Gönderen Konu: Gazavat-ı Hayrettin Paşa  (Okunma sayısı 2702 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı HadjiNazmi

  • Tımarlı Sipahi
  • *
  • İleti: 252
    • Profili Görüntüle
Ynt: Gazavat-ı Hayrettin Paşa
« Yanıtla #20 : 30 Ağustos 2015, 23:46:43 »
Bende Kaynak Yayınlarının yayınladığı nüsha var. Kitap 550 sayfaymış. Şimdi baktım. 450 sayfası Gazavat. Geri kalanı sözlük ve saire. Puntosu biraz büyük gerçi ama asla 60 sayfaya sığacak gibi değil. Seninki hangi yayınevinin bilmiyorum ama 60 sayfa tam metin olamaz. Uzun zaman önce okumuştum kitabı. Güzeldi. Tıpkıbasımı falan olsa da alıp orjinal dilinden okusam.

Çevrimdışı Erich von Manstein

  • Tımarlı Sipahi
  • *
  • İleti: 296
    • Profili Görüntüle
Ynt: Gazavat-ı Hayrettin Paşa
« Yanıtla #21 : 31 Ağustos 2015, 00:19:18 »
Bende Kaynak Yayınlarının yayınladığı nüsha var. Kitap 550 sayfaymış. Şimdi baktım. 450 sayfası Gazavat. Geri kalanı sözlük ve saire. Puntosu biraz büyük gerçi ama asla 60 sayfaya sığacak gibi değil. Seninki hangi yayınevinin bilmiyorum ama 60 sayfa tam metin olamaz. Uzun zaman önce okumuştum kitabı. Güzeldi. Tıpkıbasımı falan olsa da alıp orjinal dilinden okusam.

Ben pdf'den okudum ama piyasadaki eserlerde ekstraları ile birlikte max 250 küsür sayfa
"1945'te Nürnberg'te görüştüğüm Alman generalleri arasındaki ortak kanı Manstein'ın sahip oldukları en iyi general olduğu ve başkomutan olarak onu görmeyi istedikleridir. Görünüşe göre o, operasyonel ihtimaller hakkında çok iyi bir sezgiye ve eşit derecede iyi çarpışma yönetme becerisine sahipti. Aynı zaman da tankçı olarak yetişmeyip de mekanize birliklerin potansiyelini onun kadar iyi görebilen başka bir general de yoktu. Kısacası o askeri bir dehaya sahipti."

B.H.Liddell Hart

Çevrimdışı Erich von Manstein

  • Tımarlı Sipahi
  • *
  • İleti: 296
    • Profili Görüntüle
Ynt: Gazavat-ı Hayrettin Paşa
« Yanıtla #22 : 01 Eylül 2015, 23:57:51 »
- Tlemsen'in Zaptı-

"Karındaşın Mes'ud, Hayreddin Paşa'nın vafir askeriyle üzerine gelir, var ne halin varsa gör!" diye, Tlemsen'in bütün ilerigelenleri Sultan'ı bıraktılar. Sultan baktı ki akıbet yamandır. Tedbiri firarda buldu. Şehirden çıkıp gitti. O da Vahran taraflarında İspanyollar'a sığındı. Emir Mes'ud, kavgasız ve cenksiz gelip sayemde Tlemsen tahtına oturdu. Bana ve gazilerime çok dualar etti. Amma şimdi ki tahta oturdu, muradına nail oldu. Artık ondan da emin olmak doğru değildi.
Sultan Mes'ud, gazilerimden her birine 25, Arap gönüllülerine adam başına 10 altın verdi. Bana da yıllık vergi olarak 50000 altın yolladı. Pek çok da değerli hediye gönderip gönlümü aldı. Altınları beylerbeyiliğin hazinesine gönderdim. Hediyelerin çoğunu da reislerime dağıttım. Bir kısmını sarayımda alakoydum. Sultan Mes'ud'a da bir name yazıp gönderdim. Dedim ki:
"Şimdi hakanımızın sayesinde atalarının tahtına oturdun. Ancak, karındaşını tahtından mahrum eden haletten kati hazer edesin! Müslümanlar'a zulümden sakınasın. Emirlerimden taşra çıkmamaya gayret gösteresin. Senelik vergini bir tek gün geciktirmeyesin. İspanyol kafiri ile her hangi bir münasebetini zinhar duymayayım. Zira İspanyol kafiri de sana diş bilemektedir. İki büyük karındaşın Vahran'da, İspanyollar'ın elindedir. Onları tahtına oturmuş görmek istemezsen, tedbiri elden bırakmazsın!"
Fakat Mes'ud, tahta oturduğu gün zulme ve haksızlığa başladı. Atalarından böyle görmüştü. İşittim ki, mektubumu okuduktan sonra pare pare edip yırtmış. Bu hareketinin başına ne felaketler getireceğinden gafil bir akılsızdı. Halkı soymaya başladı. Bütün bunları Vahran'daki Mes'ud'un büyük karındaşı Abdullah duymuş. Bana müracaat etti. Diyordu ki:
"Sultanım, gördünüz mü, beni atalarım tac-u tahtından mahrum edip, yerime nimet hakkı gözetmez bir nankörü oturttunuz. Şimdi size asi olmuştur. Lütfen ve tenezzülen beni tahtıma iade buyurursanız, ömrüm oldukça kulluğunuzdan çıkmam."
Karındaşı Mes'ud'dan ne hayır gördükse, bu Abdullah'tan da o kadarını göreceğimiz belliydi. Lakin şu anda Abdullah'ı affetmek ve Mes'ud'a karşı çıkarmak icap ediyordu. Bu sıralarda ben 22 pare tekneyle Cezayir'in Mostaganem şehri açıklarında idim. Mostaganem'i kolayca fethettim. Burası İspanyollar' ın elindeki Vahran'a (Oran) yakındı. Henüz Müstaganem'deyken Emir Abdullah gelip beni gördü. Eteğimi öpüp hayli yakardı. Kendisine 1000 levent verip Tlemsen'e gönderdim. Ben de İspanya'dan gemilerimizle taşıdığımız 2285 Endülüs muhacirini Mostaganem taraflarına yerleştirmekle meşguldüm. Kendilerine iş ve toprak verdim. Gayetle sanatkar adamlardı. Her biri başka bir hünere sahipti.

BİR HARP HİLESİ

Haber aldım ki Abdullah, Tlemsen'e gelmiş ve şehre hakim olmuş. Karındaşı Mes'ud, korkusundan kaleye kapanmış. 25 gün dayanmış. Bizim leventler bakmışlar ki iş uzar, yanlarında kale muhasarasına yarar büyük top yoktur, aralarında müşavere etmişler:
"Sahte bir ricat hareketi yapalım, demişler; "bizi kaleyi bırakıp kaçtık sansınlar. Bu Araplar gayetle arsız bir kavimdir. Galiptik, mağluptuk bilmezler. "Türkler kaçtı" deyü kaleden çıkıp yağma hırsıyla üzerimize gelirler. O zaman onları haklar, kaleyi alır, Emir Abdullah'a teslim eder, Cezayir'e döneriz."
Aynıyla böyle oldu. "Hay Türkler firara yüz tutup kaçıyor!" diyen kaledeki Sultan Mes'ud taraftarı Araplar, leventlerin ardına düştü. Leventler gerisin geriye hamle yapıp çoğunu kılıçtan geçirdiler. Zira bu Araplar, cenk sanatını bilmez bir kavimdirler. Çölde çapulculuk yapmakla ordu halinde cenk etmeyi aynı şey sanırlar. Cenk sanatını bilen İspanyol kafiri bile Türk leventlerine daima mağlup olagelmişken, hangi akılla bilinmez, bu Arap kabileleri olur olmaz yerde Türkler'in karşısına çıkıp perişan olurlar. Zira onlarda insan canı gayetle değersizdir. Kulluklarını bilip tedbir alacakları yerde, "her şey Allah'tandır" deyip budalaca ölürler. Gerçi iyi ata binerler ve içlerinde cesur olanlar vardır. Ancak atlarının koşumları bile gayetle iptidaidir. İyi silahları yoktur. Olsa da kullanamazlar. Ateşli silahlarla araları iyi
değildir. Sonra en büyük mağlubiyet sebepleri şudur ki, kitle halinde döğüşmenin kaidelerini asla bilmezler.
İşte bu minval üzere Tlemsen kalesi leventlerin eline düştü. Sultan Mes'ud, gece karanlığında beş, on adamıyla kaçtı gitti. Ne oldu, meçhuldür. Bir daha adı sanı duyulmadı. işte akılsız adamların akıbeti budur. Mes'ud kim olurdu ki, Cihan Hakanı'nın beylerbeyisi olan bana kafa tuta! Ondan yüzlerce defa daha büyük bir hükümdar olan İspanya kralı Karlos (Charles-Quint) bile bana ve cennet-mekan ağam Oruç Bey'e mağlup olmuştu.
Bu Mes'ud öyle namert bir kahpe idi ki, kalede leventlerime karşı koyan ve efendileri için canlarını veren 6000 Arap'a haber vermeden kaçtı. Hatta efendilerinin kaçtığını bilmeyen bu zavallılar, daha bir kaç saat leventlerime karşı koydular. Nihayet itaat ettiler. Reisleri dedi ki:
"Haşa ki Cezayir sultanı Hayreddin Paşa'ya asi değiliz. Hayreddin Paşa bizim efendimiz, Türkler, babamızdır. Ne yapalım ki Mes'ud'un havfından size karşı silah kuşandık. Bizi İspanyol kafirini çağırmakla tehdit ederdi. İçimizde Oruç Bey'le beraber nece gazalarda bulunmuş mücahitler vardır. Bizi affedin. Hata bizden, kerem sizdendir."
Bu Tlemsen cenginde leventlerim, tam 5000 Arap'ı kılıçtan geçirmeye mecbur olmuşlardı. Fakat itaat edenleri affettiler. Cuma günü hutbede Denizler ve Kıtalar Hakanı Sultan Selim Han efendimizin adı okundu. İsm-i şerifleri kazılmış sikkeler kesildi. Leventler, Sultan Abdullah'a veda ettiler. Sultan Abdullah, leventlerden daha bir müddet Tlemsen'de kalmalarını rica etti. Leventler, Tlemsen'i yeni sultana teslim ettikten sonra şehirde bir gün fazla kalmaya izinleri olmadığını, hemen Cezayir'e dönmeleri gerektiğini söylediler. Ancak Abdullah'ın ısrarı üzerine, onun yanında 100 levent bıraktılar. Abdullah, leventlerime gözünün bebeği gibi baktı. Kendi yediği yemeğin aynını leventlerimin önüne çıkarırdı.
Geri kalan 900 levendim Cezayir'e geldi. Sultan Abdullah'ın yolladığı 20000 altını ve hediyeleri getirdiler. Abdullah'ın gönderdiği nameyi okudum. Çok edepli bir lisan kullanmıştı. Tebessüm ederek leventlerime dedim ki:
"Şimdiki halde sözü insan sözüne benzer, ama bakalım bu da tahta oturunca kardeşi gibi mi davranır?"
Cümle reislerim güldüler. Tlemsen meselesinden sonra İbnu'l-Kaadi meselesini ele aldım. İbnu'l-Kaadi, Cezayirli Arap emirlerinin büyüklerindendi ve bana gayetle sadıktı. Tunus emiri onu bana karşı isyana teşvik etmiş, fakat o, hakaretle reddetmiş ve kendi gibi Tunus beyini de Türkler'e itaate davet eylemişti. Şimdi bu akıllı Arap ölmüş, yerine Veled-i İbnu'l-Kaadi denen akılsız oğlu geçmişti. İlk işi Tunus emiri ile aleyhimize ittifak etmek oldu. Derlerdi ki:
"El birliği edip Türk kısmını Arap yakasından çıkarıp kaldıralım."
Bu hayırsız veledin Tunus sultanına gönderdiği bir nameyi ele geçirdim. Babasının öldüğü henüz iki ay olmuştu. Tunus sultanına şöyle diyordu:
"Seninle el birlik edip Türk'ün kökünü keselim. "Hayreddin" dedikleri Türk'ü Cezayir'den kaçıralım. Yerine ben sultan olayım. O zaman sizi vafir gözetirim. Bizim peder Türkler'i gayetle severdi. Ama benim Türk kavmi kadar sevmediğim bir kavim yoktur."
İbnü'l-Kaadi ile Tunus Beyi arasındaki nameleri ele geçirdim ve bana karşı hazırladıkları desiselerden haberdar oldum. 12000 levendimle Tunus Beyi üzerine yürüdüm. Meşe ve kestane ağaçlarıyla örtülü bir araziden ovaya çıktım. Tunus Beyi, uzaktan beni müttefiki İbnü'l-Kaadi sanmış. Derhal tüfek ateşi açtırdım. Tunus Beyi'nin askeri çil yavrusu gibi dağıldı. Tunus Beyi esir düştü. Önüme getirdiler. Birçok nasihat edip salıverdim. Halbuki o beni esir etseydi, nasıl bir ölümle öldürürdü, bilirim. Bütün Afrika, gösterdiğim merhameti beğendi.
Bu muharebede elime 300 çadır ganimet geçti. Bunları Cezayir'e sevkettim. Ben, daha beş on gün muharebe yaptığım ovada kaldım. Gayetle güzel bir mevki idi. Her tarafında abı hayat gibi sular çağlıyordu. Leziz av kuşları vardı. Bir müddet eğlendik. Dönüş emri verdim. Çok sarp bir boğazdan geçiyorduk. Öyle ki, iki atlı yan yana gidemezdi. Meğer İbnü'l-Kaadi, bizi burada bastırmayı kurmuş. Birden taarruza uğradık. Böyle bir şey beklemiyordum. Vuruştuğumuz arazinin müsait olmaması yüzünden büyük kayıp verdim, birçok levendim şehit düştü. İbnü'l-Kaadi, 5 Türk'ün kellesini getirene bir altın vadetmiş. Bu yüzden asi Araplar, canlarını dişlerine takmış vuruşuyorlardı. Çarpışma üç buçuk saat sürdü. Nihayet boğazdan çıkıp Cezayir'e gelebildik. Tam 750 levendim şehit olmuştu. Bunu İbnü'l-Kaadi denen haram-zadenin yanına komamaya ahdettim. Cenab-ı Hakk'ın takdiri, Tunus Beyi gibi bir hükümdarı yenıp esir eylemiş, İbnü'l-Kaadi gibi asi bir bedeviye karşı muvaffak olamamıştık.
Bütün Avrupa kralları namımı "Barbaros" diye anıp titrerlerken bir asinin bizi vurması, Cezayir'de kargaşalık doğurdu. İbnü'l-Kaadi'nin gururu son haddini buldu. "Hayreddin Paşa'yı yendim, inşallah yakında başını da keserim" diye öğünürdü. Etrafına büyük kalabalık topladı. 500 Türk'ü ele geçirdi. Bunları boyunduruğa vurup değirmen taşı döndürmekte kullandığını işittim. Esir aldığı bu Türkler'i bırakmasını, yoksa akıbetinin pek yaman olacağını bildirdim. Bir müddet beni oyaladı. Sonra açıkça bu Türkleri veremeyeceğini, çünkü bunlar serbest kalırlarsa ilk iş olarak kendisinden öç almaya çalışacaklarını beyan etti. Diğer taraftan her canibe adamlar salıyor:
"Bu Türkler'in Cezayir'de ne işleri vardır? Burası Arap ülkesidir. Varalım cümlesini kıralım," diye taraftar toplamaya çalışıyordu.

