Gönderen Konu: Diğer İlginç köşe yazıları ve görüşler.  (Okunma sayısı 3763 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı cemoooo

  • Onursal Üye
  • Dük
  • *
  • İleti: 1980
  • Burrard
    • Profili Görüntüle

Yılmaz Özdil



Biz bu milleti Facebook’a yedirmeyiz
Başbakan: Alloo?
Mark Zuckerberg: Üzdüm mü yoksa seni patron?
Başbakan: Böyle rezillik olur mu yav! Senin görevin provokasyon yapmak mı!
Mark Zuckerberg: Yok başbakanım, haşa, aklımızın ucundan bile geçmez.
Başbakan: Ne demek canım aklımızdan geçer mi yavv! Geçmiş işte... Üç-beş tane fazla tıklanayım diye bu namussuzluğu yapıyorsunuz, hâlâ aklımızdan geçer mi falan.
Mark Zuckerberg: Rica ediyorum başbakanım, bana yarım saatinizi verin.
Başbakan: Kaç yarım saat verdik sana... Ahlaksız herif, adi herif, kepaze herif yazıyor orada, sen de bunun patronusun, yurtdışı seyahatlerimde uçağıma almayacağım seni... Kim sızdırdıysa söyle, onun hakkından geleyim. Terlikle oturma benim karşımda, böyle bir özgürlük anlayışı olmaz, terbiyesiz!
Mark Zuckerberg: İzah edeyim.
Başbakan: Ne izahı be! Google’mış Twitter’mış falan, hepinizi kucağa oturturum! Binali’ye bi talimat veririm, benim müteahhitlerden havuz kurdurturum, tiko para, alayınızı satın aldırtırım.
Mark Zuckerberg: Derhal gereğini yapacağım efenim.
Başbakan: Biz bu milleti YouTube’a Facebook’a yedirmeyiz, 30 Mart’tan sonra hepinizin fişini çekeceğim.
Mark Zuckerberg: Bu tapeleri kim sızdırdıysa, akşama kadar bulup önünüze getireceğim efenim, hıkık hık hıkk. (Hıçkırıklar duyuluyor.)
Başbakan: Peki, hadi bakalım.
Mark Zuckerberg: Nasıl girdim bu işe yav, kim için girdim, ühüü ühü... (Hüngür hüngür ağlıyor.)
Başbakan: Peki peki ağlama artık, hayırlı günler.
Mark Zuckerberg: Sağolun efenim. (Zırıl.)

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25964413.asp

Whatever happens,
we have got The Maxim gun,
and they have not.

Hilaire Belloc
 

Çevrimdışı Börklüce

  • Arşidük
  • *
  • İleti: 2873
    • Profili Görüntüle
İzmir, 350 milyon dolarlık kamu yatırımı alıyor. 18 milyar dolar vergi ödüyor. Yani 50 veriyor. 1 alıyor.

İzmir özel bir kent. Türkiye’ye hükmeden AK Parti’nin de özel davrandığı... Diyanet İşleri Başkanı İzmir’i irfansızlıkla suçlamıştı. Hüseyin Çelik İzmir için, “Yüzü gözü kir pasak içerisindedir, burnu akmış çocuk gibidir ... İzmit’ten, şey, İzmir’den çoğunlukla kakofoni çıkar” demişti. Çocuk, yüzü gözü pasak içinde de olsa güzeldir, eğilip sevilesidir, o başka...

Hafta sonu İzmir’deydim. Türkiye’nin en çalışkan milletvekillerinden Alaattin Yüksel’le sohbet ettik. İzmir üzerine bir bilim insanı ciddiyetiyle çalışan Yüksel, Danıştay ve TÜİK raporlarından AK Parti’nin son 10 yıl içerisinde İzmir’e karşı nasıl negatif ayrımcılık yaptığını hesaplamış. Sonuçlar dudak uçuklatır.

Hemen anlaşılıyor. Kentte AK Parti’ye karşı oluşan öfke aslen kültürel bir şey değil, altında reel, yapısal bir neden var.

4 milyon nüfusuyla İzmir, ülkenin 3. büyük kenti. Kişi başı yılda ortalama 4000 TL vergi veriyoruz. İzmirli 9000 TL veriyor. Verilen vergi miktarı açısından dördüncü. Kişi başına düşen kamu yatırımlarında, yani hükümetin İzmir’e gönderdiği kaynaklar açısından ise İzmir 37.

