kılar.

Acep o günü beklemek de bir Köroğlu bekleyişi midir, Kimbilir.


Yazar: Anglachelm
Kaynak: www.lobotomi.com

5
1453-1836 / Kişi Köroğlu Üzerine - 1
« : 28 Temmuz 2018, 03:06:53 »
Her ülkenin kendi folklorunda düzene karşı durabilmiş halk kahramanları bir şekilde hatırlanıyor. Ortaçağ İngilteresinde yarı mistik Robin Hood, ondan biraz daha gerçek İsviçreli Guillaume Tell, İskoç William Wallace, Hollandalı Pier Gerlofs Donia’nın ortak paydaları kendilerinden çok daha üstün bir organizasyon, silah gücü ve finansal olasılıklara sahip siyasi entitelerin karşısında kendilerinden beklendiği gibi korkup sinmeden “kendilerince” direnişe geçmeleri. Bu isimler tabii daha uzayıp gidiyor ve sisteme ciddi bir yapısal hasar verenler olsa da direndikleri güçlere karşı sınırlı imkanlarıyla total bir zafer kazananları pek yok. Buna en yaklaşanlardan biri olan Spartacus’un hikayesi Appia yolunun iki şeridinde Roma’ya kadar ordusuyla beraber çarmıha gerilmek oluyor. Robin Hood’un aslında sisteme dair bir eleştirisi zaten yok, Whitby’de bir korsan gemisi içindeki herkesi okladıktan sonra bir manastırda ölüyor. Wallace’ın ayaklanması kendisinin asılıp indirilip dörde bölünmesiyle bitiyor. Guillaume Tell ise oğlunun başındaki elmayı emirle vurduktan sonra Avusturya valisi Albrecht Gessler’e de suikast düzenleyerek aslında aralarında en başarılılardan biri oluyor. Ancak İsviçre’nin bağımsızlığı için kendisinden biraz daha fazla şeye ihtiyaç olduğu için halk kahramanlarının sıfırdan en tepeye geldiği pek gözlenmiyor.


Bizde ise otoriteye karşı -eğer varsa- hareketler genellikle ya azınlığın değişik dini ya da mezhebiyle bu eşleştirildiği için opresif idareye karşı halk kökenli bir hareket olarak bunlar pek görülmez. Celali isyanları mesela birer huzursuzluktur. Celaliler hakim mezhebe göre Alevi-Bektaşi oldukları için zaten huzursuzluğun çekirdeği olarak görülmektedir. Pir Sultan Abdal’ın idari eleştirisi mezhep farkındandır. Devlet’i Ali Osman’ın mezhebi onikiler şiası olsa kendisinin yine ayaklanacağı mesela düşünülmediğinden bu böyledir. Şeyh Bedrettin ise kendi politik gücünün konsolidasyonu ya da kendi devletini kurmak için ayaklanıyor gibi bir imaj vermektedir. Kastoryotoğlu İskender Bey (Skanderbeg) ise etnik yabancı osmanlı’ya karşı bildiğini yapmakta ülkesini savunmaktadır. Bunlar şu an halk kahramanlığına yakın düzeyde seyrediyor olsa da otoriteye başkaldırışlarındaki siyasi sebepler ele avuca gelir, “ha bu yüzden” diyebileceğimiz şeylerdir.

Köroğlu işte öyle değildir.


Sovyetler Birliğinin Köroğlu anısına bastırdığı pul serilerinden biri

Köroğlu Yaşar Kemal romanlarından fırlayıp çıkmış bir karakter gibidir. Kendisi daha sonra Üç Anadolu Efsanesi’nde bunu gayet destanlaştıracak da olsa daha sonradan yazacağı Anadolu kahramanlarında da Köroğlu mitinden çok beslenecektir. Bilmeyenler için kısa bir özetini geçersek Köroğlu, Koca Yusuf namlı efsanevi bir at yetiştiricisinin oğludur. Bolu beyi Koca Yusuf’a yaşayan en doru en güçlü atı bulmasını ya da yetiştirmesini emreder. O da olabilecek en hastalıklı cılız ve albino atı bulup “aha buldum” diyecektir. Bunu direkt bir aşağılama kabul eden Bolu beyi Koca Yusuf’un gözlerine kızgın miller sokup kendisini kör eder. Koca Yusuf’un oğlu Ruşen Ali bu sayede artık körün oğlu, ya da Köroğlu olarak anılacaktır. Atı içine bir milim bile güneş girmeyen bir ahırda organik spa kürüne tabi tuttuktan sonra at gerçekten Rohan’da gezen Gölgeyele gibi bir efsanevi at haline gelir. Öyle ki çamur deryasında dörtnala koşup toynaklarını bile kirletmemektedir. Köroğlu bu Kır-At’ın üzerine elde kılıçla çıkıp artık babasının kanunsuz sorgusuz sualsiz ve yanlış yere kör edilmesinin intikamını almaya yemin etmiş bir otorite karşıtı figür haline gelir.

İşte bu siyasi opresyon/baskı karşıtlığı Köroğlu’nu gri, nispeten seküler ve adalet orjinli bir karakter haline getiriverir. Köroğlu Bolu beyi olmak istememektedir, hakim dini veya mezhebi yıkıp yerine yenisini getirmek de istememektedir. Adalet istemektedir. O zamana kadar adaletsizliğe karşı yaptıkları yapacakları sadece mevcut otoritenin sahibi kimse ölüp gitmesini beklemek olan Anadolu halkı için bu haklı sayılacak sebepleri olan bir genç yiğidin elde kılıç altında kırat gibi anadolu rock figürleriyle merkezi idareye karşı durabilmesi karşısında hem çok korkarlar hem de çok saygı duyarlar. Köroğlu’ya karşı duyulan bütün duygular genellikle başka kimsenin yapmaya götünün yemediği cesaret timsali işleri doğuştan gelen bir karizma ve kişilik patlamasıyla yerine getiriyor olmasıdır. Bu halk kahramanının kavga ettiği ejderin o zamana kadar rakibi yoktur.

Kendisi o kadar efsanevi olmuştur, günümüz ikonografisinde bile o denli etkilidir ki Köroğlu hikayesinden bihaber nesiller dahi “Silah icat oldu mertlik bozuldu” sözüne aşinadır. Veya Türk siyasi hareketinin son 75 yılına damgasını vurmuş olan Kırat gibi bir sembolün ne olduğunu bilmektedirler. Dahası aslında iktidar namzedi siyasi partiler bile bu popülariteden pay almak için “sizi beladan kurtarmaya geldik” imajını iktidarın baş düşmanı sembollerden olan kıratla falan vermeye çalışacaktır.





2. Kısım:http://paradoxfan.com/forum/1453-1836/t56031/

6
Crusader Kings II - Modlar / MOD Western Europe 410-962 - The Winter King
« : 23 Temmuz 2018, 18:00:42 »


Western Europe 410-962 - The Winter King, karanlık çağda Batı Avrupa'da geçen geniş kapsamlı bir moddur. Beowulf'tan Arthur'a, Arthur'dan Clovis'e kadar ünlü karakterlerle oynanabilir.

Resimler:
(aç/kapa)

Steam Linki:

7
1919-1947 / Kişi Otto Skorzeny: Komando Günleri
« : 23 Temmuz 2018, 17:14:57 »

Askeri hastanede birkaç ay tedavi gören Otto Skorzeny, SD(Waffen SS’in İstihbarat Teşkilatı)’nin başı Walter Schellenberg ile görüşmeye davet edildi. Schellenberg, espiyonaj ve sabotajda uzman ajanlar yetiştirecek okulların başına Otto Skorzeny’yi getirmeyi düşünüyordu. Skorzeny kendisine verilen bu görevi büyük bir istekle kabul etti ve eğitim başladı.