BİR HAİN LEVENT

Kendilerini İspanyol köleliğinden kurtardığımı unutan bazı gafil nankörler, bu davete uydular. Elimde 12000 Türk levendi vardı. Bunların büyük kısmı gemilerinin üzerinde, Akdeniz'deydi. Hristiyanlar'ın taarruzlarına karşı uyanık olmam lazımdı. Bu vaziyette bütün askerimi toplayıp asilerin üzerine gönderemezdim. Öyle bir an oldu ki, içimizden birkaç Türk bile, benim artık Cezayir'de tutunamayacağımı sandılar. Kara Hasan adlı tıynetsiz bir levent, beni alaşağı edip yerime geçmek istedi. Sanırdı ki, kuş kadar beyniyle benim yapamadıklarımı o yapacak. Kara Hasan'ın İbnü'l-Kaadi ile haberleştiğini de öğrendim. Bu haini kovdum, gitti. Ama bana büyük bir bezginlik geldi. Bu Cezayir milletine iyi bir ders vermek lazımdı. İbnü'l-Kaadi, Cezayir sultanlığı peşindeydi. Ancak ben Cezayir'i bırakırsam, ülke gene bin parçaya ayrılacak, her parçası ayrı ayrı İspanyol kafirinin kucağına düşecekti. İbnü'l-Kaadi'nin ne Cezayir'i birleştirecek, ne de İspanyollar'a karşı savunacak aklı, cesareti, askeri ve iktidarı vardı.
Değil donanması, gemisi bile yoktu. Geldikleri zaman ufku kapkara kaplayan kafir armadalarıyla nasıl başa çıkardı? Biz Cezayir'e gelmeden, yerlilerin adeti, kafiri görünce, çil yavrusu gibi dağılmaktı. Yüz yıldan fazla zamandan beri Cezayir'de devlet ve hükümet diye bir şey yoktu. Kafirler de bunu nimet bilmiş, sahilin en iyi limanlarını ele geçirmişlerdi. Şimdi verdiğimiz bütün emekler, bir avuç akılsızın yüzünden heba olmak üzereydi. Ülkeye getirdiğimiz ticaret ve zenginlik de, biz çekllir çekilmez ortadan yok olurdu. Ancak aklı kısa olanlar, bu hakikatten gaflet ediyorlardı. Düşündüm ki, bir müddet için Cezayir'i bırakıp ülkenin bir köşesine çekileyim, korsanlıkla uğraşayım, kara işleriyle meşgul olmayayım. Bakalım Cezayirliler, ülkelerini nasıl idare ederler, nasıl geçinirler, nasıl savunurlardı? Birkaç yıl önce olduğu gibi elçi elçi üzerine gönderip geri dönmem için yalvaracakları muhakkaktı. O zaman geri dönerdim, artık bizi Cezayir'den hiçbir kuvvet çıkaramazdı.
Zira askerlik ve devlet idaresi Türk'e mahsustur.

İBNÜ'L-KAADİ İSYANI

Nihayet beklediğim fırtına koptu. İbnü'l-Kaadi, 40000 kişiyle taarruza geçti. Amma hazırlıklıydım ve böyle bir şeyi bekliyordum. Hatta İbnü'l-Kaadi'nin meclislerinde casuslarım vardı. Ne konuşulur, ne yapmak isterler, günü gününe bilirdim. 10000 levendimi asilerin üzerine sürdüm. İkindiye kadar büyük bir vuruşma oldu. 2000 şehit ve 2000 yaralı verdim.
Fakat asilerin cümlesini mahvettim. Ancak 700 kadarı kaçtı. Gerisi öldü ve esir edildi. Asilerin başında bulunan İbnü'l-Kaadi'nln adamı Cezayir şeyhu'l-beledi (belediye reisi) elimize düştü. Mel'unu dört parçaya parçalatıp her parçasını şehrin bir kapısına astırdım. Ta ki alem ibret ala!
İsyanı bastırdıktan sonra, elebaşılardan 185 kişiyi elleri bağlı olarak önüme getirdiler. Bütün Cezayir ulemasını topladım. Dedim ki:
"Efendiler, bu asiler hakkında dinimizin, şeriatimizin emri nicedir?"
Yaşlı bir din adamı şöyle cevap verdi:
"Paşam, sana ve askerine karşı gelenin cezası şeriatimizde ölümdür. Çünkü sen bu ülkede Cihan Padişahı Sultan Süleyman Han Hazretleri'ni temsil edersin, onun beylerbeyisisin. Memleketimize olan lütuf ve nimetlerin de sayılmakla tükenmez. Bizi kafir zulmü altında başı eğik yaşamaktan sen kurtardın. Ülkemize bereket ve refah getirdin. Hiçbir idarede görmediğimiz adaleti senin ve merhum ağan Oruç Bey'in devrinde gördük. İmdi bu 185 zavallı, birtakım müfsitlerin sözüne kapılmış, büyük suç işlemiştlr. Amma inayet sendendir. Çoğu seninle İspanyol kafirine karşı vuruşmuş gazilerdir. Şimdi hataya düşmüşlerdir. Var affeyle, kulluğuna kabul et. Büyüklük budur."
Levent reislerime döndüm:
"Siz ne dersiz?" dedim.
Reislerimden biri:
"Sen daha iyi bilirsin paşam, diye cevap verdi; amma biz din adamı değiliz, askeriz. Her hareketimizden İstanbul'a, Cihan Hakanı Hazretleri'ne hesap vermeye mecburuz. Şimdi merhamet ve lütuf zamanı değildir. Bu asiler bizi ele geçirselerdi ne yapacaklardı, kendi itiraflarıyla sabittir. İmdi biz bunları affedersek, gayetle kötü misal olur. Koca Şimali Afrika'da bir avuç Türk'üz. Burası Anadolu'nun birkaç misli büyük bir ülkedir. Birkaç bin Türk bu ülkeyi tutmaya çalışırız. Üstelik başımızda İspanyol kafiri gibi Avrupa'nın en kuvvetli milleti fırsat gözetir. İbret-i alem için bu asilerin başın vurdur, tedbir budur."