Türkiye’de kentlere ortalama kişi başına 215 TL yatırım yapılırken İzmir’e yalnızca 179 TL yatırım yapılıyor. 2004’ten beri AK Parti iktidarı İzmir’e yapılan yatırımları kısıyor. 2004, 2013 arası kamu yatırımlarından İzmir’in aldığı pay %5.76’dan, %3.1’e düşüyor. Yani yarıya iniyor. Bu arada İzmir’in ödediği vergi %32 artıyor! Dahası var. İzmir 2013 itibariyle 350 milyon dolarlık kamu yatırımı alıyor. Ne kadar vergi ödüyor? 18 milyar dolar! Yani 50 veriyor. 1 alıyor.

Belediye devlet olmuş

İzmir bu kötü tabloya rağmen gelişmeye ve güzelleşmeye devam ediyor. Nasıl oluyor? Son 5 yılda İzmir’e toplam 2.9 milyar TL kamu yatırımı yapılıyor. Ama CHP’li Aziz Kocaoğlu idaresindeki büyükşehir belediyesi 4.5 milyar TL yatırım yapıyor! Bu arada son 10 yılda devlet 5.3 milyar TL veriyor ama özelleştirme gelirlerinden sırf İzmir’den 6.6 milyar TL para alıyor.

Zaman içinde belediye yatırımları devleti solluyor ve son yıl belediye İzmir’e devletten 500 milyon TL fazla yatırım yapıyor. Bu arada İzmir belediye ve iştiraklerinin devlete borcu sıfır. AK Partili Ankara Belediyesi, EGO ve ASKİ’nin toplam borcu ise 1.6 milyar TL.

Peki İzmir AK Parti’nin açıkça kenti cezalandırmasına rağmen nasıl oluyor da bu kadar başarılı yatırımlar yapıyor, hatta devleti solluyor? Sağ görüşlü Brookings’in dünyanın en hızlı büyüyen 200 metropol kenti arasında 4. olarak ilan ettiği İzmir dünyada borcunu en hızlı ve ekonomik ödeyen belediyelerden biri. Fitch İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin uzun vadeli kredi notunu 9 basamak arttırarak AA+ yapıyor. Dünya Bankası bunun üzerine yaklaşık 4 ay önce teminatsız ve garantisiz olarak 45 milyon Euro kredi veriyor İzmir’e.

Bu yatırımlar meyvesini veriyor. İzmir zenginleşiyor, gelişiyor ve kişi başı gelirde İstanbul’u geride bırakarak yıllık 17.292 TL’ye ulaşıyor. Nasıl? İyi yöneticilik yapıyorlar, hiçbir İzmirli bürokratın ya da CHP’li siyasetçinin evinden para sayma makinesi çıkmıyor, ayakkabı kutuları boş... Çalmıyorlar, çalışıyorlar, İzmir’e harcıyorlar.

Bu durumda Tayyip Erdoğan’ın CHP’ye oy verdiği için yatırımlar konusunda cezalandırdığı, devlete 50 verip 1 aldığı halde, gelişme şampiyonu olan İzmir’e ne demek gerekiyor?

Aferin be sümüklü çocuk!
 

Çevrimdışı Börklüce

  • Arşidük
  • *
  • İleti: 2873
    • Profili Görüntüle
Ekonomiden Sorumlu Bakan Ali Babacan’ın, “AB Türkiye’de işleyen bir piyasa ekonomisi olduğunu kabul ediyor” şeklindeki bizce önemli açıklamaları,ekonomi basınında yaygın bir şekilde yer bulmasına karşın, yoğun siyasi gündem nedeniyle geniş toplum kesimleri tarafından tartışılmadı.

Seçimlere 20 gün kala ülkede her şey birbirine karışmış, toplumsal ayrışma hiç olmadığı boyutlara ulaşmış durumda. Yargıda, siyasette, ekonomide birinin ak dediğine bir başkası kara diyor. Futbol sahaları savaş alanlarına dönüyor.

Gezi Parkı eylemleri sırasında ekmek almaya giderken polis tarafından atılan bir gaz fişeği kapsülünün başına çarpması sonucu yaralanan ve 269 gündür komada uyutulan 15 yaşındaki Berkin Elvan, yaşamını yitirdi. Ergenekon davasın sanıklarından bir kısmı tahliye edildi.