Jagverbande(Av Grubu) olarak tanınacak olan birliğin her bir askeri Reich’in çeşitli branşları arasından özenle seçilmişti. Birliğin her üyesinden silahlar, bombalar ve topçu ateşi konusunda uzmanlık bekleniyordu. Askerlerin aynı zamanda iyi birer yüzücü olmaları ve otomobil, lokomotif ve deniz araçlarının kullanımını bilmeleri gerekiyordu. Birlik mensuplarına ayrıca İngilizce, İtalyanca, Rusça ve Farsça da öğretiliyordu.

Skorzeny kendi payına düşen iş olarak, ele geçirilen İngiliz Komando dokümanlarını inceledi hatta yakalanıp taraf değiştirmeye niyetli İngiliz komandolarından bile faydalandı. Ayrıca askeri istihbarat uzmanı bir subay tarafından da askeri istihbarat dersine tabi tutuldu.

Mussoli’nin Kurtarılması

Mussolini kendi adamları tarafından istifaya zorlanmış ve tutuklanarak bilinmeyen bir yere götürülmüştü. Skorzeny’nin görevi, İtalyanlar teslim olup Mussolini’yi müttefiklere teslim etmeden onu bularak kurtarmaktı.

Ertesi gün Skorzeny soluğu İtalya’da aldı. Adamlarıyla bir ay boyunca Mussoli’nin yerini öğrenmeye çalışan Skorzeny, bu çalışmalarından bir sonuç alamadı. 8 Eylül’de Skorzeny, Mussoli’nin Apenin sıradağlarının en yüksek doruğu olan Gran Sasso’daki bir otelde olduğunu öğrendi. Gran Sasso’yu havadan inceleyen Skorzeny, bölgeye yapılacak tek saldırının ancak planör vasıtası ile olabileceğini anladı. Alman Hava Kuvvetleri uzmanları Skorzeny’ye böyle bir harekatın “imkansız” olduğunu belirterek, planör fikrine karşı çıktılar. Ama Skorzeny onları dinlemedi.

12 Eylül de Skorzeny İtalyan generali Fernando Soleti’yi Roma’da kaçırdı. Komando lideri, Mussolini’yi kurtarma harekatı esnasında, askerleri hareket esnasında gecikirse, Mussolini’nin İtalyanlar tarafından öldürülmesinden korkuyordu. Cüsseli Avusturyalı, İtalyan generalinin yanlarında olmasının bunun önüne geçebileceğini umut ediyordu. Öğle vakti 12 planör Gran Sasso için yola çıktılar.

Sert bir inişin ardından başta Skorzeny olmak üzere general Soleti ve Alman paraşütçüler otele taarruz ettiler. İlk önce muhabere odasına giren Skorzeny, telsizi tabancasının kabzası ile parçaladı. Kısa bir süre sonra silahlı muhafızlarla karşılaştılar. Muhafızların komutanı, general Soleti’yi gelenlerin arasında görünce askerlerine ateş etmeme emri verdi. Dakikalar içerisinde Skorzeny, Mussolini’yi bulmuş ve tarihe geçen cümleyi Mussolini’ye söylemişti.
-“Duçe, Führerim beni sizi kurtarmak için gönderdi.”
-“Dostumun beni yalnız bırakmayacağını biliyordum.” diye cevapladı Mussolini. Küçük bir uçakla Gran Sasso’dan ayrıldılar. Skorzeny, imkansızı bir tek silah bile ateşlenmeden başarmıştı.

Kaynak: www.muharebe.wordpress.com

8
1919-1947 / Kişi Otto Skorzeny: Başlangıç
« : 23 Temmuz 2018, 17:11:16 »

Otto Skorzeny, Hitler’in komandosu olması sebebiyle 3. Reich döneminin renkli simalarından birisidir. Bir zamanlar Müttefikler tarafından “Avrupa’nın en tehlikeli adamı” ilan edilen Otto Skorzeny, Benito Mussolini’nin dağ başındaki bir otelden kurtarılması, Macaristan saltanat vekili Miklos Horthy’nin kaçırılması, Bulge Savaşındaki köprü yıkımları operasyonlarına komuta etmiştir. Hatta kendi uydurduğu ve askerleri arasında yaydığı bir suikast planıyla, Müttefiklerin başkomutanı Dwight D Eisenhower’in 1944 yılbaşında suikast korkusundan karargahından bile ayrılmamasına sebep olmuştur.
Otto Skorzeny’nin savaş sonrası yaptıkları, savaş boyunca yaptıklarını aşmıştır. Soğuk Savaş döneminde hem Amerikalılar hem de Sovyetler Birliği tarafından sorgulanmış, Arjantin’de Peron hükümeti döneminde danışman olarak görev yapmış, eski Nazi dostlarına bu ülkede yerleşme imkanı sağlamıştır. Skorzeny aynı zamanda IRA ve PLO gibi organizasyonların kullandığı terör üzerine kurulu taktikler geliştirmiştir. Bu makale Otto Skorzeny’nin II. Dünya Savaşı’ndan önceki ve sonraki hayatı ve savaş esnasında yaptıklarının kısa bir özeti niteliğindedir.
Otto Skorzeny sıradan bir ailenin evladıydı. 12 Haziran 1908 tarihinde Viyana’da doğan Otto Skorzeny’nin babası bir mühendislik firması sahibiydi. 1.Dünya Savaşı’nda Avusturya’yı sarsan krize kadar ekonomik açıdan rahat bir yaşam sürdüler. Genç Skorzeny, babasına hiç gerçek yağ tatmadığından şikayetlenince babasının cevabı “Yokluk yaşamanın bir zararı yoktur. Hatta rahat yaşama alışmamak senin için iyi bile olabilir.” olmuştu.

Viyana üniversitesi Mühendislik bölümünden mezun olan Otto Skorzeny’ye üniversitede öğrendiği bilgiler, ilerleyen yaşamında düzenleyeceği sabotaj eylemlerinde büyük fayda sağlayacaktı.

İkinci Dünya Savaşı’nda Alman Hava Kuvvetlerine gönüllü olarak başvuran Otto Skorzeny’nin başvurusu uzun boyu ve ilerlemiş yaşı nedeniyle reddedildi. Skorzeny’nin üstleri onu muhabere teknisyenliğine yönlendirdiler. Skorzeny kendisine verilen bu görevi pek beğenmedi. Beş ay sonra SS’in silahlı kolu olan Waffen SS’e transfer edildi. Yedek subay olarak vazifesine başlayan Skorzeny’nin görevi bölüğün tank ve diğer araçlarını operasyonel tutmaktı. Skorzeny, görevinde başarılıydı ama görevini ifa ederken uyguladığı farklı yollar başını devamlı derde sokuyordu. Bu yollar birliğinin araçlarını harekete hazır tutmak için diğer bölüklerden malzeme çalmaya kadar varmıştı.

Sovyetler Birliği’ne düzenlenen harekatta görev yapan Skorzeny, yanına düşen bir Sovyet top mermisinin şarapneli ile başının arkasından yaralandı. İlk yardım tesisine alındığında, birkaç aspirin haricinde hiçbir tedaviyi kabul etmedi. Birkaç saat sonra görevine döndü ancak bu durumunun kötüye gitmesine neden oldu. 1942’de bir sıhhiye treniyle, birkaç haftaya geriye dönme sözü vererek ana vatana döndü. İyileştiğinde Üçüncü Reich’in onunla alakalı bambaşka planları vardı.

Kaynak: www.muharebe.wordpress.com

9
CSS'i Uygulamak
Herkese Selamlar! 1.6 Ironclad ve Man the Guns'ın üçüncü geliştirici günlüğüne hoşgeldiniz.

Zavallı programcılarımız Yakıt konusunda cebelleşirken biz içerik tasarımcıları yeni odak ağaçlarıyla meşgulüz. DLC'nin ana teması deniz olduğuna göre Birleşik Krallık ile başlamamız sürpriz olmayacaktır. ;)

Soru-Cevap'tan aldığımız geri dönüşler ve iş arkadaşlarımızın düşüncelerine göre iki konuyu düzeltme kararı aldık.