BARBAROS CEZAYİR'İ TERK EDİYOR

Reisin sözleri daha makuldü. 185 asinin başının vurulmasını emrettim. Böyle bir emir verdiğime çok üzüldüm. Hatta o gece uykum kaçtı, kabuslar gördüm. Fakat devletin menfaati bunu icap ettiriyordu. Ancak asilerin mallarına, evlerine dokunmadım. Bu koca ülkede şiddetle tutunamazdık. Şimdilik gözlerini korkutmuştuk, bir zaman için ayaklanmazlardı. Fakat bu istikbal vadeden bir tedbir değildi. Bir ülke ki, halkı bizi istemez, bizden memnun değildir, bize yakışan oydu ki, çekilip gidelim. Bir ülkenin hükümdarı, askeri, ilerigelenleriyle uğraşmak kabildi. Yeter ki halkı bizi desteklesin. Fakat halk arasında da memnuniyetsizlik olunca, o diyarı terketmek lazımdı. Bir zamandan beri bunu düşünüyordum. Şimdi kati kararımı verdim. Biliyordum ki biz çekildikten sonra Araplar, Cezayir'i idare edemezler. İspanyol kafirine karşı koymak bir yana, bizim çekilmemizle ticaret hayatı da duracağından herkes büyük zarar görür. Devlet düzeni de kuramazlar.
Benden sonra Arap ilerigelenleri, biribirlerine düşecekler, halk perişan olacaktı. Sonunda tek çare olarak, nice minnetle beni tekrar ülkelerine çağıracaklardı. Buna imanım gibi emindim. O gece rüyamda Hızır'ı gördüm ve bunu karar verdiğim işin münasip olduğunun manevi bir işareti saydım.
Bir sabah Cezayir limanında yatan 25 pare gemime bütün leventlerimi, ailelerini, mallarını doldurdum. Öbür gemilerim seferde, Akdeniz'deydi. Onlara da emir gönderdim ki, Cezayir limanına değil, Cicelli limanına dönsünler. Bütün Cezayir halkı kıyıya yığılmıştı. Herkes İspanyol yakasına sefere çıkacağımı sandı. Fakat kadınlarımızı ve mallarımızı da gemilere bindirdiğimizi görünce, büyük şaşkınlık hasıl oldu. Halkın büyük kısmı gittiğimize gayetle üzüldü. Daha gemilerimize binerken:
"Yarın İspanyol kafiri gelse bizi kim korur?" diye feryada başlayıp İbnü'l-Kaadi'ye beddualar ettiler. İbnü'l-Kaadi de korkusundan bana bir mektup gönderdi. Gayetle yüzsüzlük edip, oğlum olduğunu, kusurunu affetmemi, Cezayir'den gitmememi istiyordu. Kabul etmedim. Elçisine dedim ki:
"İşte Cezayir kalesinin anahtarları, var efendine teslim eyle, sultanlık peşindeydi, gelsin memleketin başına geçsin. Bunca Müslüman'ın kanına girdi. Bakalım nasıl memleket idare eder?"
Cezayirliler yalnız İspanyol kafirinden değil, Sultan Süleyman Han'dan da korkarlardı. Hakanımız, bir beylerbeyisini istemeyen Cezayirliler'e nice davranır, bunu düşünür, uykuları kaçardı. Kalabalık bir ulema heyetini gemime gönderdiler. Kalmamı rica ve istirham ettiler. Hatırlarını okşayıcı sözler söyledim. Fakat kararımdan dönmedim. Melül ve mahzun gemiden ayrıldılar.
Bir günlük bir derya yolculuğundan sonra Cicelli'ye geldik. Burası Cezayir kıyısında güzel bir limandı. Ağam Oruç'la evvela fethettiğimiz yerlerdendi. Yerleşmek üzere geldiğimizi öğrenen Cicelli halkı, şenlik ve bayram etmeye başladı. Şimdi Cezayir şehrine akan bütün servet ve ticaret, Cicelli'ye akacaktı. Ertesi günlerde Cezayir'in, hatta Tunus'un her tarafından şeyhler gelip elimi öptüler. Halife-i Ruy-i Zemin Hazretleri olan hakanımız Süleyman Han'ın kulları olduklarını, her ne emredersem Sultan Süleyman emreder gibi icabet edeceklerini, vergilerini ödeyip asker vereceklerini söylediler:
"Bizler haşa Cihan Padişahı'na asi değiliz, dediler; bu lekeyi kabul etmeyiz ve Süleyman Han'ın tab'ası olmakla öğünürüz. Cezayir'de olan işlerle zinhar alakamız yoktur!"
Cicelli'de çok kalmadım. Hemen sefere çıktım. Sicilya kıyılarına geldim. Sicilya krallığının merkezi Palermo'yu bombardıman ettim. 9 pare kafir gemisi ele geçirdim. İçlerinde 40 ambar dolusu buğday, arpa, zeytin, zeytinyağı, peksimet, kereste, bakla, pirinç, kahve, kumaş, bez, kurşun vardı. Keresteler çok işime yaradı. Cicelli'de büyük kışlalar ve konaklar yaptırdım. 36000 ölçek buğdayı fırınlara çok düşük fiyatla sattım. Küçük bir de tersane inşa ettirdim. Üç gemiyi tezgaha koydurdum. Aynı yaz içinde gemilerimi tekrar sefere çıkardım. Ben Cicelli'de kaldım. Gemilerim Venedik Körfezi'ne gittiler. Üç gemi ele geçirdiler. Birinin içinden 10000 duka altın(*) çıktı. Yüzlerce esir alındı. Bunlardan 60'ı Müslüman esirlerdi. Hemen azad ettim. Bu sefer, 23 gün sürdü. Yirmi dördüncü gün gemilerim Cicelli'ye döndü. Ele geçen malın onda birini fakirlere dağıttım. Gerisini sattırdım.
(*) Bugünkü satınalma gücü takriben 6 milyon TL
Her levendin eline 185 duka altını (110.000 TL.), ayrıca 4 tüfek, 5 tabanca, 8,5 kantar demir, 17 zira Venedik çuhası, 225 zira kumaş düştü. Ganimet bu derece boldu. Bütün Şimali Afrika'dan tacirler ve gemi sahipleri, ticaret yapmak, mal alıp satmak için Cicelli'ye üşüştü. Kendime 26 oturak çok büyük, fakat yürük bir tekne yaptırdım. Yeni teknemi diğer gemilerle yarışa soktum.
Cümlesini geçti. Kış geldi. Gemileri karaya çektirdim. Evvel baharda tekneleri yağlamaya, donatmaya, onarmaya başladık. 15 parçayla sefere çıktım. Önce Ceneviz Körfezi'ne geldim. 14 gün bu kıyılarda dolaştım. 21 gemi ele geçirdim. Hepsini Cicelli'ye yolladım. Sonra Messina Boğazı'na geçip Venedik Körfezi'ne girdim. Üç parçalık bir filo gördüm. Rüzgar gibi önümüzden kaçardı. Ardına düştüm, yetiştim. Meğer bizim Sinan Reis'in gemileriymiş. Sinan Reis, kadırgama geldi, ellerimi öptü, sevincinden ağladı. Çoktan görüşmemiştik. Sinan'ı da peşimize takıp Venedik Körfezi'nden çıktık. 9 parça kafir gemisi daha zaptettik. Böylece bir
ay içinde ele geçirdiğimiz kafir gemilerinin sayısı otuzu buldu. Kimi çuha, kimi ibrişim, kimi bal, kimi buğday, kimi biber yüklüydü. Biri de ağzına kadar asker doluydu.

CEZAYiR'DE KIPIRDANMALAR BAŞLIYOR

Bu arada eski reislerimden Kurdoğlu Reis de Cicelli'ye üç pare gemiyle geldi. 10000 duka altını verdi. Hazineye koydurdum. Hafta geçmezdi ki Cicelli limanına reislerim ele geçirdikleri birkaç kafir gemi getirmeyeler. Biz bu minval üzere iken, Cezayir'den de haberler geliyordu.
Cezayir şehri halkı, az zamanda kıymetimizi anlamış, şehrin asayişine ve refahına halel gelmiş, İbnü'l-Kaadi aleyhine kıpırdanmalar artmıştı. Nihayet halk, bir heyet göndererek İbnü'l-Kaadi'ye demiş ki:
"Hayreddin Paşa'yı davet etmek gayetle menfaatimizedir. Paşa öyle kamil bir adamdı ki, Müslümanlar rahat etsin diye koca Cezayir şehrini bırakıp gitti. Böyle bir şeyi şimdiye kadar kim yapmıştır. Sizden ricamız odur ki, Paşa'yı Cicelli'den şehrimize çağıralım. Siz gene kabilenizin başına dönün."
İbnü'l-Kaadi şöyle cevap vermiş:
"Hey bre akılsızlar! Siz Hayreddin Paşa, Cezayir şehrini neye bıraktı sanırsız? Benden korkusundan bırakmıştır."
Bunun üzerine, vaktiyle maiyetim leventlerimden olup sonradan kovduğum Kara Hasan dayanamamış:
"Sultanım," demiş, "benim bildiğim Hayreddin Paşa'nın Tanrı'dan başka kimseden korkusu yoktur. Zinhar şu veya bu kuldan korktuğunu sanıp ona göre davranmayınız, zararlı çıkmanız mukarrerdir. Paşa'nın Cezayir şehrini bırakıp gitmesi elbette sizden korkusundan değildir, bir bildiği vardır."
İbnü'l-Kaadi gayetle kızmış. Kara Hasan'a bir şey yapmamışsa da, beni Cezayir'e çağırmak isteyen heyetin başındaki Arap din adamının hemen oracıkta başını kestirmiş.
Bu hadiseler, Cezayir şehrine dönmemizin yaklaştığını gösteriyordu. Ancak biraz daha beklemek gerekti ki, vaziyet iyice lehimize dönsün. İbnü'l-Kaadi' nin nüfuzu gittikçe azalıyor, her gün biraz daha halkın teveccühünü kaybediyordu. Şehrin idaresi gerçekte Kara Hasan'ın idaresindeydi. Cezayir limanında birkaç gemi vardı. Fakat leventleri olmadığı için sefere çıkmazdı. Az zamanda çürüdü. Çünkü gemiler, gayetle nazik nesnelerdir. Çok ihtimam ister. Gemiler çürüyünce, şehirde ticaret namına bir şey kalmadı. Böylece Cezayir şehrinden ayrıldığımdan üç yıl geçti. Cezayir'den gelen heyetlerin sayısı artmaya başladı. Şehre dönmemizi istiyorlardı.
Bu sırada Sinan Reis, 9 pare tekneyle Akdeniz seferine çıkmış, 12 pare kafir gemisi ele geçirmişti. Sebte Boğazı'na (Cebelittarık) uzanan Sinan Reis, İspanya'nın güney sahillerinde, Endülüs'te dolaştı. 800 Endülüslü'yü gemilerine alıp İspanyol zulmünden kurtardı. Cezayir'e getirdi. Hepsine toprak, ev, bark verdim. Fakat Sinan'ı kasavetli gördüm:
"Hayrola Sinan," dedim; "ne var?"
"Ne olsun paşam," dedi; "sıkılırım. Siz ve ağanız cennetmekan Oruç Bey, bin mihnet ve fedakarlıkla Cezayir'i aldınız. Şimdi Kuzey Afrika'nın en iyi limanı olan Cezayir şehri, nankör bir Arap'ın elindedir. Bu limandan ne kendisi faydalanmayı bilir, ne bizi limana kabul eder. Endülüs'ten dönerken Cezayir limanına uğramak istedim. Top ateşiyle karşılandım. Topları susturup Tanrı'nın inayetiyle şehri almak benim için hiç mesabesinde idi. Ama kızarsınız diye cesaret edemedim. Destur verin, İbnü'l-Kaadi denen köpeği kovalım. Eskisi gibi Cezayir şehrinde oturalım!"

- Barbaros Tekrar Cezayir'de-

Cezayir'den de bizi çağırıp dururlardı. Nihayet Sinan Reis'i çağırdım, dedim ki:
"Baka Reis, akıbet öyle görünür ki, bize Cezayir yolu açılmıştır. Bu kış, Cicelli'de geçirdiğimiz son kış olsa gerektir. Allah izin verirse, evvel baharda Cezayir şehrine gitmemiz mukarrerdir. Artık Cezayir'de İbnül-Kaadi'yi isteyen tek kişi kalmamıştır. Hafta geçmez ki Cezayir'den bir heyet gelip bizi şehre davet etmesin. Fazla naz aşık usandırır. Demiri tavında dövmek gerek. Teşebbüse geçmemizin zamanıdır. Seni burada bırakacağım. Ailem, gemilerim, leventlerim sana emanettir. Ben Cezayir'e gideceğim. Sana oradan ne şekilde emredersem, ona göre hareket edersin."
Sinan Reis:
"Baş üstüne paşam," deyip çıktı. O kış çok çalıştım. Gemileri donattım. Topları onardım. Günler tez geçti. Bahar geldi.
Alem lalezara döndü. Cezayir şehrinden ve ülkenin başka yerlerinden yeniden heyetler gelmeye başladı. Hepsi, Cezayir şehrine dönüp ülkenin idaresini yeniden ele almam için yakarıyorlardı. Heyetlerden biri bana hediye olarak tarife sığmaz derecede güzel al renkte bir kısrak getirmişti. Pek makbulüm oldu.
Cicelli'den kalktık. Yanımda 12000 levendim vardı; 4000 atlı, gerisi yaya idi. Cicelli'de Sinan Reis'le sadece 300 levent bıraktım. Yolda peşimize yüzlerle, binlerle bedevi atlısı katıldı. Bizimle beraber Cezayir'e girmek istiyorlardı. Şehre çok yaklaşmıştık ki, İbnü'l-Kaadi'nin adamlarıyla karşılaştık. Gözdağı vermek için derhal taarruz emrettim. 800'ünü kılıçtan geçirttim.