Böylesi bir ortamda, ekonomiden konuşmak, ekonomiye ilişkin yazmak gerçekten zor. Zor olmasının bir nedeni de, ekonomi ile siyaset/ideoloji arasındaki var olan doğrudan bağın birçok ülkede olduğu gibi bizde de görülmüyor, görmezden geliniyor, görülsün istenmiyorolması. Bunun altında yatan temel neden ise özellikle son 30-35 yıldır uygulanmakta olan neo-liberal küreselleşmeci politikaların kazananlarının öyle göstermek, öyle algılatılmak istemeleri.

Şimdi yine başa dönelim ve soralım. Demokrasinin tartışıldığı, ülkenin her gün yeni olaylarla çalkalandığı bir ortamda, Ali Babacan’ın ekonomiye ilişkin bu açıklamalarını, sadece ekonomiye ilişkin olarak değerlendirmek mümkün mü?

Sorunun yanıtı, herkesin dilinde olmasına rağmen içeriği çok da bilinmeyen, AB’ye girebilmeniz için zorunlu tutulan demokratik standartları ortaya koyduğu söylenen Kopenhag Kriterleri’nde saklı. Bunun nedeni, Kopenhag Kriterleri’nin, işleyen bir piyasa ekonomisini de demokrasi standartları arasında sayılıyor olması.

Piyasacılar buna demokrasinin kurumsallaşması diyorlar. Kamu idaresinin piyasanın talepleri doğrultusunda yeniden yapılandırılması anlamına gelen bu sürecin kamuoyunca bilinen adı “yapısal reformlar”. Demokrasi kurumsallaştıkça, siyaset ekonomiden ellerini çekecek, ekonomiyi piyasa aktörlerinin “iyi yönetişimine” terk edecek. Ekonomi siyasetten bağımsız hale gelince hem ekonomiler hem de demokrasiler serpilip gelişecek.

SERBEST PİYASA OLMADAN DEMOKRASİ OLMUYOR

Bildiğimiz demokrasi tanımını değiştiren, toplumsal kalkınmanız için uygulayacağınız ekonomik modeli seçme hakkınızı elinizden alan, serbest piyasayı zorunlu tutup, diğer ekonomik modelleri demokrasi dışı diye niteleyen yani seçme hakkınızı kısıtlayan bu yeni “anlayışa” göre, serbest piyasa olmadan demokrasinin olması mümkün değil. Kopenhag Kriterleri’ne göre, hem karma ekonomiyi savunup hem de demokrat olamıyorsunuz. İllaki serbest piyasayı savunacaksınız.

“Girişim özgürlüğü”, “sözleşme hürriyeti” Kopenhag Kriterleri’ne göre temel insan hakları arasında. Barınma hakkı ise o kadar önemli değil. Paran yoksa sokakta yaşar, paran kadar barınırsın. Çalışma hakkı, temiz su, toplu taşın gibi temel kamu hizmetlerine erişim hakkı da aynı şekilde. Devletin herkese iş bulma, parası olmayana su götürme vb. gibi bir yükümlülüğü söz konusu değil Kopenhag demokrasisine göre.

Sömürgeciliği, emperyalizmiyok sayan, bunların yaşattığı acılara karşı verilen toplumsal/sınıfsal mücadeleleri görmezden gelen, güçlünün güçsüzü ezdiği bir demokrasi. Piyasacılar bu yüzden çok seviyor Kopenhag Kriterleri’ni. Demokrasi dendi mi Kopenhag Kriterleri’ni dillerinden düşürmüyorlar. Kopenhag Kriterleri’ni savunup, hayata geçiren hükumetleri kayıtsız şartsız destekliyorlar.

Bu yüzden de yılmaz destekçisi oldular, Özal-Evren işbirliği ile temelleri atılıp, 35 yıla yakındır sürdürülen“demokrasi” hamlelerinin. Kopenhag Kriterleri’ni Anayasa hükmü haline getirebilseler rahatlayacaklardı. Olmadı.

Sadece bizde değil tüm dünyada, sermayenin çıkarlarının adını demokrasi koyarak, demokrasi kavramını kirlettiler. Nerede piyasa işlese orada demokrasinin sadece adı kaldı. İtalya, Yunanistan gibi ülkelerde Kopenhag Demokrasisi adına ara rejimler alkışlandı. İşleyen yeni piyasalar uğruna Arap Baharları, Turuncu Devrimler tezgâhlandı, yüzlerce, binlerce insan hayatını kaybetti. Yalan haberlerle algılar yönetilerek sadece siyaset değil dünya coğrafyası yeniden yapılandırıldı.