1. World Tension'a çok bağlı idi. Çoğu odak WT limiti ile kısıtlanmıştı.

2. Alternatif tarih oluşturamıyordunuz.

Odak ağacının temel olarak o kadar kötü olmadığını düşünüyoruz. Bu yüzden Japon odak ağacı gibi kökten bir düzenleme yapmayacağız. Alman odak ağacı gibi büyük bir kısmı aynı kalacak. Ayrıca odak ağacındaki düzeltmeler bedava iken alternatif tarih seçenekleri paralı olacak.

Sonuç olarak odak ağacı bu. (Geliştirme süreci devam ediyor değişikliğe uğrayabilir.)



Silahlanma konusunda ekleyip değiştirebileceğimiz çok fazla seçenek yoktu. Ama çok şikayet aldığımız Motorize Tugay template'inin sadece Motorize Ordu odağını seçtiğimizde gelmesi konusunu çözdük. Artık Template İngiltere ile oyunun başında mevcut olacak. Odak ise motorize-mekanize araştırmalarına %50 teknoloji desteği verecek.

Genel Silahlanmanın altındaki iki odak ise İngilizlerin ünlü olduğu SAS birlikleri ve Kurmay Heyeti hakkında. SAS birlikleri odağı daha çok özel kuvvetler yetiştirmeye olanak sağlarken ve Komando traiti olan David Stirling'i advisor olarak seçmeye olanak sağlarken, Kurmay Heyeti odağı ise kara, hava ve deniz tecrübesinin yanında CP veren ve CP kazanma hızını artıran bir spirit verecek.



Başka bir odak olan "Denizötesi Harekat" biraz etkisizdi. Bu yüzden %10 sıcak iklim alışkanlığı veren bir spirit verecek.



İmparatorluğu Güçlendirme odağının karşısında artık dekolonize olmanızı sağlayan bir odak var. Bu odak ile İngiliz Hükumeti kolonilerinden çekilme kararı alırsa ne olacağını görebileceğiz. Bu odak stability düşüşüne sebep olurken komünist parti desteğini artırıyor.

Bu odağın bir kısmı dominyonlara tamamen bağımsızlık verme üzerine kurulu. Örneğin Hindistan'ı dinlere göre tamamen serbest bırakabilirsiniz. Bu seçenek dominyonlarınızda bir takım iç savaşlara sebep olabilir.

Başka bir kısmı ise İngiltere'nin elinde olan Kuzey İrlanda, Cebelitarık, Hong Kong ve Falkland'ı sahiplerine geri vermek üzerine. Bu odaklar ciddi miktarda PP ve Manpower verecek. Ayrıca özgür olduklarında Britanya'da vatanlarından daha iyi bir gelecek yaşayacaklarını bildikleri için Britanya göç alacak.


"Zamanla Değişim" 3 adet alternatif ideoloji seçeneğini açacak. "Kral'ın Partisi" seçeneği sadece 1936 ortalarında başlayan bir event zinciri sonucu seçilebilir olacak. Event zinciri sonucunda (Çok uzun bir şekilde boş konuşmuş yazar arkadaşımız o yüzden atlıyorum.) ülke tarihte 8. Edward'ın tahttan indirildiği bir krize girecek. Bu son event ile tarihsel gitmeyip kendi yolunuzu çizebilirsiniz.



Tahttan indirme seçeneğini seçtiğinizde tarihsel gittiğiniz için fazla bir değişiklik olmayacak. Diğer iki seçenekte ise 200 günlük uzun bir event zinciri başlayacak ve hikayeniz şekillenecek.



Bazı şahıslar hakkındaki eventlerde veya 8. Edward'ın evliliği gibi olaylarda sizin kararlarınız stability, politik sonuçları, partilerin durumunu etkileyecek. Ek olarak bu konuda alacağınız kararları kapsayan, 50 günde bir karşınıza çıkacak olan ana event zinciri var. İşler kötüye giderse kabinenin istifasıyla ve Birleşik Krallığı hükümetsiz bırakma ile sonuçlanabilir, bu da Commonwealth ülkelerin zayıflığı avantaja çevirip bağımsızlık ilan etmelerine sebep olabilir.



Evlilik konusu kapandığında kriz de bitecek. Siyasi kargaşa esnasında kabine de yokken, kral güçlü destekçilerini atayabilir. Böylece tam da kralın isteklerine dayalı bir politik ekip oluşabilir... Eventlerdeki kararların da bu yönde oluşuyla en sonunda tüm kolonileriniz tek çatı altında toplanabilir. Ayrıca core-olmayan insan gücünden alınan verimi artıran ve kraliyet donanmasının hızı artıran National Spirit de bulunacak.



Karagömleklilerin yürüyüşlerle elde ettikleri dikkate değer başarılar sayılarının 50.000 kişiye ulaşmasına sebep olmuştu. Sonra Nazilerin eylemleri bu sayıda düşüşe sebep oldu ve gelişmeler daha asabileşmelerine de sebebiyet vermişti.

Britanya'ya Faşizm getirme yolu da bu Karagömleklilerin yürüyüşlerden geçecek. İlk başta "Organize the Blackshirts" focusu ile bu kararları aktif edebileceksiniz. Eyalet eyalet geliştikten sonra stability %50 altına düştüğünde bir sivil savaş başlayacak. Sivil savşata daha önce yürüyüşlerle "koruma altına aldığınız" eyaletler sizin tarafınızda olacak. Bir takım politik güç gerektiren kararlar ile stability'i %50 üstünde tutarak daha çok eyalete de sahip olabiliyorsunuz tabi.(düzenlendi) Komünizm kısmında ise belli kararlar ile güçlü(ekonomik olarak) ama geçici bonuslara sahip olabileceksiniz (bazı fabrika inşa eden kararlar kalıcı olacak) Ticari birlikle alınan her karar Komünist desteği %6 artıracak. Yeterince destek toplayınca referandum yaparak Komünist hükümet başa geçebilecek. Ama dikkat etin, 2 yıl içinde kolonilerinizden feragat etmezseniz destekçileriniz sivil savaş başlatabilir...

Komünizm gelince kraliyet ailesinden vesaire kurtulacaksınız. Kendi Komünist bloğunuzu kurabilecek, veya Sovyetler ile müttefik olacaksınız. Bu iki seçimin kendilerine özel gidişatları olacak, mesela kendi birliğinizi kurduğunuzda dünya genelinde anti-kolonyalist bir gelişim izleyebileceksiniz.



Son olarak, Faşizm veya Komünizm getirdiğinizde Dominyonlar hakkında hızlı ve etkili bir karar almazsanız sizi terk edecekler. Bunu da 9600 insan gücünden oluşan tümenleri oralara koyarak alacağınız "Move to Secure the Dominions" kararıyla yapabileceksiniz.



Çeviri: Hynkel, pistoltr

10
1453-1836 / Olay İlk Ranger Komutanının Askerlerine Emirleri
« : 22 Temmuz 2018, 18:27:59 »
Bir Amerikan koloni öncüsü olan Robert Rogers, Amerikan Devrimi dahil pek çok savaşta İngiliz Ordusu’nda hizmet vermişti. Yedi Yıl Savaşları’nda Rogers’ Rangers(Roger’ın Rangerları) isimli bir birlik kurmuş ve yönetmişti.

Bugün Amerikan ordusun elit bir kolunu oluşturan Rangerlar, 1755 yılından 1793 yılına kadar aktif görevde bulunduğu söylenen Roger’ın Rangerlarına komutanları Robert Rogers tarafından verilen emirleri, eğitim kitaplarının ilk sayfasında yer verirler.
Binbaşı Robert Rogers tarafından 1759 yılında verilen 19 emir, Ranger eğitimleri için temel taşı niteliğindedir.