İBNÜ'L-KAADİ'NİN ÖLÜMÜ

İbnü'l-Kaadi, Cezayir'e yaklaştığımı haher alınca, korkusundan dudakları çatlamış. Gerçi 12000 atlısı ve 8000 yayası vardı. Ancak bu askerin bize silah çekmeye hevesli olduğu şüpheliydi. Çekseler bile, bu kuvvet, bizi durdurmaya kafi değildi. Nitekim İbnü'l-Kaadi, bir gece baskınıyla taliini denemek istedi. Cezayir'e üç konak yerde çadır kurmuşken ordugahımıza baskın verdi. Ancak, 185 asker ve 97 at zayi edince kaçtı. Bizim tarafta bir tek şehit bile yoktu. Sabah olunca İbnü'l-Kaadi tekrar taarruz etti. Askeri ceng eder gibi görünüyor, aslında hayatını muhafaza etmek için kah kaçıyor, gah dağların ardına saklanıyordu. Hasılı gayetle acayip bir ceng oldu. Akşama kadar sürdü. İbnü'l-Kaadi'nin kumandanı Kara Hasan - ki eskiden levendim olup bana isyan etmişti - öldü. Bunun üzerine İbnü'l-Kaadi'de mecal kalmadı. Kaçmak isterken, bana taraftar Arap Şeyhlerinden biri İbnü'l-Kaadi'ye öyle bir mızrak savurdu ki, mızrak sinesinden girip sırtından çıktı. Şeyh, asinin kellesini kestirip bana gönderdi.
İbnü'l-Kaadi'nin bindiği kısrakla 100 duka verip şeyhi mükafatlandırdım. Kısrak gayetle değerliydi. Su içinde 1000 duka(*) ederdi.
(*) Bugünkü satın alma değeri takriben 600.000 TL.
İbnü'l-Kaadi ölünce, askerleri silahlarını atıp zemine kapandılar. Bu zavallılara eziyet etmekte mana yoktu. Cümlesini affettim. Salıverdim, gittiler. Bir kısmı hizmetime girmek için çok yalvarıp yakardılar. Kabul ettim. Bu Araplar'ı nizama almaya fazla imkan yoktu. İtaat nedir bilmezlerdi. Bir devletin tebaası olarak yaşamanın kudret ve nimetini öğrenememişlerdi. Böyle gelmişler, böyle giderlerdi. Ancak Anadolu'dan gelen bazı leventlerim vardı ki, İbnü'l-Kaadi'nin hizmetine girmişler, Türk'lüğün yüzünü kara etmişlerdi. Hepsi gelip boyunlarını büktüler, ellerini kavuşturup huzurumda durdular. Türkler, Araplar gibi yere kapanmayı bilmedikleri için, bu vaziyetleri, teslimiyet manasına geliyordu. Kararlarımı gayet çabuk almak itiyadımdır. Ancak eski leventlerimin karşısında bir an tereddüt ettim. Bazıları mazide büyük hizmetler etmişler, çok yararlık göstermişlerdi. İçlerinde İspanyol kaptanlarının başlarını kesmiş, gemilerini zaptetmiş olanlar vardı.
Eski yoldaşları olan binlerce levendim de ardımda saf saf duruyor, heyecan ve merakla vereceğim emri bekliyorlardı. Bunları affetmekte birkaç mahzur vardı. Biri; bu lütfum İstanbul'da nasıl karşılanır, bilmiyordum.
Çünkü bu leventler benim şahsımda, şevketlü hakanımıza isyan etmiş sayılırlardı. Ancak bir anda gelen içten bir duyguyla:
"Cümlenizi affeyledim," dedim; "silahlarınızı alıp kuşanınız." Hepsinin gözleri doldu. Mahcubiyetle yerden silahlarını alıp kuşandılar. Ardımdaki leventlerin de yüzünde memnuniyet ifadesi vardı. Anladım ki, eski yoldaşlarını affettiğime sevinirler. Bu kararımın isabetli olduğunu sonradan hadiseler ispat etti. Affedilen leventler, büyük fedakarlık göstererek mazideki cürümlerini örtmeye çalıştılar. Hemen hepsi şimdi şehit olarak ölmüştür. Tanrı rahmet eyleye!

CEZAYİR'E GİRİŞ

Bütün bu işlerden sonra yürüyüş emri verdim. Bir saat sonra büyük Cezayir şehrine girdik. Bütün ilerigelenler, surların dışında istikbalimize gelmişlerdi. Azim alkış oldu. Büyük tezahürat arasında sokaklardan geçip eski yerlerimize gelip konduk. Sinan Reis'e gemileri ve ailemi alıp Cezayir'e gelmesini emrettim.
Sinan Reis, 33 pare gemiyle Cicelli'den çıktı. Cezayir'e girince cümle toplarını ateşleyip şehri selamladılar. Ben de Cezayir kalesindeki topları ateşlettim.
Bütün Cezayir ülkesinde nizam ve intizamı temin etmek için çalışmaya koyuldum. Tlemsen beyi Abdullah, ben Cezayir'den çekilip gidince kendi adına sikke kestirmeye başlamış, padişahımızın adını sikkelerden kaldırmıştı. Kendisine name yazdım. Dedim ki:
"Tez sikkeleri Halife-i Ruy-i Zemin adına kestirip vergi borcun olan 39000 dukayı Cezayir'e yollayasın. Hazreti Peygamber'in halifesi olan hakanımız Sultan Süleyman Han'ın adını sikkelerden kaldırmakla büyük günaha girdin. Derhal tecdid-i iman eyleyesin. Yoksa seni İbnü'l-Kaadi'den beter ederim."
Emir Abdullah, namemi alınca yırtıp atmış. Bunun üzerine ben de Abdullah'ın oğlu Emir Muhammed'ı desteklemeye karar verdim. Emir Muhammed, babasına asi olmuş, 2000 atlıyla dağa çıkmıştı. Babasını kovup Tlemsen tahtına oturmak isterdi. Bir ordu düzüp Tlemsen üzerine gittim. Yolda Emir Muhammed geldi, elimi öpüp orduma katıldı. Meğer Abdullah da Tlemsen'den çıkmış, üzerimize gelirmiş. Mazuna mevkiinde karşılaştık. Abdullah'ın ordusunu kolayca dağıttım. Asi Tlemsen emiri esir düştü. Huzuruma getirdiler. Hemen başını vurdurdum. Oğlu Muhammed'i hıl'atleyip Tlemsen beyi yaptım. 400 levendi yanına katıp Tlemsen'e gönderdim. Emir Muhammed, babasının birikmiş vergi borcu olan 90000 dukayı(*) 400 levendime teslim edip Cezayir'e gönderdi. Tlemsenliler, yeni emirlerinden gayetle memnundular.
(*) 54 milyon TL.
Bu sıralarda leventlerim, İbnü'l-Kaadi'nin karındaşı oğlu olan Ferhad'ı yakalamışlar. Huzuruma getirdiler. Af diledi. Affettim. Kabilesinin başına gitti. Oradan 20000 duka gönderip bundan böyle sadık bir kulum olduğunu, amcasının isyanıyla hiçbir alakası olmadığını bildirdi. Halbuki amcasının isyanına o da katılmıştı. Ferhad'la bir anlaşma yaptım. İznim olmadıkça Kabiliye dağlarından inmeyecek, her yıl Cezayir'e 10000 altın, 1000 deve, 1000 sığır, 2000 koyun, 100 katır, 20 binek atı gönderecekti.
Cezayir'e dönünce, donanmayı, küçük filolar halinde gazaya gönderdim. Cümlesinin başına Sinan Reis'i tayin eyledim. Önce 6 parçalık bir filo gazadan döndü. Hayırlı gaza olacağını bir gece önceden rüyada görmüştüm. 6 teknem, 6 kafir teknesini yedeğinde getiriyordu. Kafir teknelerinden biri ağzına kadar barut, kurşun, gülle ve 60 adet tunç top yüklüydü. Buna gayetle sevindim. Çünkü cepaneye ziyade ihtiyacımız vardı. Topların her biri 18 ila 24 okka çekiyordu. İkinci kafir teknesinden zift, katran, direk ve kereste, üçüncüsünden zeytin, zeytin yağı, peynir ve bal, dördüncüsünden şeker çıktı. Diğer ikisi de değerli mallarla doluydu. İlk filodan sonra diğer filolar da zengin ganimetle Cezayir'e döndüler. 35 pare teknemden hiçbiri hasara uğramamıştı. Bunun için Tanrı'ya azim şükürler eyledim.
İspanyol kafiri, Cezayir limanının 300 metre açığındaki kayalık üzerinde kudretli bir kale yapmıştı. "Penon" derlerdi. Bu Kaleye birkaç yüz muhafızla birkaç top koymuşlardı. Kale kumandanı Don Martin de Vergas, yaşlı bir asilzade idi; eskiden namlı kaptanlardandı. İspanyol kafiri buraya fazla asker yerleştiremezdi. Zira kayalık bir avuç içi kadar yerdi. İçecek sularını bile Balear Adaları'ndan getirirlerdi. Eskiden İspanyol kafiri buradan Cezayir limanını topa tutar, Cezayirliler'e istediğini yaptırırdı. Şimdi bizden korkularından böyle haltlar yiyemez olmuşlardı. Fakat gene de limanın ağzındaki bu kayalığı İspanyol'un elinde bırakmak tedbire uygun düşmezdi. Don Martin'e kaleyi teslim edip çekilip gitmesini teklif eyledim. Reddetti. Bunun üzerine bombardımana başladım. Toplarımız 20 gün geceli gündüzlü kaleye gülle attı. Nihayet kayalığa çıktım(*). Don Martin, 700 askeriyle bir müddet döğüştükten sonra teslim oldu.
(*) 2 mayıs 1529. Bu sırada Kanuni, Viyana seferine çıkmıştı, Edirne'deydi.

Sayfa:30-41.

Kaynakça: Gazavat-ı Hayrettin Paşa

« Son Düzenleme: 13 Temmuz 2016, 15:53:50 Gönderen: Erich von Manstein »
"1945'te Nürnberg'te görüştüğüm Alman generalleri arasındaki ortak kanı Manstein'ın sahip oldukları en iyi general olduğu ve başkomutan olarak onu görmeyi istedikleridir. Görünüşe göre o, operasyonel ihtimaller hakkında çok iyi bir sezgiye ve eşit derecede iyi çarpışma yönetme becerisine sahipti. Aynı zaman da tankçı olarak yetişmeyip de mekanize birliklerin potansiyelini onun kadar iyi görebilen başka bir general de yoktu. Kısacası o askeri bir dehaya sahipti."

B.H.Liddell Hart

Çevrimdışı Erich von Manstein

  • Tımarlı Sipahi
  • *
  • İleti: 296
    • Profili Görüntüle
Ynt: Gazavat-ı Hayrettin Paşa
« Yanıtla #23 : 13 Temmuz 2016, 15:52:46 »
KAFİRİ TOPA KOYUP ATTIRDIM