Siyaseten bunlara katlandık ama karşılığında ekonomik olarak kazandık demek de mümkün değil. Son 30 yılda tüm dünyada borç parayla yaşanan ödünç refah döneminin sonuna gelinmiş durumda. Daha 10 yıl önce neo-liberal küreselleşmeci ekonominin mucize vitrini olan İspanya, Portekiz, İrlanda, İzlanda, İtalya, Yunanistan, vb. gibi bir çok ülke, bu gün yüzde 25’in üzerindeki işsizlikle karşı karşıya. Genç işsizliği yüzde kırklara ulaşmış hatta aşmış durumda. ABD’de de durum farklı değil.

İnsanlar sadece işini değil, borç parayla sahibi olduklarını zannettikleri ödünç refahı da kaybetmiş durumdalar. Benzer sorunlar, onlara göre geç de olsa bizim de kapımıza dayanmış durumda. Nisan ayında muhteşem diye adlandırılan ve daha çok borç alabilirlik nişanıyla ödüllendirilen ekonomimiz, şimdi kırılgan beşlinin en kırılganı olarak anılıyor.

Bu durum siyaseti de etkiliyor. Ne zaman ekonomideki kırılganlıklar ortaya çıktı, bir de buna dış politika kaynaklı konular nedeniyle hükümetin dış dünyadaki prestijinin azalması eklendi, yakın zamana kadar Kopenhag demokrasisini birlikte inşa eden piyasacı-hükumet ortaklığıçatırdamaya başladı.

Nitekim, 7-8 ay öncesine kadar hükümeti demokrasi kahramanı ilan eden gazeteci, akademisyen, sermaye örgütü yöneticisi yerli, yabancıpiyasacılar, piyasanın küresel merkezlerinden bağımsız olmadığını düşündüğümüz bir şekilde tutum değiştirerek, hükumetin anti demokratik uygulamalarından, dış politikadaki yanlış uygulamalardan bahsetmeye, 12 yıllık “demokrasinin” ortağı değilmişçesine hükumeti anti demokratik davranmakla eleştirmeyebaşladılar.

Mevcut iktidarla aralarına mesafe koymak, “işleyen piyasa ekonomisi” ve “Kopenhag demokrasisi” adına yaşanan acıların, yarın ne olacak kaygılarının, ekonominin dış borca muhtaç hale gelmesinin, vatandaşların etnik ve dini kimlikler bazında bölünmesinin, gencecik insanların hayatını kaybetmesininsorumluluğuna ortak olduklarını unutturmak istiyorlar.

BABACAN SİYASİ MESAJ VERDİ

Sonuç olarak, Bakan Ali Babacan’ın ülkemizde işleyen bir piyasa ekonomisi olduğu yönündeki açıklamasını, ekonomik olmaktan çok piyasanın küresel merkezlerine verilmiş siyasi bir mesaj olarak algılamanın hükumet olarak Kopenhag Demokrasisi için kendi dönemlerinde atılan adımları hatırlatmak suretiyle “biz küresel ekonominin çıkarları için önemliyiz” mesajı olarak değerlendirmenin yanlış olmadığı kanısındayız.

Dışarıdaki piyasacılarda hava değişirse, içeridekilerin tutumunun da değişeceğini düşünüyor olsalar gerek.
 

Çevrimdışı Kurt Knispel

  • Arşidük
  • *
  • İleti: 2290
    • Profili Görüntüle
 

Çevrimdışı Baris

'Pisa' testindeki 'Reading' bölümünde ülke karşılaştırmaları için:

http://www.oecd.org/pisa/keyfindings/pisa-2012-results.htm

Alıntı
ANLAMAK !

PISA sınavlarında neden gerilerde kalıyoruz, hem de “okuduğunu anlamak” gibi bir konuda bile?!Üç yılda bir yapılan PISA, yani Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı sınavlarında, öğrencilere üç dalda sorular soruluyor: Matematik, fen bilimleri v...

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25298263.asp

Taha Akyol
 

Çevrimdışı PERSIAN

  • Kral
  • *
  • İleti: 3204
    • Profili Görüntüle
Siteye göz atıp örnek matematik sorularını çözdüm. 6'ncı sorudayken hepsini doğru yanıtlayanların oranı yalnızca 5 ülkede 10%'un üzerindeydi. Türkiye 1%. :disappointed:

http://www.oecd.org/pisa/test/

(aç/kapa)
 

Çevrimdışı Börklüce

  • Arşidük
  • *
  • İleti: 2873
    • Profili Görüntüle
Gerçi bir sürü ülkede %1 ama niye böyle olduğunu anlamadım, sorular zor değil orta bile değil, öylesine sorular yani.