“Hiçbir şeyi unutma!”
“Tüfeğini temiz tut. Baltan ve 60 kurşunun yanında bulunsun. Tek bir emir ile kalkıp yürümeye hazır ol.”
“Yürürken sanki bir geyiğin peşindeymişçesine dikkatli ol. Önce düşmanı gör.”
“Ne görüp ne yaptıysan doğruyu söyle. Ordu doğru bilgiye ihtiyaç duyar. Diğer insanlara Rangerlar hakkında istediğin kadar yalan söyleyebilirsin. Ama asla bir Rangera ve Ranger Subayına yalan söyleme.”
“Yapmak zorunda olmadığın şeyi yapma!”
“Tek kol boyunca yürürken arada boşluklar bırak ki bir mermi iki askeri vurmasın.”
“Bataklıkla yahut yumuşak paralel yayıl ki sizi takip etmeleri zorlaşsın.”
“Yürüdüğünde hava kararana değin yürü ki düşmanın sizi yakalama ihtimali azalsın.”
“Kamp kurduğunuzda yarınız uyurken, diğer yarınız uyanık kalsın.”
“Esir aldığınızda, onları sorgulayana kadar ayrı tutun ki aralarında bir senaryo hazırlamasınlar.”
“Karargaha her dönüşünüzde farklı bir yol izleyin ki, sizi pusuya düşüremesinler.”
“İster büyük ister küçük bir müfreze ile hareket edin, her zaman dört tarafta öncü askerleriniz bulunsun. Böylelikle ana grup ani pusuya düşmez.”
“Her gece sizden kalabalık bir düşman grubuyla çevrilince nerede yeniden tertipleneceğinizi kararlaştırın.”
“Nöbetçileri belirlemeden yemeğe oturmayın.”
“Gün ışırken uyanık olun. Fransızlar ve İngiliz Kolonileri gün ışırken saldırır.”
“Irmakları mevcut köprüleri kullanarak geçmeyin.”
“Eğer birileri sizi izliyorsa, daire şeklinde tertiplenip geri çekilin. Sizi pusuya düşürmek isteyenleri siz pusuya düşürün.”
“Düşman karşı karşıya geldiğinizde ayakta durmayın. Dizlerinizin üzerine çökün, yere yatın, ağaç arkalarına gizlenin.”
“Düşmanın size dokunacak kadar yaklaşmasına izin verin, yaklaştıklarında baltalarınızla işlerini bitirin.”


Binbaşı Rogers’ın yüzyıllar önce verdiği emirler, bugün bile geçerliliğini sürdürüyor. Rangerlar, ilk emir olarak bu maddeleri kabul ediyor ve geliştirerek uyguluyorlar.


Kaynak: www.muharebe.wordpress.com

11
1919-1947 / Olay Nazi Propaganda Oteli: Prora
« : 22 Temmuz 2018, 18:21:18 »
Almanya sahillerinden bir ada üzerine inşa ettirilmiş 20.000 kişilik bu otel Nazilerin tatil yapması için inşa ettirilmişti. 3 sene boyunca inşası devam etti fakat tam bitecek derken II. Dünya savaşı patlak verdi. Kimsenin ne otelin inşasında çalışacak ne de tatil yapacak vakti vardı.



1- Baltık denizi boyunca sere serpe kilometrelerce uzanan bu kompleks binlerce Naziyi ağırlayacaktı. Ama Naziler bu otelin keyfini hiçbir zaman çıkaramadılar. Şu anda ise bir Nazi mimarisi örneği olarak boylu boyunca duruyor.

2- Trenin üzerinde "Eğlenceden Güce" yazıyor. Kısaltılmışı KDF olan bu organizasyon hükümetin resmi turizm düzenleyicisiydi. Naziliği tüm Almanya'ya yayma misyonunu taşıyordu. 1939'dan beri 25 Milyon Alman'ı gezdirdi. KDF ile "azman"a gidilecekti.

3- Hitler 3. Reich'ın gücünü gösterek için dev bir kompleks inşa ettirmek istedi. Kompleks 10.000 odadan oluşuyordu ve 20.000 Naziyi ağırlayacaktı.

4- Dev kompleksin inşasında 3 yıl boyunca 9000 kişi çalıştı. Fakat Naziler Polonya'yı işgal ettiğinde proje hala bitmemişti. Savaş zamanı Nazilerin ne inşaatı devam ettirecek ne de tatil yapacak vakti vardı.

5- Bitmemiş bu yapılar II. Dünya savaşında da pek fazla kullanılmadı. Düşmanların Hamburg bombardımanı zamanında sığınak olarak kullanıldı, daha sonradan da Doğu Almanya'dan gelen sığınmacılar için ev olarak.

6- Savaştan sonra Almanya bölündüğünde Prora Doğu Alman ordularına ev sahipliği yaptı. Berlin duvarının yıkılmasıyla birlikte ise ordular yapıları terkettiler ve kompleksi boşalttılar.

7- Prora'nın ne kadar büyük olduğunu kestirmek biraz zor. Sahil boyunca 5-6 km uzanan bir yapılar zinciri düşünün. Orjinal binaların 4'ü müteahitler tarafından satın alındı. 1 'i hostel olarak kullanılıyor. Diğer 3'ü ise terkedilmeye mahkum kaldı.

9- Otel odalarının çok küçük olması mimar ve müteahitlerin de işini zorlaştırdı. Yapıyı bozmadan ufak odalara rezidans yapmak durumundalar. Şimdiden tanesi 200.000 $'dan 50 daire sattılar. Hitler'in muhtemelen kemikleri sızlıyordur.


Kaynak: www.tarihiolaylar.com

12
Konu Dışı / Saklı Milliyetiniz (Test)
« : 11 Temmuz 2018, 02:07:49 »
Arkadaşlar BBC'nin bir uygulaması. Kişiliğinizi seçerek en yakın ve en uzak milliyetinizi öğreniyorsunuz. Sonuçları aşağıya yazmayı unutmayın.

http://www.bbc.com/future/story/20180409-whats-your-secret-nationality

En yakın olduğum Kore en uzak olduğum ise Kongo çıktı.

13
1919-1947 / Teçhizat T-55
« : 09 Temmuz 2018, 16:20:30 »

Silueti nispeten ufaktır ve hedef alınmasını zorlaştırmaktadır. Ancak bu da iç tasarımda alanın cok dar, konforun da sıfır olması anlamına gelmektedir. 1967 ve 73’de İsrail suriye’den ele geçirdiği T-55’leri Sina çölünde hizmete sürdüğünde mürettebat en çok içeride dönmenin veya hareketin imkansız olduğundan yakınmıştır. Hatta tüm T-54 ve ilk iki T-55 serisi kuleyle beraber dönmeyen alt platformla beraber gelmiştir ki kendi jenerasyonu icinde bile zamanının çok gerisinde bir tasarımdır. Diğer taraftan ilk jenerasyon mbt olan T-54/55’lerde mühimmat depo alanı sonraki tank jenerasyonlarında standart olduğu şekilde ekstra zırhlı degildir, bu da yakın isabetlerde katastrofik ikinci patlama riskini oldukça artırmaktadır. Bu tank neslinin en kötü özelliği de ikinci dünya savaşı tank imalat adetlerine göre ön tarafın daha kalın, arka ve yanlarin yarı ve üçte bire kadar daha ince zırhlandırılmış olmasıdır. Vietnamda NVA T-55’leri bu yüzden Amerikan LAW silahlarına yandan oldukça kolay hedef olmuşlardır. T-54 bunun da üzerine NBC korumasından yoksun, optik yakınlastırıcılardan muaf falan üretilmiştir ki modern herhangi bir özelliği artık kalmamıştır.

İyi özelliklerine gelirsek bu tank oldukça basit olması icin tasarlanmıştır. Mürettebat batılı akranlarının üçte biri oranında bir eğitimle savaşa gidebilmekte, iş de görebilmektedir. Ana silahı günümüzde hala iş görebilir durumdadır. O kadar yüksek miktarlarda üretilmiştir ki, afrika ülkeleri kendi aralarındaki hesaplaşmalarda bol bol bu tanklardan harcamasına, 1960’lardan beri de hiç T-55 üretilmemesine rağmen her nasılsa ortada hala zibilyon adet T-54/55 dolaşmaktadır.


Polonya ve Çek Cumhuriyeti bu tanklara sattığı modernizasyon programlarıyla 3. dünya ülkelerinden parayı gırla götürmüştür. Nitekim geçtiğimiz yıllarda Rusya da paranın kokusunu almakta gecikmemiş, misal Suriye’nin T-54/55’lerine uygun fiyata jenerasyon atlatacak upgradeler satmıştır.