Böylece Penon elimize geçti. Vaktiyle İspanyollar, Cezayir şehri camilerinde ezan okunurken, minarelere topla nişan alıp yıkarlardı. Bu işi sırf keyif için yaparlardı. Biz Cezayir'e yerleşince bu eğlencelerinden vazgeçmişler ve buna gayetle üzülmüşlerdi. Nice minare yıkan ve nice müezzinin kellesini uçuran topçubaşıyı huzuruma getirttim:
"Bre kafir," dedim; "keskin nişancı imişsin. Bir gülle ile bir minare yıkarmışsın. Gör şimdi top atışı nasıl olurmuş!"
Kafiri bir topa koyup deryaya attırdım. Yardımcısı olan on adet topçunun da başını kestirdim. Diğerlerini zindana attırdım.
Bu belalı kayalığın bizim için hiçbir lüzumu yoktu. Cezayir mahzenlerindeki 30000 kafir esirini topladım. Kayalığa lağım koyarak attırdıktan sonra, kayalıkla liman arasını taşla doldurttum. Limanın ağzına da çok büyük bir mendirek yaptırdım. Bu suretle Cezayir, mahfuz güzel bir liman oldu.
Penon kayalığındaki kalesini almam İspanya kralı Karlos'u gayetle kızdırdı. Bu haberi getiren zabitin başını vurdurdu. Dedi ki:
"Kale almak, benim gibi, Gran Senyor(*) gibi büyük imparatorların işidir. Barbaros gibi derya hırsızı bir adam nasıl benim kalemi alır? Fransa Kralı gibi bir hükümdarı esir edip Madrid zindanlarına atan ben, bu korsanla başa çıkamadım. Sebep general ve amirallerimin gayretsizliğidir. Yüzümü kara ettiniz. Cümleniz huzurumdan defolun!"
(*) Avrupalılar'ın Türkiye hakanına verdikleri ad. "Büyük Türk" de derlerdi.
Eskiden beri adetim, esir düşen kafir zabitlerini, kaptanlarını, valilerini, rahiplerini, sanatkarlarını yanıma çağırıp onlarla konuşmaktı. Bir esiri sorguya çeker gibi değil, bir dostumla sohbet eder gibi konuşur, bu şekilde daha iyi malumat alırdım. Bazan Avrupa'da bile kimsenin bilmediği saray esrarına dahi bu şekilde vakıf olurdum. Gerçi Akdeniz ülkelerinin hepsinde casuslarım vardı. Fakat esirlerle konuşup malumat almak, bazan daha faydalı olurdu. Kral Karlos'un sözlerini de, böyle bir vesileyle öğrendim. Görüştüğüm İspanyol esiri, Kral Karlos'un şimdi Barselona'da olduğunu, Ceneviz'e hareket etmeye karar verdiğini söyledi. Ceneviz Cumhuriyeti, Avrupa'nın birçok ülkesi gibi, Karlos Kral'ın hükmündeydi. Karlos Kral'ın büyük-amirali Andrea Doria, Cenevizli idi.
Penon kayalığının elimize düşmesinden ve derya ile bir edilmesinden haberi olmayan bir İspanyol filosu kale için mühimmat getiriyordu. Kayalığı göremeyince yanlış yere geldik sandılar. Bu zanlarını henüz tashih etmişlerdi ki gemilerim tarafından sarıldılar. Ağzına kadar cepane ve mühimmat dolu İspanyol harp gemisi bütün Cezayir halkının gözleri önünde 15 gemim tarafından zaptedildi. Bu uzun zaman için İspanyollar'a artık destursuz Cezayir kıyılarına yaklaşamayacaklarını gösterir bir hadise oldu. İspanyol gemicilerinin çoğu kılıçtan geçirilmişti. 355'i teslim olup Cezayir mahzenlerine gönderildi.
Bu sıralarda büyük kaptanlarımdan Sinan Reis hastalandı. Bu yıl seferin idaresini Sinan'ın yerine Aydın Reis'e verdim. Aydın, derya işlerinde ve bahadırlıkta Sinan'dan da ileri bir gazi idi. Kendisini çağırdım. Dedim ki:
"Oğlum Aydın, bu yıl Batı Akdeniz'i sen gezeceksin. Sebte Boğazı'na dek gidecek, İspanyol kafirine zinhar göz açtırmayacaksan. Dönüşte Endülüs kıyılarını tut. Gırnata Dağları'na(*) sığınmış din kardeşlerimizden ne kadarını taşıyabilirsen gemilere doldur, sağlıcakla Cezayir'e getir. Duam berekatı seninle biledir. Tedbiri elden bırakma!"
"Baş üstüne paşam," diyen Aydın veda edip yanımdan ayrıldı. 10 pare tekneyle limandan çıktı. Septe Boğazı'nda(**) gezinirken beş pare kafir teknesine rastladı. Dev gibi kadırgalardı. Büyük ceng oldu. Hepsi zaptedildi. Aydın, kadırgaların içlerine levent koyup Cezayir'e gönderdi. Henüz sefere çıktığının on birinci günüydü ki bu beş parça ganimet kadırga limana girdi.
(*) Sierra Nevada Dağları ki, İspanya'nın en yüksek tepesi (3.481 metre) buradadır. İspanya zulmünden kaçan İspanya Müslümanları'nın başlıca sığınaklarındandı. (**) Cebelitarık Boğazı ki, Akdeniz ile Atlas Okyanusu'nu birleştirir. Cezayir şehrinin 750 km. güneybatısındadır.
Çok sevindim. Çünkü gayetle güzel harp tekneleriydi. Diğer taraftan Aydın, seferine devam ediyor, Güney İspanya kıyılarındaki bütün şehirleri ve kasabaları dolaşıyor, topa tutuyor, ganimet ve esir alıyor, bulabildiği Müslüman'ı kurtarıp filosuna yüklüyordu. Gemilerde artık Müslüman mültecilerden iğne atacak yer kalmamıştı.
İspanya kralı Karlos, Aydın Reis'in binlerce Endülüslü'yü gemisine aldığını duyunca, en büyük amirallerinden "Portondo" nam kafiri, Reis'in yolunu kesmeye memur etti. Portondo bu işe muvaffak olursa, 10000 duka mükafat alacaktı. İspanya kıyılarında bir yerde Portondo, üstün filosuyla Aydın Reis'in filosunu bastı. Reis, yanında bulunan büyük denizcilerden Kazdağlı Salih Reis'le tanıştıktan sonra, iyi muharebe edebilmek ve manevra yapabilmek için, Endülüslü muhacirleri kıyıya çıkarttı. İspanyollar'ın işini bitirince gelip kendilerini alacağını söyledi ama, zavallı Endülüslüler'in akılları başlarından gideyazdı. Zaten çoğu kadın ve çocuktu. Feryat ve figan içinde ağlaşıp çığrışmaya başladılar. Gemilerden inmek istemediler. Aydın ve Salih Reisler, zorla çıkarttılar. Zira bir teknede gayri muharip efrat, hele kadın ve çocuk bulunursa akıbet yamandır, muharebe iyi netice vermez. Amiral Portondo çok yaklaşmıştı. Aydın ve Salih, hızla düşmanın üzerine gittiler. Büyük cenk oldu. Dev gibi 7 İspanyol kadırgası zaptedildi. Gayetle zalim bir kafir olan ve Müslümanlar'a yapmadığını bırakmayan Portondo ve bütün kaptanları öldüler. Böylece Hristiyanlar'ın "Şeytandöven", Türkler'in alay olsun diye "Kafirdöven" dedikleri Aydın Reis, tilkiyi yuvasından çıkartacak derecede ince zekasıyla meşhur olan Salih Reis'in yardımıyla, büyük bir zafer kazandı. 375 kafir esir alındı. Gerisi kamilen kılıçtan geçirildi. Müslüman forsalar kurtarıldı. Kıyıda heyecanla deniz cengini seyreden Endülüslüler tekrar gemilere alındı. Bu minval üzere donanma, Cezayir'e vardı.
Aydın gelip elimi öptü. Kendisini bu sıralarda vefat eden eski yoldaşım Sinan Reis'in yerine donanma kumandanı yaptım. Salih Reis de onun muavini oldu. Aydın'ı, İstanbul'a göndermeye karar verdim. Zaten gençliğinde İstanbul'da donanmada kaptandı. Sultan Bayezid Han Cennetmekan onu, mütehassıs olarak Mısır Memluk Sultanı'nın hizmetine göndermişti. Aydın, Mısır'dan Cezayir'e gelmiş, ağam Oruç'un maiyetine girmişti. İstanbul'a gitmek üzere on pare kadırga hazırlattım. Hepsini gelin gibi donattım. Her teknede 200 levend vardı. Forsaları en güçlülerinden seçtim. 300 esir seçtim. Bunları Aydın, hakanımız Cihan Sultanı Süleyman Han'a takdim edecekti. Kadırgaların seren direklerini baştan başa gerçek Venedik altın yaldızıyla kaplattım ki, güneş vurdukça görünen haşmetleri, tavsif edilemezdi. Çok uzak mesafeden parıltıları seçiliyordu. Bütün reisler gelip elimi öptüler. Sonra top atarak Cezayir limanından çıktılar.

- Aydın Reis İstanbul'da-

AYDIN REİS CİHAN HAKANI'NIN HUZURUNDA

Aydın Reis, mübarek bir saatte İstanbul limanına girdi. Bütün toplarını ateşleyip cihanın padişahını selamladı. Kadırgalardan 300 esir çıkarıldı. Her biri sırma cepken ve en değerli kumaşlardan yapılmış libaslar giymişlerdi. Hepsi türlü ganimet eşyası taşıyorlardı. İstanbul şehrinin zarif halkı, caddelere doluşup seyre çıkmışlardı.
Şevketlü hakanımız Sultan Süleyman Han, Aydın Reis'i diğer bir reisle beraber kabul buyurdular. Namemi alıp okudular. Aydın'a iltifat ettiler. Çıkarlarken Aydın'a 500, yanındaki reise 300, 9 kapdanıma 200'er, gemi imamlarına 100'er, diğer zabitlerime 50'şer altın ihsan edildi. Ayrıca Aydın Reis'e çok değerli birer kılıç, hıl'at ve dürbün verildi. Bütün leventler Tersane'de misafir edildi. Aydın Reis'e tayinat verildi. Aydın, bütün vezirleri ve büyük kapdanları ziyaret etti. Bir ay İstanbul'da kaldı. Ay sonunda tekrar Cihan Hakanı'nın huzuruna çıktı. Sultan Süleyman Han, bana verilmek üzere Aydın'a murassa bir kılıç, murassa hançer, sırmalı hıl'at, altınla işlenmiş sancak ve iki büyük pırlantalı sorguç tevdi eti. Ayrıca 20 oturak 3 kadırga da ihsan eyledi. Henüz kızaktan inmiş olan bu tekneler, mükemmel şekilde donatıImıştı. Çok güzel topları vardı. Üstelik ağzına kadar cephane ve direk, katran, zift, halat gibi malzemeyle doldurulmuştu.
Malzemenin ağırlığından koca kadırgalar iyice suya gömülmüş, değil ambarlarda, güvertelerde bile sıçan gezecek yer kalmamıştı. Huzurdan ayrılırken Aydın Reis'in kavuğuna mücevherli bir sorguç sokuldu. Bilhassa gemilere ve gemilerin içindeki malzemeye çok sevinen Aydın, sevinçle Saray'dan ayrıldı. Cihan Hakanı, filomun Saray burnu önlerinden
ayrılmasını seyir buyurmak için Yalı Köşkü'ne inmişlerdi. Filo, bütün toplarını kurusıkı ateşleyerek cihanın padişahını selamladıktan sonra deryaya açıldı.
Aydın Reis, Avlonya ve Draç'a uğrayarak Venedik Körfezi'ne girdi. Bir müddet gezdikten sonra körfezden çıktı. Sicilya'dan geçip Balear Adaları'na geldi. Mayorka adasından külliyetli esir ve ganimet alıp Cezayir'e döndü. 10 kadırga ile Cezayir'den çıkan Aydın Reis, Sultan Süleyman Han'ın verdiği 3 kadırgadan başka daha Akdeniz'de 15 tekne ele geçirmişti. 28 parça ile limana girdiğini görünce hepimiz çok sevindik. Ele geçirilen gemilerden büyük miktarda kahve, pirinç, ipekli, çuha, ayna, tabanca, tüfek çıktı.
Aydın'ı hemen kabul ettim. Hakanımızın name-i hümayunlarının bulunduğu al kadife keseyi kemal-i ihtiramla alıp üç defa öptüm, başıma koydum, sonra açıp ayakta okudum. Name-i hümayun şöyle başlıyordu: "Sen ki Cezayir beylerbeyim Gazi Hayreddin Paşa'sın, her ahvalin, mucibince atebe-i hümayunuma malum olmuştur. Gönderdiğin 300 kafir esiri makbul-i hümayunumdur. Cenab-ı Hak seni ve yoldaşlarını mansur ve muzaffer eyleyip dünya ve ahırette yüzün ak olsun. Gönderdiğim cephane ve malzemeyle mükemmel donanma düzüp Akdeniz'de düşman-ı azimimiz olan İspanyol kafirine göz açtırmayasın. İhsan ettiğim çelenkleri kavuğuna sokup, sancağımı baştardana as. Sırmalı al sancağımın şeref ve haysiyetine zinhar toz kondurmayasın."
Hakanımızın iradeleri mucibince, sırmalı al sancaklarını Cezayir'e paşa kapısının önüne mualla bir mevkie astırdım. Her gün güneş batarken merasimle mehter vurdurup sancağı indirip kılıfına koydurur, ertesi gün güneş doğarken gene merasimle çektirirdim. Sefere çıkarken sancağı, bulunduğum kadırgaya aldırırdım.
Bu yıl da Cezayir şehri ve çevresindeki bütün yetim ve fakir oğlancıkları ve gelinlik kızları topladım. Oğlancıkları sünnet ettirip, kızları evlendirdim. Her birine ihsanlarda bulundum. Evsiz olanlara ev verdirdim, işsiz olanları işe koydum. Cenab-ı Hak, hayır yolunda sarfedilen her emeğin ve servetin karşılığını fazlasıyla ihsan buyurur. Bunu bizzat ben hayatım boyunca tecrübe ettim. Hayır yolunda ne kadar servet harcadımsa, tez zamanda Allah, birkaç mislini ihsan eyledi.