Ekonominin dar boğaza doğru gittiğini söylerken son üç yılın göstergelerini kullanmıştık. Türk ekonomisinin eğik bir düzlemde hızla aşağıya inişine son üç yılda damgasını vuran temel gösterge, yüksek dış ticaret açıklarına bağlı yüksek cari açıklar oldu. Şimdi dördüncü yılın, 2014 yılının, geçmiş son üç yılın benzeri göstergeler ile başladığını gördük. Açıklanan 2014 Ocak ayı “cari açık ve finansmanı” göstergeleri, sorunun daha da kronik hale gelmiş olduğunu gösterdi. Kısa ve orta-uzun vadeli sermaye girişi Ocak ayında sıfırlanmıştı, buna karşılık 4.1 milyar dolarlık kısa vadeli sermaye çıkışı yaşandı.

Türkiye dış kaynak kullanımında sınıra dayanmıştı. Zorlanıyordu. Ancak çok yüksek faizler ödeyerek Hazine sınırlı borçlanma yapabiliyor. Nereye kadar, bizim gördüğümüz Mart sonuna kadar sürecek bu zorlanma.

SERMAYE ÇIKIŞI

Türk ekonomisi bir kez daha, her on yılda bir tekrarlanan dış denge kısır döngüsünün içinde. Merkez Bankası’nın zorunlu olarak faiz oranlarını yukarı çekmesi, belli olan yılın ilk iki ayına ilişkin toplam enflasyon oranının yükselişi ve yıllık olarak %12 oranını zorlayan iç borçlanma tahvil faizi oranları ile, bilinen bu kısır denge tablosunun somut sonuçları itiraz edilmez bir biçimde somutlaştı.

Cari dengede 2014 yılı Ocak ayında 8 milyar dolarlık döviz çıkışı oldu. 4.8 milyar doları cari açık finansmanı, 3.1 milyar doları sermaye hareketleri çıkış olmak üzere, 8 milyar dolarlık döviz çıkışına karşı, “kaynağı belli olmayan” 2.2 milyar dolarlık giriş olmuş ve cari dengede ortaya çıkan 5.8 dolarlık açık rezervler azaltılarak karşılanabilmiştir. 2013 yılı Ocak ayında cari denge sonuçlarına göre cari açık 5.8 milyar dolar olmuş ancak 9.5 milyar dolarlık sermaye girişi ile bu açık finanse edilmiş 3.7 milyar dolar rezervlere eklenmiş. 2014 başında sermaye girişi yok, artık tersine, çıkış var. Cari dengenin finansmanındaki bu zorlanma sonuç olarak; yükselen kurlar, yükselen faizler ve yükselen enflasyon olarak yılın başından bu yana piyasalara yansımaya devam ediyor. Göstergelerdeki giderek artan bozulmanın nedeni, “siyasi istikrarsızlık“ olmanın ötesinde, ekonominin dış dengesinde geçmiş üç yıldan bu yana süren dengesizlik.

VADESİ DOLAN AKP EKONOMİSİ

Son üç yıldır Türk ekonomisinin büyümesini baskı altına alan dış denge kısır döngüsünün, yurt-içi tasarruflardaki hızlı düşüş ile birlikte yaşanmış olması, hızla yükselen kur, faiz ve enflasyonun kalıcı hale gelmesine yol açmaktadır. Bu üçlü tehdidi geçmişte yaşadık. Çok uzun yıllar kalıcı olarak ekonomiye yapıştı.

Şimdi Ocak ayı başındaki yılın ilk göstergeleri, bu “bıcak sırtı” dengenin darboğaz yönünde derinleşmeye başladığını göstermekte.

Türk ekonomisi uzun, orta ve hatta kısa dönem vadesini tüketmiş durumda. Artık Türk ekonomisi “vadesizde” günlük yaşıyor.