Nitekim hiçbir ülkenin upgrade edemediği mürettebat alanının darlığı konusu tankın başına Rusya dışında hep bela olmaktadır. Bu tankın Sovyet ordusunda hizmette olduğu senelerde ise SSCB’de konfor zırhlı tümenlerin başına o kadar da bela değildi. Sovyetlerin alçak siluet, ufak tank yapma merakından ötürü tank alaylarında boyu en uzun tankçının 1.55m olmasi rastlantı değildir. Askere girerken ufak adamları secip tankçı ayırmışlar, sorunu Rus usulü çözmüşler işte.


Kaynak: http://lobotomi.com/index.php/2018/06/14/t-55/

14
1919-1947 / Kişi Kurt Meyer
« : 09 Temmuz 2018, 16:18:18 »

Çok başarılı sayılabilecek 12. Waffen-SS Panzer Tümeni Hitlerjugend komutanı tuğgeneraldir. Panzer Meyer olarak da bilinir. Lakabının Panzer Meyer oluşu blitzkrieg veya savaş konusuyla alakasından veya yetkinliğinden değil okulda başından geçen bir kaza ile ilgilidir.

1929’da genç Kurt Meyer, Schwerin kasabasında polis okulunda eğitim görmekteyken alt sınıflarından bir çocuğa şaka yapmak için elinde bir kova suyla iki katlı bir binanın kiremit çatısına çıkmış. O sırada ayağı kayınca da o yükseklikten ayaküstü düşüp yirmi kırıkla hastaneye kaldırılmış. Doktorlar ailesini çağırıp çocuğun durumunun umutsuz olduğunu, ölmesinin an meselesi olduğunu söylemişler. Herşeye rağmen Meyer tehlikeyi atlatıp sınıfına bir şekilde dönmeyi başarmış. Birinci dünya savaşı gazisi olan hocası da bir gün sınıfa girip ölmesini beklediği öğrencisini kanlı canlı karşısında görünce “oha panzer gibisin lan oğlum” tarzında birşeyler diyince hayatı boyunca üstüne yapışacak lakabını da kendisine kazandırmıştır.

Anschluss’tan Normandiya’ya 1938-1944 arasında hiç oturmamış, Almanya’nın en genç generali olmuş (33 yaşında), 6-7-8 haziran 1944’te komuta ettiği birliğe atfedilen kırk sekiz savaş esirinin üniformalarıyla idam edilmesi yüzünden savaş suçları gerekçesiyle ölüm cezasıyla Nürnberg’de yargılanmış, rusların tüm çabalarına rağmen idam almayarak ömür boyu hapis ile cezalandırılmıştır. Yargılanmasında ilginç olan bir konu da Nazi savaş suçları holokost falan söz konusu olduğunda mahkeme heyetine girmek için genelde çok kastırmayan, bitse de gitsek tadında bekleşen Kanadalıların, olay kahramanı Kurt Meyer olduğunda ortalığı velveleye vermeleri ve nihayetinde savcısından mübaşirine mahkemeyi Kanadalı çoğunluktan oluşturmalarıdır. Bu davranışın altında yatan ana motivasyon da herhalde Panzermeyer’in kendilerine Falaise cebinde (Bkz: Falaise Cebi) çektirdiği çileler olsa gerektir. Diğer taraftan Polonya’nın işgali, Kharkov’un geri alınması gibi harekatlarda da esir vurma hesabı oldukça kabarık olan Alman tümeni Leibstandarte Adolf Hitler sözkonusu olaylar yüzünden nedense pek münferit ceza almamıştır. Kanadalılar tarihi galipler yazar düsturu uyarınca Falaise cebinde olan bitenin intikamını mahkemede gayet güzel almışlardır. Nürnberg mahkemelerinin de Malmedy, Caen, Falaise gibi münferit esir vurma olaylarına yoğunlaşıp oder nehrinin batı kıyısında sayısı yüzbinleri bulan Kızıl ordu kaynaklı tecavüz vakalarından hiç bahsetmemesi de bugün tarihi galiplerin yazdığı konusunda zihinlerde her daim bir şüphe oluşmasının ana müsebbibidir.

Ha sonradan sinirleri geçince Kanadalılar 1951’de kendisini birdenbire serbest bırakmışlardır. Ruslar ve Doğu Almanlar bundan memnun olmuş mudur? Pek olmamıştır. Zira yıllar sonra Panzer Meyer öldüğünde Hagen şehrindeki cenazesine durduk yerde 15 bin kişi gelmiş, Meyer’in şövalye haçı nişanı kırmızı bir yastık üzerinde sokaklardan törenle geçmiştir. Savaşta bulunmuş, emrinde çarpışmış ya da o sırada rastgele sokakta olan herkes kendisine haricen son bir bir asker selamı çaktığında, demir perdenin öte yakasından da epey yankı gelmiştir. Ertesi bir hafta boyunca manşetlerde ortada fol yok yumurta yokken Malmedy dosyası, Auschwitz dosyası, Katyn dosyası gibi haberler belirir olmuştur.

Tipsiz de değildir ama çok kanlı manzaralarla dolu bir 6 yıl geçirdiğinden yüzündeki nur gitmiştir sanki. Aynı jenerasyonun iki başarılı Waffen-SS subayı olan Joachim Peiper ile karşılaştırıldığında Kurt Meyer’de kavgaya çağrılacak adam tipi varken, Joachim Peiper’le harici elbiseyi giyip operaya gidersiniz.


Joachim Peiper


Kaynak: http://lobotomi.com/index.php/2018/07/02/kurt-meyer/

15
Erwin Bartmann, Mayıs 1941′de Hitler’in adını taşıyan en seçkin Waffen-SS Tümeni olan Leibstandarte Adolf Hitler’e katıldığında mazideki yıllarını fırıncılık yaparak geçiren 17 yaşındaki bir gençti. Bartmann ve arkadaşları 1941 sonbaharında Lichterfelde’deki Leibstandarte kışlasından alınarak Umman ve Kiev Muharebeleri’nde Leibstandarte Tümeni’nin verdiği 674 zaiyatın yerine gönderildi. 1942 yılına kadar Doğu Cephesi’nde çarpışan Bartmann, 1942 yılında yeniden tertiplenmek üzere Fransa’ya çekilen Leibstandarte Tümeni’yle 1943 senesinin ocak ayında yeniden Doğu Cephesi’ne döndü ve 1943 Temmuzu’nda ünlü Kursk Muharebesi’nde yaralanarak Berlin Muharebesi’ne kadar savaşın geri kalanını LSSAH’in Spreenhagen’daki kampında eğitim vererek geçirdi. 1945 senesinin nisan ve mayıs aylarını kapsayan Berlin Muharebesi esnasında Regiment Falke bünyesinde çarpışarak Amerikan hatlarına geçmeyi başaran Bartmann, Amerikalılara teslim olarak İskoçya’daki esir kampına gönderildi. Serbest bırakılmasının ardından evlenerek İskoçya’ya yerleşen Bartmann, 14 Ekim 2012′de hayatını kaybetti.


Seçkin Leibstandarte Adolf Hitler Tümeni gönüllüsü Erwin Bartmann’ın 2013 tarihinde yayınlanan hatıratı.