"KRALLAR İÇİNDE MASKARA OLDUM!"

Diğer taraftan İspanya kralı Karlos:
"Krallar içinde maskara oldum", diye amiral ve kumandanlarını azarlıyor, hiçbirinin bizimle başa çıkamadığına yanıp yakılıyordu. Mecliste bulunan Cenevizli amiral Andrea Doria, hükümdarın önünde diz vurup:
"Müsterih olun efendimiz", dedi; "ben tez zamanda gidip «Barbaros» dedikleri din düşmanını zincire vurur, huzurunuza getiririm. Dilediğiniz ölümle öldürür, onun ruhunu da ağası Oruç'unki gibi cehenneme gönderirsiniz!"
Bunun üzerine Kral Karlos'un yüzü güldü. Andrea Doria'ya gayetle itimadı vardı. Bu Cenevizli'nin elinden bir iş gelir sanırdı. Bu meclisten ve Doria'nın söylediklerinden tez
zamanda haber aldım. Avrupa'nın birçok ilinde casuslarım vardı. Bununla beraber kafirlerin de Cezayir'de ve başka İslam ülkelerinde casusları bulunurdu. Cezayir'den haber sızmaması için dikkatli davranırdım. Fakat cihanın en işlek ticaret yerlerinden biri olan bu limandan askeri malumatın sızmasını tamamen önlemek imkansızdı.
Andrea Doria, beni esir almak hulyasıyla yola çıktı. Emrinde 20 İspanyol ve 10 Ceneviz kadırgası vardı. Dev gibi teknelerdi, bizim kalyonlardan büyüktü ama, bizimkiler kadar yürük ve yollu değillerdi. Benim o anda Cezayir'de 35 kadırgam vardı. Kurdoğlu Muslihuddin Reis'e, donanmayı savaşa hazır tutmasını emrettim. Zira Doria'nın Balear Adaları'ndan Mayorka'ya geldiğini haber almıştım. Fakat Doria, hükümdarına verdiği söze rağmen, Cezayir üzerine gelmeye cesaret edemedi. Şerşel limanını bastı. Bu limanı, ancak birkaç yüz levendimiz koruyordu. Leventler, Doria'yı görünce kaleye kapandılar. Doria'nın askerleri limanı ve şehri yağmaya koyulunca, leventler, düşmanın bu gafletinden faydalanıp kaleden çıktılar. Doria, böyle bir şey beklemiyordu. Türkler korkularından hisara girdiler sanırdı. Leventler, şehre dağılmış olan kafirleri ayrı ayrı yakalayıp kılıçtan geçirdiler. Bu şekilde yüzlercesi öldürüldü. Gerisi gemilerine can atmaya başladı. Fakat 1700'ü Türkler'e esir düştü.
Ben Doria'nın Şerşel'e asker döktüğünü öğrenir öğrenmez, 40 parça tekneyle Cezayir limanından çıkmıştım. Şerşel'e dümen kırdırdım. Doria, hareketimi öğrenir öğrenmez Şerşel'den ayrıldı. Düşmanın ancak artçı filosunu yakalayabildim. Şiddetli bir muharebe oldu. Düşman kadırgalarındaki Müslüman esirler, fırsat bu fırsattır deyü «Ya Allah!» çekip zincirlerinden boşaldılar. Bizden 300'den fazla levent şehit oldu ama, düşmanın bütün artçı filosu elimize geçti.
Yolda ele geçirdiğim düşman tekneleriyle beraber 60 parça gemiyle Şerşel'e gelip demir attım. Bu 60 parçanın 7 parçası, Cerbe'den gelen Sinan Reis'in filosuydu. Sayım yaptırdım. Kafirlerin elinden tam 2200 Müslüman forsası kurtarmıştık. Cümlesini azat ettim. Bir kısmını hizmetime aldım, bir kısmına para verip yurtlarına gönderdim. Gemilerden elimize geçen kafirlerin sayısı da 1900'dü. İçlerinde frenklerin «amiral» dedikleri bir de yüksek rütbeli kaptan vardı. Cümlesini forsaya çaktırdım. Şerşel'de ancak birkaç saat kaldım. Cezayir'den hareketimden 3 gün sonra gene Cezayir'e döndüm.

AYDIN REİS ATLAS OKYANUSU'NDA

Andrea Doria'yı yakalamak istiyordum. Kudretli bir filoyla Aydın Reis'i takibe gönderdim. Aydın, Sebte'ye kadar geldi, hatta Cebelitarık Boğazı'nı geçip Atlas Okyanusu'na çıktı. Fakat düşmana rasgelmedi. Bunun üzerine geri dönüp Balear Adaları'ndan Mayorka'yı ve İspanya'nın Akdeniz sahillerini vurdu. 3000'den fazla esiri gemilerine doldurdu. Barselona limanı yakınlarına kadar sokuldu. Barselona'ya çok yakın büyük bir manastır vardı. İspanya krallarının her yıl gelip bu manastırı ziyaret etmeleri gelenekti. Aydın, burayı bastı. 80 keşişi ve 36 sandık hazinelerini ele geçirdi. Yalnız gümüş kandillerin ağırlığı 25 kantar çekiyordu. Aydın'ın bu akını hakkaa ki yahşı olmuş, Kral Karlos'un gururuna büyük bir darbe indirilmişti. Aydın, ufaklı büyüklü tam 55 parça kafir gemisiyle Cezayir limanına girdi. Doria'nın Şerşel seferi, fazlasıyla cevaplandırılmıştı.
Gelen ganimetle Cezayir şehri, Hind ülkelerinin pazarlarından nümune oldu. Bir akçaya mal alan tacirler, bunu on akçaya satıp zengin oldular. Cezayir zindanlarındaki esirlerin sayısı 16000'e yükseldi. Gemilerimizde çakılı forsalar ve evlerimizde hizmet eden esirler, bu rakamın dışındaydı. Bu esirlerden en iyi kürek çeken 500'ünü ayırdım, Donanmay-ı Hümayun'da forsalık etmek üzere İstanbul'a göndermeye karar verdim. Aydın Reis, 15 parça kadırgayla İstanbul'a hareket etti.
Aydın Reis, hareketinin 27. günü İstanbul'a vardı. Cihan Hakanı Süleyman Han'ın huzuruna çıktı. Hakanımız, namemi bizzat okumak tenezzülünde bulundu. Aydın, vezirleri ve diğer ileri gelenleri de ziyaret etti. Hepsine gönderdiğim hediyelerden verdi. Çok izzet ve ikram gördü. Sultan Süleyman Han Kanuni, Aydın Reis'i tekrar huzuruna çağırdı. Bizzat hitap etmek inayetinde bulunup dedi ki:
"Baka Reis, Cezayir beylerbeyim Hayreddin Paşa'nın işleri cümle makbulümdür. Sana şimdi 5 pare kadırga veriyorum. Gemilerine ne kadar yükleyebilirsen ve ne denlü ihtiyacınız varsa top, alet ve sair gemi donatımına yarayan nesneler yüklemen için Kapdan Paşa'ya irade ettim. Sizin bilhassa yeni dökülmüş deniz toplarına ihtiyacınız vardır. Alabildiğin kadar bunlardan al. Sana birkaç top mühendisi de vereceğim. Cezayir'deki donanmamı gayetle kudretli ve her zaman için muharebeye hazır tutun. Haber aldığıma göre Kral Karlos, Cezayir hakkında gayetle kötü niyetler beslemektedir. Zinhar tedbiri elden bırakıp gaflet üzere olmıyasız!"
Aydın Reis, İstanbul'dan ayrıldığının 41. günü Cezayir'e geldi. 15 kadırgayla hareket etmiş, Sultan Süleyman Han'dan 5 kadırga almış, yolda da 7 kafir teknesi ele geçirmişti. Gelirken birkaç kafir şehrini basıp 700 değerli esir almıştı.
Aydın, hakanımızın name-i hümayunlarını verdi. Namenin bulunduğu Osmanoğulları'nın hanedan rengi olan al renkteki keseyi üç defa öpüp başıma koydum. Sonra nameyi çıkarıp okudum. Mübarek emirlerini ezberledim. Sonra tenezzülen bana gönderdikleri hıl'ati, samur kürkü, cevahirli saati, murassa kılıcı ve sancağı kemal-i tazim ve ihtiram ile Aydın Reis'ten aldım.
Bu sıralarda Kral Karlos, gayetle müşkül durumdaydı. Karındaşı Fernandoş Kral, Viyana'dan imdat isterdi. Zira hakanımız Süleyman Han, Macar serhadlerini Fernandoş Kral'a haram etmişti. Kral Karlos, baktı ki bizimle uğraşmaya gücü yetmez, gene Tlemsen beyini ayaklandırdı. Beye büyük paralar gönderip kendisine Cezayir sultanlığını vadetti. Gerçek kral odur ki, elinde bulunan bir mülkü başkasına vadede. Karlos Kral ise, defalarca tecrübe edip alamadığı bir ülkeyi, hayalinden şuna buna peşkeş çekiyordu. Ancak Tlemsen Beyi, bu vaade kandı ve isyan etti. Deli Mehmed Reis'i 40 pare gemiyle Akdeniz seferine gönderdim. Ben de Tlemsen üzerine yürüdüm. Fas hududundaki bu büyük beldeye geldim. Az bir mukavemet gördüm. Tlemsen Beyi kaçtı. Din adamları gönderip affını istedi. Bizzat karşıma çıkarsa belki affedeceğimi söyledim. Geldi. Birikmiş haracı olan 110000 altını verdi. Ayaklarıma kapandı:
"Bre kafir," dedim; "imanını yenile! Zira en büyük din düşmanımıza uyup Müslümanlar'ın halifesi ve cihanın padişahı olan hakanımızı bu ülkelerde temsil eden bana kılıç çektin!"
Tlemsen Beyi, kelime-i şehadet getirip tecdid-i iman etti. Boş düşen nikahlı zevcesiyle yeniden nikah kıydırdı.
Ben Tlemsen'de iken Deli Mehmed Reis, 40 pare donanmasıyla İspanyol donanmasına rasgeldi. 35 İspanyol kadırgasından 29'u, pek kanlı bir derya savaşından sonra teslim oldu, diğer altısı kaçtı. Bu büyük Türk zaferi, Barselona'da bulunan Kral Karlos'un kulağına erişinçe, teessüründen perişan oldu. Zaten Almanya'da Sultan Süleyman'a, yenildiği için ağzını bıçaklar açmıyordu.
DONANMAMIN 21. İSPANYA SEFERİ

Bu zaferden cesaret alan Endülüs Müslümanları da İspanyollar'a karşı ayaklandı. Dağlardan inen 80000 Endülüslü, İspanyol kafirinin büyük ordularını perişan etti. İspanya'daki Müslüman ihtilalini haber alır almaz, Deli Mehmed Reis'i 36 gemiyle imdada gönderdim. Endülüs kıyılarına gelen Mehmed Reis, ihtilalcileri desteklemeye başladı. Şimdiye kadar donanmam, tam 21 defa Endülüs seferi yapmış ve her seferde binlerce Müslüman erkek, kadın ve çocuğunu İspanyol ateş ve kılıcından kurtarıp Kuzey Afrika'ya getirmişti. Bu seferlerin çoğunda donanmaya ben kumanda etmiştim. Aydın, Sinan, Salih Reisler de birçok sefere kumanda etmişlerdi. Tanrı cümlesinden razı olsun! Bu İspanyol kafiri, diğer frenklere benzemez. Gayetle zalim, kan dökücü, kendini beğenmiş bir köpek sürüsüdür. Cihan Hakanı Sultan Süleyman Han da, cennetmekan babası Yavuz Sultan Selim Han ve cennetmekan büyükbabası II. Sultan Bayezid Han gibi, bu Endülüs Müslümanları'na elden gelen yardımı esirgemezdi.
Bu hususta kendilerinin birçok ferman-ı hümayunlarını almıştım.
Günlerden bir gün, Şevketlü hakanımız Sultan Süleyman Han bin Sultan Selim Han'ın bir çavuşu olan Sinan Ağa, Cezayir'e geldi. Hakanımızın bir hatt-ı hümayununu çıkarıp verdi. Mübarek hattı, kemal-i tazim ve tekrim ile alıp üç defa öptüm, başıma koydum, açıp okudum. Sultan Süleyman Han diyordu ki:
"Sen ki Cezayir-i Arab eyaletim beylerbeyisi Gazi Hayreddin Paşa'sın, şöyle bilesin ki, İspanya Kralı üzerine sefer muradımdır. Buyurdum ki, bir yarar ademi yerine koyup İstanbul'a gelesin. Eğer muhafazaya kaadir ademin yoksa bildiresin!"
Hatt-ı hümayunu okur okumaz Sinan Çavuş'a:
"Ferman efendimizindir," dedim; "tez vakitte İstanbul'a gelip mübarek eteklerine yüzümü süreceğim!"
Hemen hazırlığa başladım. İspanya kralı Karlos, Cihan Hakanı'nın beni İstanbul'a çağırdığını öğrenmiş, çok telaşlanmış, büyük-amirali Andrea Doria'ya, yolumu kesmesi için çok şiddetli emirler vermişti. Buna göre benim de çok kudretli bir donanmayla İstanbul'a gitmem icap ediyordu. Ta ki Akdeniz'de bir yerde Doria'yı bulup haddini bildireyim. Cezayir'de az kuvvet kalınca, on binlerce Hristiyan esirin ayaklanmak istemesi muhtemeldi. Bu esirlerin muhafazasından Mahmud Reis mesuldü. Akrabam olan Mahmud Reis'i çağırdım ve kendisine gerekli emirleri verdim. Yokluğumda esirleri iyi muhafaza etmesini, dikkatli olmasını söyledim.
Bir mübarek saatte, Cihan'ın Taht Şehri olan İstanbul'a gitmek üzere Cezayir'den yelken açtık. Donanmadan 26 parça kadırgayı almış, gerisini Cezayir'de ve Batı Akdeniz'de bırakmıştım. Tanrı'nın inayetiyle Akdeniz'de de 18 kafir gemisi zaptettiğim için, İstanbul'a 44 parça ile girmek nasib oldu.
Yanımda 18 reis vardı. Hepsi Akdeniz'de büyük şöhret yapmış namlı denizcilerdi. Akdeniz'i baştan başa geçerken, İspanyol kafirine ait olan İtalya'nın güney sahillerini vurmamak olmazdı. Hakanımız, İspanya ile harp halindeydi. Önce Sardunya adasının batı kıyılarına çıktım. Sonra kuzeye doğrulup Ceneviz önlerine geldim. Oradan İtalya kıyılarını takip ederek ta Messina Boğazı'na kadar indim. Sicilya'nın meşhur Messina limanına girdiğim zaman, 18 parçalık bir İspanyol filosu buldum. Şiddetli bir deniz cenginden sonra 18 gemiyi de zaptedip yedeğime aldım. Böylece "İspanya'ya sefer muradımdır!" diyen şanlı hakanımızı çok sevindirecek bir zafer kazandığım ümidindeydim.
Andrea Doria denen adı kendinden büyük kafir amirali ise, bu sıralarda Mora'nın güney sularında dolaşıyordu. Benim Messina zaferimi duyunca ödü patladı. İyonya Adaları'na doğru kaçtı. Bu adaların üzerine gittim. Fakat Doria'yı yakalayamadım. Kim bilir Akdeniz'in hangi bucağında delik bulup saklanmıştı. Sonradan Venedik'e doğru kaçtığını öğrendim. 25 gemimi Doria'yı takibe gönderdim. Bu filo, Doria'nın 7 kadırgadan müteşekkil artçısına rasladı. Yapılan vuruşmada 2 kadırga teslim oldu, 5'i kaçıp gitti. Ben, İyonya Adaları'ndan güneye inerek Mora sularına geldim. Kemankeş Ahmed Paşa bu çağda kapdan-ı derya idi. Donanmay-ı Hümayun'un bir kısmı ile Mora'nın güneybatısındaki Navarin limanında yatıyordu. İki donanma birbirimizi görünce, top ateşiyle selamlaştık. Ahmed Paşa ile görüştüm. Birlikte İstanbul'a gitmeye karar verdik.
Güzel bir kış günü İstanbul'a vardık(*). Soğuğa rağmen İstanbul'un zarif ve bahtiyar halkı, göz alabildiğine sahillere yığılmıştı. Belki 200.000 kişi vardı. Bütün toplarımı saatlerce müddet ateşleyerek Cihan Hakanı'nı, Cihan'ın Taht Şehri ve bu şehrin bilgi, nezaket ve efendilikleri bütün dünyada meşhur halkını selamladım. 18 namlı reis, çavuşlarım ve sair maiyetimle baştardamdan süslü bir kayığa binip sahile çıktım. Alkış tutan(**) halkı sevinç ve sevgiyle selamladım.
Alayın başında 200 esir yürüyordu. Ellerinde gümüş ve altından yapılmış ve her biri Avrupa'nın namlı saraylarından çıkmış ganimet eşyası taşıyordu. Sonra 30 frenk asilzadesi geliyordu. Bunlar, Avrupa'nın şöhret sahibi amiralleri, generalleri, valileri, ileri gelenleriydi. İçlerinde kral akrabası olanlar vardı. Bunlardan sonra altın ve gümüş parayla dolu torbaları sırtlarında taşıyan 200 köle, daha sonra 200 esir çocuk geçti. Çocukların başları ve boyunları mücevhere boğulmuştu. Omuzlarında zer (altın) ve sim (gümüş) teller çekilmiş pek değerli kumaş topları vardı. Bu kafileyi, Avrupa'nın çeşitli milletlerine mensup en güzel 200 kızı takip ediyordu. En kıymetli kumaşlardan urbalar giymişler, pek değerli mücevherler takmışlardı. Daha sonra gelen 100 develik kervan, ağırlığınca ganimet eşyası yüklüydü. Bu kervanı, Afrika'nın en nadir hayvanlarından müteşekkil bir kervan takip diyordu. Altın ve gümüş zincirlere vurulmuş zürafaları, aslanları, parsları ve daha nece hayvanı, bakıcıları sevkediyordu.
Bütün bu alaydan sonra ben ve reislerim ve maiyetimiz yürüyorduk. Gayet sade giyinmiştik. Bu suretle Topkapı Sarayı'na kadar geldik. Cihan Saltanatı'nın saray kapısına eriştiğim için bahtiyardım. Söylendiğine ve işittiğime göre, hayatları zafer alayı görmekle
geçen İstanbul halkı bile, benim gösterdiğim kadar zengin, canlı ve renkli bir alaya şahit olmamışlar. Doğrusunu Tanrı bilir!
Ertesi sabah ben ve 18 reisim, Cihan Hakanı Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri tarafından huzur-ı hümayunlarına kabul olunduk. Süleyman Han, bana ve 18 reisime teker teker el öptürmek suretiyle bize görülmemiş, bir iltifatta bulundu. Bunun ne büyük bir iltifat olduğunu kestirebilmek için, Avrupa krallarının vezir-i azamı eteklediklerini hatırlamak icap eder.
(*) 27 Aralık 1533 (**) O devirde "alkış tutmak" demek "yaşa!, var ol!" gibi sözlerle tezahüratta bulunmak demekti. Elleri çırparak alkışlamak meçhuldü

- Kapdan-ı Deryalığım-

Kabul merasimi muhteşem oldu. Divan-ı Hümayun, merasimlere mahsus şekilde toplanmıştı. Bütün vezirler hazırdı. Padişahın iki yanına dizilmişlerdi. Yalnız Halep’te bulunan Vezir-i azam Damat İbrahim Paşa yoktu. 68 gün önce, İran seferine çıkmak üzere İstanbul’dan ayrılmış.
Cihan’ın Hakanı, getirdiğim acizane hediyelere teşekkür etmek tenezzülünde bulundu. Bana ve reislerime muhteşem hıl’atler giydirildi. Bu yaşa geldim, bugünkü kadar sevindiğimi hatırlamam. Padişahımız efendimiz: "
Baka Paşa, dedi; "seni kapdan-ı derya yapmak isterim. Göreyim donanmay-ı hümayunumu nasıl idare eder; ne zaferler kazandırırsın! Cezayir beylerbeyliğini de senden almıyorum. Dilediğin kimseyi vekil yap, Cezayir’i senin adına idare etsin! Ancak bütün bu işleri Halep’te bulunan vezir-i azamım İbrahim Paşa ile görüşmek gerek. Tez ata atla, Halep’e git. Avdette gene görüşürüz!"
Merasimden sonra tek başıma Süleyman Han’la görüştüm. İspanya’nın Batı Akdeniz’de vurulmasını irade buyurdu. Bir ara Doria’dan bahsedince nefsimi zaptedemedim:
"Padişahım, dedim; "Doria ne köpek olur da mübarek ağzınıza alırsız?"
Birden yaptığım terbiyesizliği anladım ve çok mahcup oldum. Cihan Padişahı’na karşı böyle konuşulamazdı. Çok nazik olan Süleyman Han, tebessüm etti ve kusuruma bakmadığını ima buyurdu. Rahatladım. Huzurdan çıktım. Birkaç gün İstanbul’da kaldım. Çok yürük bir ata atladım. 10 günde Halep’e geldim. Söylendiğine göre şimdiye kadar İstanbul - Halep yolunu kış içinde 10 günde alan süvari işitilmemiş. Yalnız Bursa ve Konya’da birer gece geçirdim. Diğer geceler, çok yorulunca atımdan inip münasip bir yerde bir-iki saat uyur, kalkardım. Konya'ya vardığımda Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri'nin mübarek makamlarını ziyaret ettim. 10 günün hitamında Halep'e geldim. Vezir-i azam Damat İbrahim Paşa'nın kaldığı saraya indim. Paşa, padişahımızla akran, 40 yaşlarında, zarif, nazik, çok zeki bir adamdı. Halep'te kaldığım 2 gün boyunca kendisiyle Avrupa'nın siyasi vaziyetini ve Donanmay-ı Hümayun'un harekatını konuştuk. Elime kapdan-ı derya olduğum hakkında bir ferman verdi; sırtıma bir hıl'at giydirip beni selametledi.
Gene 10 günde Halep'ten İstanbul'a geldim. Dünyanın en büyük donanmasının başına geçtiğim için sonsuz bir sevinç içindeydim. Bu öyle bir donanmaydı ki, cümle Frengistan'ın donanmaları birleşse alt etmek kaabil olmazdı.