Bartmann’ın ölümünden bir sene sonra yayınlanan kitabı Für Volk and Führer, İkinci Dünya Savaşı üzerine çalışan çevrelerce en çarpıcı otobiyografilerden biri olarak kabul edilmektedir. Kendisinin değerli eserinden buraya alıntılayacağım kısım, Bartmann’ın 1941 yılında Ukrayna cephesine nakledilirkenki bir hatırasına dayanıyor. Sovyetler Birliği’nin çiftliklerinin kolektifleştirilmesine itiraz eden Ukraynalılara karşı Stalin’in emriyle bir ibreti alem harekâtı olarak gerçekleştirdiği açlık soykırımı Holodomor, 1932–33 yılları arasında milyonlarca Ukraynalının açlıktan ölmesine ve çocukların kaçırılarak yenmesine varacak bir yamyamlığa sebep oldu. Ukraynalıların Ruslara ve komunizme karşı bugün dahi dinmeyen öfkesinin ana sebeplerinden biri olan Holodomor’u daha sonra başta bu trajediye tanıklık etmiş Miron Dolot ile Vasili Grossmann’ın eserlerinden olmak üzere vakit bulduğumda kapsamlı bir şekilde aktaracağım. Lâkin şimdilik Bartmann’ın öncepheye nakledilen 17 yaşındaki bir gençken dört torununu Holodomor’da kaybeden yaşlı bir Ukraynalı çiftçiyle hatırasının tercümesini paylaşmakla yetineceğim.


***

Cehennem sıcaklığında geçen birkaç günün ardından ırak bir tren istasyonuna geldik. Şaşkınlık içerisinde uçsuz bucaksız araziye baktım — parlak ayçiçeklerinden oluşan bir deniz göz alabildiğince uzanıyordu. Trenden inerek, bizi kıvrımlı bir yoldan geceyi geçireceğimiz ahıra götürecek olan kamyonlara atladık. Tanık olduğum Yahudi gettosu hakkındaki kaygılarımı çoktan zihnimin derinliklerine atmıştım, ne de olsa “beni ilgilendirmez”di — ah, gençliğin o sonsuz naifliği!
Gecenin çökmesiyle yakındaki bir koruluktan odun toplayarak, etrafında öncesinde binlerce kez seslendirdiğimiz şarkıları söyleyeceğimiz ateşin başına toplandık. Yaşlı bir çiftçi ortaya çıkarak dikildi, mesafesini koruyarak müziğimizi dinliyordu. Askerlerimizin başındaki Unterscharführer (Uscha) ona el sallayarak gelmesini işaret etti. Adam tereddütle ateşimizin davetkâr sıcaklığına doğru yürüdü. Gülümsedik. Birkaç kelime Rusça bilen bir yoldaşımız onunla konuştu.
Yaşlı çiftçi kusursuz bir Almancayla yanıt verdi. “Dinlememde bir sakınca var mı?”
Ataları çok uzun zaman önce Ukrayna’ya yerleşmiş Ukraynalı bir Volksdeutsche’ydi. Hepimiz gülerek beklenti içinde Uscha’ya baktık. Başıyla onaylayarak Ukraynalıya işaret etti. “Gel — ateşin yanında bizimle otur.”
Sohbetimiz sürerken başka Ukraynalılar da bize katıldı; aralarında 25 yaşlarında bir kadın da vardı. “Sadece birkaç ay önce,” dedi, “üç erkek kardeşim vardı –hepsi gitti– komunistler onları götürdü. Bu domuzların hafızası kuvvetli. Beş yıl kadar önce kardeşlerim kolektif sistemin organizasyonundan şikayet etmişlerdi. Derhal Kulaklar, — halkın düşmanları olarak yaftalandılar. Şimdi nerede olduklarına dair hiçbir fikrim yok. Yetkililere yazdığım mektuplar yanıtsız kaldı. 60 yaşın altındaki neredeyse her adamı ajan diyerek tutukladılar. Nerede olduklarını Tanrı bilir.”
Yaşlı adam kolunu kendine eşlik eden ötekileri de kapsayacak şekilde uzatarak, “Sağ kaldığımız için hepimiz şanslıyız,” dedi. “Hepimizi neredeyse açlıktan öldürmelerinin üzerinden daha on yıl bile geçmedi. Çok kötüydü –yamyamlık vardı– insanlar yemek için çocukları kaçırıyordu. Dediklerine göre bunu yapan bazen de çocukların açlıktan aklını kaçıran akrabaları oluyordu.”
Bu kadar bereketli bir kırsal kesimde açlıktan kırılmanın mümkün olduğuna inanmakta olduğuna güçlük çekiyordum. “Bunların hiçbirine tanık oldunuz mu, yamyamlığa?”
“Şahsen görmedim. Yamyamlık komşularınızın önünde yapacağınız türden bir şey değildir,” dedi yaşlı adam bakışlarını indirerek. Ateşin yanındaki ince bir dalı yerden alıp sert iklimin yıprattığı yüzündeki üzgün ve zayıf bir ifadeyle tütmeye başlayana kadar ateşlerin içinde tuttu. “Bu açlığa dört torunumu kaybettim, biz o vahim zamanlara Golodomor deriz.” Nemli gözleri ışıl ışıl parlayan alevleri yansıtıyordu. “Komünist parti duvarlara ve telgraf direklerine çocukları yemenin barbarca olduğunu söyleyen posterler asmıştı.”




Ukrayna’nın ikinci büyük şehri olan Harkov’da açlıktan kırılmakta olan köylüler — 1933.


“Kıtlığa ne sebep oldu?”
“Ah, o bir kıtlık değildi,” dedi yaşlı çiftçi sesi tiksintiyle titreyerek. “Her şey açıktı. Bizi kendi mezarlarımızı kazmaya zorlayıp vurmalarına rağmen çiftliklerimizin kolektifleştirilmesine direndik. Tarım aletlerimizi ve mahsülümüzü çaldılar. Halkımızın bu şekilde açlıktan kırılmasını izlemek gerçekten içler acısıydı — açlıktan yüzleri kararmış anneler, incecik kemikleri sayılan çocuklar. Tanrım… Stalin’den nefret ediyorum.”
Artık kendimi fatihten ziyade kurtarıcı gibi hissederek dünyanın bu güzel köşesindeki varlığımızın tamamen meşru olduğuna kendimi inandırmıştım. Stalin’in gaddarlığını kurbanlarından bizzat kendi kulaklarımla duymam Hitler’in Bolşevizme dair tasvirinin abartı olmadığını teyit ediyordu — ya da o zaman için öyle görünmüştü.
Uscha neşeli sesiyle birden ortamdaki kederi dağıttı.
“Dostum, artık buradayız, o yüzden Stalin hakkında daha fazla endişe etmenize gerek yok.” Güçlü bir sesle şarkıya başladı, Auf der Heidi blüht ein kleines Blümelein…” (”Kırlarda küçük bir çiçek açar…”)
Müziğin gücüyle melankolik atmosfer bir anda dağılıverdi. Bir şarkıyı öteki izledi, Almanca ve Ukraynaca. Bir Untersturmführer gelip bize “ışıkları söndürme” vakti geldiğini hatırlatana kadar herkes dostluğun keyfini çıkarıyordu. Küçük partimize devam edebilmek adına izin istedik. “Untersturmführer, yerel halkı tanımaktan bir zarar gelmez,” dedi bizim Uscha.
Untersturmführer sesini yükseltti. “Bir emir verdiğim zaman ona tereddütsüz ve sualsiz itaat edilmesini beklerim. Anladınız mı? Siz Leibstandarte askerisiniz.”
Dostlarımızdan bir başkasının “Untersturmführer…” diye teşebbüs etmesine rağmen subay bu girişimi kısa kesti.
“Tek bir itiraz daha ve hepiniz kendinizi SS askeri mahkemesinin önünde bulursunuz,” diyen subay topuklarının üzerinde dönerek etrafı çevreleyen ağaçların gölgeleri arasında kayboldu.
Al suratlı bir çiftçi çocuğu olan Uscha’mız herkesin duyabileceği şekilde homurdandı. “Kural hastası, gerçek bir 100’de 100’lük — nasıl adam idare edileceği hakkında hiçbir fikri yok.”
Belki de Untersturmführer’in zayıf liderlik özelliklerinin bir nevi alışılmadık olduğunu belirtmem gerekir — altlarında hizmet ettiğimiz öteki liderler istisnaya mahal bırakmayacak şekilde iyi adamlardı. Untersturmführer’in partinin bitirilmesi yönündeki emrine rağmen Uscha’mız geceyarısını bir hayli geçene kadar devam etmemize izin verdi.
İyi bir gece istirahatinin ardından, başlarımızın üstündeki mükemmel derecede masmavi göğün üzerinde parlayan güneşin altında etrafımızdaki araziyi turistler gibi seyrederek öncepheye doğru yolculuğumuza devam ettik. Tarlalardaki ayçiçeklerinin boyu insanlarınkinden daha uzundu.
“Güzeller,” dedim Uscha’ya.
“Evet güzeller — ama piyade için bir ölüm tuzağı.”
Sonraki birkaç gün şiddetle yağmur yağdı. Toprak yollar araçlarımızın tekerlekleri altında hızla çamura döndü. Defalarca kez kamyonlardan atlayıp araçları itmek zorunda kaldık. Bir keresinde, yoldaki çamur çukuruna batan aracı çıkarmak imkânsız göründüğünde, bir esir kolundan, –gördüğüm ilk Rus askerleri– bir halat çekme oyununu andıracak şekilde araçları halatlarla kurtarmak adına yardım sağlandı. Ertesi gün güneş çamurlu zemini yeniden sertleştirdi.


***

Kaynak: Bartmann, Erwin, Für Volk and Führer, 4. Bölüm, “Auf Wiedersehen Lichterfelde, s.40–43
-
Çeviri: Selçuk Uygur

16
CSS'i Uygulamak
Selamlar!

Bu geliştirici günlüğü biraz sürpriz oldu çünkü İsveç'te Yazortası kutlamaları var. Yarın salamura ringa balığı yemekle ve yağmur altında kalmakla meşgul olacağımızdan bugün sizlerle bu günlüğü paylaşmaya karar verdik.

Holy Fury paketinin Katoliklik ve Paganizm üzerine olduğu malumunuz. İster kurallara uyarak veya uymayarak da olsa Katolik olarak oyunu oynamak oyunun özüdür. Pagan olarak oynamak ise tam tersine katı Hıristiyan inançlara göre daha dinamik olduğu için Katolik olarak oynamaya göre daha tatmin edicidir. Daha da fazla ilerlemeden belirtmeliyim ki Pagan inanç grupları artık Holy Fury paketi sayesinde oynanabilir olacak.

Holy Fury paketi ile bir Pagan inancını reforme etmek artık tek tuş ile yapılabilecek bir iş değil. Yeni reform arayüzü ile artık kendi pagan inancınızı bir terzi gibi ilmik ilmik siz inşa edeceksiniz.


Bu arayüzü reforme olmamışken görüntüleyebilirsiniz ki ileride seçeceğiniz özellikleri önceden planlayabilesiniz. Bu özelliği ayrıca Bön dinine de koyduk, böylece doğu Paganları da aynı fırsatlara sahip olacak.


Belirleyeceğiniz 3 slot olacak, Dininizin Doğası, Doktrini ve Liderliği. Dinin başta gelen özellikleri halihazırdaki dininizin özellikleri ile aynı olacak ama ileride birbirinden çok ayrı özellikleri seçebilirsiniz, mesela Cermen dini ile barışsever bir doğaya sahip olabilirsiniz (Çevirirken Vikingleri böyle düşündüm ve güldüm :) )


Bu özellikler her pagan dini için geçerli olacak. Ancak hepsi sadece kendilerinin seçebileceği bir doktrine sahip olacak. Bunu dinler arasındaki ayrımı güçlendirmek için yaptık. Örneğin Cermen dini gemicilik ve denizötesi yağmaları diğerleri iki slot ile beraber seçerken tek slot ile seçme şansına sahip olacak.

Reform olanakları neredeyse sınırsız olduğu için kendi dininizi kendi ihtiyaçlarınıza göre yaratabilirsiniz. Örneğin diğer dinler arasında mahsur kalmışsanız (Bön ve Zun dinini seçen ülkeler arasında yaygındır) Kozmopolit Doğa seçeneğini öneririz, çünkü bu seçenek ile dinler arası evlilik yapıp saldırmazlık paktı imzalayabilirsiniz. Eğer İbrahimi dinlerden ve bitmek bilmeyen haçlı seferlerinden bıktıysanız Savaş Kışkırtıcısı Doğası ve Kanasusamış Tanrılar doktrini ile onların dini ile ilgili neler düşündüğünüzü gösterebilirsiniz.

Daha anlatacak çok özellik olduğu için onları gelecek bir Geliştirici Günlüğüne saklıyorum. Yine de şu özelliği aktarmadan geçmeyeceğim. Farklı doktrinler farklı eventler getirecek. Böylece tek bir pagan dini ile birden fazla oynama fırsatı bulacaksınız.

Geliştirici günlüğü olarak en sevdiğimiz reform düzeninlerini ise aşağı bırakıyorum.


Kendi tercihlerim ile başlıyorum. Kaos yaratmaktan hoşlanırım ve bunu yaratmanın en iyi yolu akraba evliliğini ve harem kurmayı insanlara aşılamaktır. Bir ekip multiplayer oyununda ekibin çoğunun dinini kendi dinime benzer bir hale getirdim ve çocukları birbirleri ile evlenmeye başladığında şaşırdılar.


- Snow Crystal- Elimin herşeye yetişebilecek kadar uzun olmasını seviyorum. Bu yüzden kimin vasi olacağını ve popülerlik seviyesini ayarlayabilmeyi amaçlıyorum. Bana ne yapacağımı söyleyen bir dini lider istemiyorum. Bu nedenle başsız bir din oluşturuyorum. Dinimi kendi sınırlarım dışına yaymayı sevmiyorum ki kafirler ile çarpışmam daha zorlayıcı olsun!


-@Silfae- Genellikle reform ile birlikte hanedanım kafirlerin arasında yapayalnız kalıyor. Böyle bir durumda dinimi yaymak için en uygun yol savaşlar. Bu yüzden Savaş Kışkırtıcı doğasını seçiyorum. Astroloji Doktrini bana çeşitli özellikler veriyorken Haruspicy Doktrini ise ordumun moralini daha iyi veya kötü olarak değiştiren etkiler veriyor. Dahası Astroloji ve Haruspicy doktrinleri uyum içinde oldukları için normalde alamayacağım ek özellikler alıyorum.


-@Tuscany- En sevdiğim reform kombinasyonlarından birisi de Kanasusamış Tanrılar ve Haruspicy doktrini. Tanrılara insan kurman etmek ve bundan eğlenmekle kalmayıp Haruspicy doktrini sayesinde bu insanların iç organlarına bakarak gelecekte ne olduğunu görebileceksiniz. Bu kombinasyon ile kendi tutsaklarınızı keserek eşikteki savaşta şansın yanınızda olup olmadığını öğrenebileceksiniz. Temporal Liderliği seçerek kendimi Tanrı ve İnsanlar arasındaki bağ olarak seçiyorum. Ayrıca sakinliğin en iyi strateji olduğunu bildiğim için Barışçıl Doğayı seçiyorum.

17
1919-1947 / Kişi Kayzer’in Ordusu’ndan Auschwitz’e — Willi Ermann
« : 17 Haziran 2018, 14:28:21 »
Birinci Dünya Savaşı esnasında vatanları için hayatlarını tehlikeye atan, 12.000'i bu uğurda hayatlarını kaybeden ve 35.000'i madalya almaya hak kazanan 100.000'in üzerinde Alman Yahudisinden bazılarının hayatlarını Auschwitz gibi toplama kamplarında trajik bir şekilde noktaladıklarını biliyor muydunuz?


Willi Ermann 1897 yılında Almanya’nın Saarbrücken kentinde Gustav ve Henriette Ermann’ın oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Gustav, katılma kriterleri için uzun boy, iyi görünüm ve iyi bir at satın alabilecek durumda olmayı gerektiren Alman hafif süvari birliği “Ulan”lardan (Almanlar arasında yer etmiş bir iddiaya göre kelime, Türkçede “genç adam” anlamına gelen “oğlan” kelimesinden gelmektedir) yüksek rütbeyle emekli olmuştu. Kardeşleriyle birlikte at ve büyükbaş hayvan ticareti yapan Gustav’ın bunun yanı sıra bir örgü fabrikası ve tekstil ürünlerinin satıldığı bir işyeri bulunuyordu. Willi ve kardeşi Leo ise aileye gezici satış temsilcisi olarak katkı sağlamaktaydı.