DÜNYANIN EN BÜYÜK DONANMASI

Derhal İstanbul Tersanesi'ne koştum. Devletin birçok liman şehrinde tersanesi vardı. Ama büyüğü, Haliç üzerindeki tersaneydi. Bu tersanenin dünyada eşi yoktu. Hiç bir tersane burası kadar gemi kızaklayamaz, işçi çalıştıramazdı. Akla gelebilecek her türlü sanat erbabı mevcuttu. İşçilerin çoğu Hristiyan esirlerdi. Ama bedava değil, ücretle çalıştırılırlardı. Ücretlerini biriktirenler değerlerini öderler, hür olur, memleketlerine dönerlerdi. Ustaların ve mühendislerin hepsi Türk'tü. Tersanede çalışanların sayısı 20000'den az değildi. Murad edilse, bir yıl içinde, Venedik donanmasının bir eşini inşa etmek ve donatmak mümkündü. Gerçi İstanbul Tersanesi'nin şöhreti dünyayı tutmuştur. Venedik kafiri bile, hakanımızla sulh içinde olduğu demlerde bu tersaneye kadırga ısmarlardı. Ancak gözle görüp içine girmedikçe, azametinin derecesini takdir edememiştim. Böyle bir tersane, bu kadar zengin bir devletle her şey yapmak ve Tanrı'nın izniyle başarmak mümkündü.
İbrahim Paşa'ya, henüz keşfedilen Yeni Dünya (Amerika)'ya sefer düzenlesek istifade edeceğimizi de söyledim. Fakat uzak denizlerle işimiz olmadığını, Akdeniz'i ve Hind denizlerini tutmamızın kafi olduğu cevabını verdi, müsaade etmedi.
Bir yandan Tersane'deki yeni makamımda donanmanın düzeni, yeni tekneler donatımıyla uğraşırken, bir yandan da İstanbul'u geziyordum. Bütün padişah ve şehzade
türbelerini ziyaret ettim; Osmanoğulları'nın mübarek ruhlarına fatihalar okudum. Her gördüğüm yerde ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını giderdim. Anlaşılan şöhretimiz, bizden evvel İstanbul'a gelmiş. Beni her yerde tanıyorlar, Akdeniz'deki, Afrika'daki cenklerimi biliyorlardı. İstanbullular beni çok seviyorlardı. Ben de onları çok sevdim. Gezmediğim az ülke vardır. Boğaz gibi bir beldeye rastlamadım. Sanki her köşesi Cennet'ten nişan verirdi. İnşallah Boğaz'ın Marmara'ya yakın bir yerinde arsa alıp türbemi derya kenarına yaptıracağım.
Kapdan-ı derya olmamın Avrupa'da da tesirleri büyük oldu. Bilhassa Karlos Kral çok telaşlandı. Bahar gelince, Donanmay-ı Hümayun'dan 80 parça ile İstanbul'dan ayrıldım. Messina Boğazı'na geldim. Boğaz'ın İtalya olan kıyısında Reggio, Sicilya adası olan kıyısında Messina limanları vardı. Her ikisini de zaptettim. 16000 esiri teknelerime doldurdum. Esir sayısı, donanma efradının sayısını aştı. Bu seferimde tam 18 kale fethettim. 18 kale anahtarını, 16000 esiri ve 425 büyük sandık ganimet eşyasını 40 parça kadırgayla İstanbul’a gönderdim. Ben 40 parça kadırga ile daha bir müddet Akdeniz’de kaldım.
Hakanım benden memnundu, Vezir-i azam Damat İbrahim Paşa da memnundu. Ancak bazı haddini bilmez kıskanç devlet adamları:
"Şevketlü Hakanımız’ın şu işine bakın, bir korsanı kapdan-ı derya eyledi!" deyü dedikodu yapmaktan utanmazlardı. Bu dedikoduyu yapanların çoğu, hayatlarında bir kale fethetmemiş, bir kayık ele geçirmemiş kimselerdi. Ancak Sultan Süleyman Han Hazretleri, her yıl, her ay, her gün bana daha fazla iltifat etmeye başlayınca, zamanla bu dedikoduların da ardı kesildi. Haset edenlerin hasetleri içlerinde kaldı, dışarıya çıkamadı.
Kapdan-ı derya olarak çıktığım ilk seferde Sicilya’dan sonra Sardunya’ya, oradan Cezayir’e ve Tunus’a gittim. Tunus Beyi’nin aklı başından gidip taht şehrini bıraktı, çöllere kaçtı. Tunus şehrine girdim. Bütün ülkeyi fethettim. Güneyde Kayrevan şehrine geldim. Tekrar Tunus şehrine döndüm. Tunus Beyi, asırlardan beri ülkeye ve bir ara bütün Kuzey Afrika’ya hakim olan Hafsi hanedanındandı. Hemen Karlos Kral’dan imdat diledi.
Kral Karlos’un Tunus’a geleceğini haber aldım. Hazırlandım. O kış içinde bazı gemilerimi de Batı Akdeniz’deki İspanyol ülkelerini vurmaya gönderdim. Sardunya kıyılarına yolladığım bir filo, 12000 duka altını, 475 seçkin esir ve başka ganimetle döndü. Nihayet Kral Karlos’un bizzat başında bulunduğu büyük bir donanma Tunus önlerinde göründü. Donanmada, Kral Karlos’un hakim olduğu bütün ülkelerden, İspanya’dan, Almanya’dan, İtalya’dan, Hollanda’dan on binlerce asker vardı.
Kral Karlos, 500 harp ve nakliye gemisiyle Barselona limanından 17 günde Tunus’a geldi. Tunus şehrini almak için, Halkulvad kalesini düşürmek lazımdı. Kaleyi en iyi reislerimden Sinan Reis müdafaa edecekti. Muhasara başladı. Kafir ordusuna bizzat Karlos Kral, donanmasına da Andrea Doria kumanda ediyordu. Sinan Reis’in 120 topu, düşmanın yüzlerce kara ve deniz topu vardı. Reis, 3 defa kaleden düşman üzerine huruç hareketi yaptı ve 6000 zayiat verdirdi. Ben Tunus’ta bulunuyor ve Tunus beyi Mevlay Hasan’a karşı dikkatli davranıyordum. 12000 askerim vardı. Fakat bunların yarısı, askerlik kaidelerine göre savaşmayı bilmeyen Arap gönüllüleriydi ve başları sıkışınca kaçmaları, hatta düşmanla birleşmeleri görülmemiş işlerden değildi. Bütün ümidim Halkulvad’in mümkün olduğu kadar fazla dayanmasındaydı. Zira İstanbul’a haber uçurmuş, Donanmay-ı Hümayun’a derhal
yetişmesi emrini vermiştim. Donanmam yetişirse, Kral Karlos iki ateş arasında kalıp perişan olacaktı.
O da bunu biliyor, bir an önce Halkulvad’i düşürmek için en büyük zayiatı göze alıyordu. Halkulvad, tam bir ay dayandı. Avrupa’nın en büyük ordusuna karşı bu kadar mukavemet edebilmek bile, büyük muvaffakiyetti. Sinan Reis, huruç hareketlerinde Sarno Dukası ve Mondeia Markisi gibi en namlı İspanyol kumandanlarını öldürmüştü. Mevlay Hasan da, 1600 atlı ve 8000 deve yükü erzak ve mühimmatla üzerime geliyordu. İki ateş arasında kalmak üzereydim. Halkulvad'in düşmesinin gün meselesi olduğu anlaşılınca Tunus şehri halkında da ayaklanma emareleri görüldü.
Tahmin ettiğim gibi, emrimdeki 6000 Arap gönüllüsü öyle zararlı bir hareketle ihanet ettiler ki, bir an önce güneye çekilmek vacip oldu. Bu sözde gönüllüler, Kral Karlos’a yaranmak için, ben 6000 Türk levendiyle surların önündeyken, şehrin hapishanelerini açıp, 10000 Hristiyan esirini serbest bıraktılar. İçlerinde Türkler’i seven, böyle bir alçaklığı irtikap etmeyecek derecede dinine bağlı kimseler vardı. Fakat sözde hükümdarları Mevlay Hasan tarafından kandırılmışlardı. Mevlay Hasan’ın casusları, Tunus şehrinde havayı bulandırıyor, İspanyollar’ın ülkeyi Türkler’den kurtarmak için Tunus’a geldiklerini, hükümdarlarının Karlos Kral’la müttefik olduğunu ağızdan ağza yayıyorlar, İspanyollar’ı şehre alırlarsa, bir tek Müslüman’ın burnunun kanamayacağını söylüyorlardı. Öyle bir an geldi ki, bu düşman muhit içinde, bir yandan şehirdeki 10000 Hristiyan esirin muhafazası, diğer taraftan kafirlerle savaşmak, imkansız göründü. Tam bu sırada Halkulvad kalesi de düştü.
Fakat Sinan Reis, sağ kalan leventleriyle beraber kurtulup Tunus şehrine geldi, bana katıldı. İhtiyar reisimin bu başarısı, her türlü takdirin üzerindeydi. Ben bile nispetsiz düşman karşısında reisimin ve leventlerin hayatından ümit kesmiştim. Halkulvad’in düşmesinden sonra daha 6 gün Tunus şehrini müdafaa ettim ve düşmana büyük zayiat verdirdim. Sinan Reis’in Halkulvad'den getirdiği leventlerle beraber kuvvetim 9700 Türk’e çıkmıştı. Bu kuvvetle, Karlos’un 30000 askerine, 500 gemisine, yüzlerce topuna, güneyden üzerimize yürüyen Mevlay Hasan’a karşı koymak imkansızdı. Üstelik Halkulvad’deki 40 topumuz ve mühim miktarda malzememiz de düşmanın eline geçmişti. Mevlay Hasan, Karlos’un ordugahına gelmiş, kafir kralının ayaklarını öpmüştü. Onun sayesinde büyük Arap kuvvetleri de aleyhimizde toplanmaya başlamıştı. İlk büyük vuruşmada 2500 şehit verdim. Geri kalan 7200 kişiyle artık mukavemet edilemezdi. Yazın tam ortasındaydık(*). Hava dehşetli sıcaktı.
Son bir huruç hareketi yaptım. Dönüşte Tunus halkı, şehrin kapılarını yüzümüze kapadı. Esasen Cafer adında yeni Müslüman olmuş bir kafir, zindan kapılarını açıp Hristiyan esirleri şehre salmış, bunlar Tunus’a hakim olmuşlardı.
(*) 21 Temmuz 1535
Korkunç bir yarma taarruzu yaptım. Yer ve gök «Allah Allah» sedalarından inledi. Leventlerimin naraları bulutlara aksedip geri dönüyor, düşmanın yüreğini titretiyordu. Ekserisi Maraşlı olan leventlerimin birkaç bini şehit düştü. Yüce Tanrı bilir, ben de onların arasında olmak isterdim. Canımı kurtardığıma şu bakımdan memnun oldum ki, Avrupa’nın büyük asilzadeleri arasında sırf beni zincirlere vurulmuş görmek için Tunus’a kadar zahmet edip gelenler vardı. Onların bu hevesleri kursaklarında kaldı. Ben de Tanrı’nın hayatımı bağışlamasına şükran olmak üzere elbette bunca Müslüman’ın öcünü Karlos Kral’ın yanına koymayacaktım. Yanımda Aydın ve Sinan Reisler'le birkaç bin yaralı levent kalmış, fakat düşmanın saf saf hatları yarılmıştı. Tunus Körfezi’ni baştan başa dolaştım. Sicilya’nın güneybatısına bakan Beledu’l-Unnab Burnu’na geldim. Burada 14 kadırgam beni bekliyordu. Tam bu sıralarda Aydın Reis, boğularak şehit oldu.
Türk milletinin şimdiye kadar yetiştirdiği en büyük denizcilerden olan merhum, Kemal Reis’in yanında yetişmiş, ağamın, sonra benim yanımda, bütün Avrupa’ya yayılan büyük bir şöhrete erişmişti. Tanrı makamını Cennet eylesin!

Sayfa : 41-53.

Kaynakça : Gazavat-ı Hayrettin Paşa

"1945'te Nürnberg'te görüştüğüm Alman generalleri arasındaki ortak kanı Manstein'ın sahip oldukları en iyi general olduğu ve başkomutan olarak onu görmeyi istedikleridir. Görünüşe göre o, operasyonel ihtimaller hakkında çok iyi bir sezgiye ve eşit derecede iyi çarpışma yönetme becerisine sahipti. Aynı zaman da tankçı olarak yetişmeyip de mekanize birliklerin potansiyelini onun kadar iyi görebilen başka bir general de yoktu. Kısacası o askeri bir dehaya sahipti."

B.H.Liddell Hart

Çevrimdışı Avros008

  • Sipahi
  • *
  • İleti: 581
  • For mother Krasnodar
    • Profili Görüntüle
Ynt: Gazavat-ı Hayrettin Paşa
« Yanıtla #24 : 25 Temmuz 2016, 07:21:40 »
Hepsini bir solukta okudum devamınıda paylaşır mısın?