Birinci Dünya Savaşı çıktığında Alman ordusunda silah altına alınan Willi savaş boyunca Batı Cephesi’ndeki bir piyade alayında çarpıştı ve harbi onbaşı rütbesiyle tamamladı.


Willi Ermann’ı I. Dünya Savaşı’nda Alman Kara Kuvvetleri mensubuyken üniformasıyla gösteren bir fotoğraf.

Willi savaşın ardından Else Mayer ile evlendi ve çiftin 1926 yılında Gustav ve Henriette Ermann’ın ilk torunları olan kızları Liselotte (Lilo) doğdu. O vakit ailenin neşe kaynağı olmuş olan Lilo’nun yüzlerce fotoğrafı ailenin mirasçıları tarafından saklanmakta, günlüğü ise Yad Vaşem’deki Holokost Müzesi’nde muhafaza edilmektedir.
Willi ve ailesi 1938 yılında, Kristallnacht’tan kısa bir süre önce Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin Yahudilere karşı uyguladığı baskıların artmasıyla Almanya’yı terk edip, Willi’nin 20 yıl önce Alman bayrağı altında savaştığı, şimdi ise kendilerine mülteci olarak ev sahipliği yapacak olan Fransa’ya kaçıp Paris yakınlarındaki Chatenay Malabry’ye yerleşti.
Almanya’nın 1940 yılında Fransa’yı mağlup ve işgal etmesi üzerine Willi bir döşek fabrikasına çalışmaya gönderilirken, Else ise zorunlu işçiliğe tabi tutulan bir Yahudi kadın grubunun başına getirildi. Böylelikle “Nutzjuden”, yani “geçici olarak gereksinim duyulan Yahudiler” kategorisine alınan çift bir süreliğine toplama kamplarına nakledilmekten kurtulmuş oldu.
Fransız polisinin de katkılarıyla 1942 Temmuz’undan 1944′e kadar Fransa’daki 75.000 Yahudi Alman toplama kamplarına nakledildi. Bunlardan 23.000′i içlerinde birçok Alman Yahudisinin de bulunduğu, Avrupa’nın işgal altındaki çeşitli bölgelerinden Fransa’ya sığınan Yahudilerdi. Willi de 1943 Mart’ında tutuklanarak Drancy’ye, oradan ise öldürüleceği Auschwitz’e nakledildi.


Willi Ermann’ın Drancy’den Birkenau’ya naklini gösteren 53 No’lu konvoyun kaydı.

1000 kadar Yahudiyi Birkenau’ya taşıyan 23 Haziran 1943 tarihli konvoyun içinde 40 yaşındaki Else ve 17 yaşındaki Liselote Ermann da mevcuttu. Tren 25 Haziran’da Birkenau’ya vardı. Konvoydaki 418 Yahudi direkt gaz odalarına gönderilirken, 383 erkek 125858 ile 126240, 217 kadın ise 46753 ile 46537 rakamları arasında numarandırılarak kampın kışlasına yerleştirildi. Else ve Lilo, kamptaki ağır koşullar sebebiyle ya da gaz odalarında hayatlarını kaybetmiştir.
Willi’nin kardeşi Leo soykırımdan sağ kurtularak İsrail’e göç etmiş, aileye ait fotoğraflar Leo’nun kızları Mirjam Manojlowic, Shulamit Lindemann ve Hanna Finkelstein tarafından tedarik edilmiştir.
-
Kaynak: http://www.yadvashem.org/yv/de/exhibitions/our_collections/ermann.asp
-
Çeviri: Selçuk Uygur

18
Selamlar!

Bugün Holy Fury ile gelecek küçük bir özelliği tanıtacağım; Ölüm Listesi.
Ölüm Listesi basitçe kimleri öldürdüğünüzü ve nasıl öldürdüğünüzü gösteren bir liste. Listeye karakter arayüzünden bir buton ile ulaşılabiliyor. Örnek göstermek için Cengiz Han'ı seçtik.

*1

Bu butona yaşayan/ölmüş tüm karakterlerde ulaşılabilir, tabi ki bir başkasının öldürdüğü kişilere bakarken o kişilerin görünmesi için cinayetin açık bir şekilde olmuş olması veya ifşa edilmesi gerekir. Liste sağa doğru ayrı bir sekme olarak açılıyor ve böyle görünüyor:

*2

Birkaç event dışında bu özelliğin fazla bir getirisi, oyun içi etkisi yok, ama bu özellik içinizdeki cani tiranı ortaya çıkartabilir :). Eğer 5 kişiden fazlasını öldürdüyseniz kendinizi diğer katillerle maktul sayısında yarışan bir listede bulacaksınız. Kanasusamış tanrılar doktrinini kullanan Pagan'lar listede üst sıralara oynuyorken işiniz zor.. Daha fazlası gelecek geliştirici günlüğünde!


*1


*2

19
Büyük Savaşın İntikamı / Demokrasi İttifakı
« : 12 Haziran 2018, 23:59:37 »

İttifak Adı: Demokrasi İttifakı
Katılımcı Ülkeler: İngiliz İmparatorluğu, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa Cumhuriyeti, Delhi Dominyonu, Yeni Zelanda, Avustralya, Afrika Yüksek Komiserliği,
Slogan: Etkin, Caydırıcı, Saygın
Amaç: Dünya çapındaki artan totaliterliğe karşı demokrasiyi ana ilke edinen ülkelerin kendini savunması, insanlarının refah seviyesini artırması yönünde işbirliği çalışmalarını arttırma ve kutuplara ayrılan dünyada bir arabulucu rolünü üstlenmesi amacı ile kurulmuştur.
Askeri Kanat: Kuzey Atlantik Askeri İşbirliği Örgütü [NAMCO]
Ekonomik Kanat Uluslararası Para Fonu [IMF]
Yönetim: İttifakın her türlü meselesi ortak uzlaşı yöntemiyle çözülür.
Vasallar oy kullanamaz.
Oylamada Salt Çoğunluk Gerekir.
Üye ülkeler vassallar hariç birbirleri ile ticaret anlaşması yapmış kabul edilir ve miktarını üye sayısına göre gelir hanesine ülke başı +20.000k olarak yazar.


Üye Ülkelerin:
 Toplam Asker Sayıları:
400k Acemi Er
495k Nitelikli Er
145k Özel Kuvvetler
40k Motorize Er
10k Milis
6.5k Topçu Bataryası
2k Hafif Tank
72 Denizaltı
108 Muhrip
30 Hafif Kruvazör
21 Ağır Kruvazör
18 Savaş Kruvazörü
13 Savaş Gemisi
6 Uçak Gemisi
60 Zeplin
60 Stratejik Bombardıman
245 YHD I
515 Avcı I
 Komutanları:
Douglas Mcarthur: 18M,14D,12S,13H,3T
Dwight Eisenhower: 14M,5D,8S,15H,7T
George S. Patton: 9M,10D,14S,11H,5T
Edward VIII: 5M,13D,4S,9H,7T
Bernard Montgomery: 12M,17D,14S,9H,11T
Harold Alexander: 7M,14D,8S,11H,10T
Claude Auchinleck: 8M,10D,9S,9H,14T
Charles de Gaulle: 19M,4D,7S,14H,6T
Philippe Pétain: 10M,12D,2S,8H,1T

20
Amerika Birleşik Devletleri olarak, DHD üyeleri ülkelerin özel kuvvetler, terörle mücadele ve amfibi harekatlar konusundaki deneyimini geliştirmek için tüm ülkelerin silahlı kuvvetleriyle birlikte katılacağı bir kanunname çıkartmak istiyoruz. Ayrıntılar kanunname onaylanınca DHD yönetim kademesi tarafından ayarlanır.

Amerika Birleşik Devletleri olarak onaylıyoruz.

3 Onay
0 Ret

Sayfa: [1] 2