BELİRSİZLİĞİN GELDİĞİ NOKTA

1980 sonrasında Eylülist rejim ile birlikte, günümüze kadar 35 yıldır hep piyasaların özgürce işlediği söylencelerini duyduk. 24 Ocak-12 Eylül ile IMF-Dünya Bankası tarafından kendine dayatılan neo-liberal yapısal reformlar sayesinde “özgürleşen” piyasaların, son 12 yıllık AKP iktidarı döneminde en “özgür” dönemini yaşadığı söylendi. Bu dönemde Türkiye’ye hiç olmadığı kadar yüksek yabancı sermaye girişi oldu. Ancak bu sermayenin en temel özelliği, kısa vadeli olmasıdır. Bu kısa vadeli sermaye ile Türkiye’nin yatırım yapabilmesi mümkün değildi. Öyle de oldu. Giren kısa vadeli sermaye, sıcak para, doğrudan tüketimi, ticareti teşvik etti. Türkiye’de serbest piyasa ekonomisi bütün kurum ve kuralları ile işliyordu. Piyasalara hiç müdahale olmamıştı. Yatırım kararlarına da müdahale yoktu. Yatırımcı kaynak tahsisi kararlarını özgür olarak veriyordu. Karışanı-sorgulayanı yoktu. Hep öyle söylendi.

SEMAYEDALARIN YAĞMAYA DÜŞKÜNLÜĞÜ

Yerli-yabancı sermaye AKP iktidarından, 2003 yılından başlayarak hep memnun kaldı. Yabancı yatırımcılar çok memnundu (bu yatırımcılardan kasıt, Türkiye’ye yüksek faiz-düşük kur dan fon getiren kısa vadeli sermaye yatırımcılarıdır). Yerli yatırımcılar da çok memnundu. Özelleştirme ile 52 milyar dolar tutan kamu yatırımı-iştiraki-emvali özel ellere devir edilmişti. Bu satışın gerçek değeri ne idi, onu bilemiyoruz. Kamunun özelleştirme ile yağmalanan gerçek sermaye stoku ne kadardı, bilemiyoruz.Ancak Cumhuriyetin yarattığı kamu sermaye stoku yağma ile özel sermayeye sunulmuştu. En çok o nedenle AKP’i seviyorlardı.

ÖZGÜR PİYASA DEDİKLERİ

Hangi piyasalarda bu özgürlükler geçerli, bilemiyoruz. Son dinlediğimiz “tapeler” de, merkezden yapılan doğrudan uyarıları görüyoruz. O şirkete verilmiş olan ihaleyi iptal et, diğerine ver, diyor telefondaki ses. Hafızamızı zorlayınca, geçtiğimiz kısa dönemde iptal edilen ihaleleri hatırlıyoruz. Otoyol ve köprü ihaleleri var. Büyük ölçekli kamu inşaat ihaleleri var. Savunma sanayi ihaleleri var. Gerekçelerde hep aynı türden; “yeterli rekabet ortamının oluşmadığına” ilişkindi. Tapeleri izledikten sonra, yeterince oluşmamış olan rekabet ortamının ne olduğunun anlıyoruz.

Eğer montaj yoksa ve “tapeler” doğruysa, Türkiye’de son dönemde özgür piyasaların nasıl işlediği, nasıl kaynak tahsisi yapıldığı konusunda çok açıklayıcı bilgiler ortaya konmuş oluyor.

TAPELERİN GÖSTERDİĞİ

Türkiye son dönemde zaten tasarruf yetersizliği nedeniyle yatırım gücünü kaybetmiş durumda. Dış kaynak ise sadece kısa vadeli sermaye girişi, sıcak para ve sıcak para ile uzun dönem yatırımlar yapmak mümkün değil. Böyle bir ortamda, her şeye karşın süren yatırımlarda AKP’nin kaynak tahsisini yapma imkanı da elinden alınmış. Bu tapeler bize bu durumu açıkça gösteriyor.

2013 yılının ikinci yarısından başlayarak Türkiye’ye sıcak para girişi azalıyor. 2014 başında gördüğümüz gibi “sıfırlanıyor”. Çıkış başlıyor. Yabancı sermaye Türkiye’ye yatırımdan vaz geçiyor. En kırılgan iki ekonomiden biri olarak görüyor. International Instıtute of Finance (IIF-Kısa vadeli sermaye hareketlerini denetleyip-raporlayan IMF’in yan kuruluşu.) Şubat 2014 ortasında bu tesbiti yapıyor ve uluslararası alanda duyuruyor. İçeride ise sermayeye karşı AKP’ni tavrı; ya bizdensin ya da değilsin olarak netleşiyor. Tercihin nasıl işlediğini “tapelerden“ görüyoruz.

SERMAYEDARLAR BEKLİYORLAR

2002 seçimlerinde sermayeye dışarıda ve içeride güvenceler vererek iş başına gelen, Türk iktisat tarihindeki en liberal, neo-liberal AKP iktidarının bugün geldiği nokta bu.

Sermaye beklemeye geçmiş durumda. Tutumu değişir mi? 30 mart sonrasında AKP iktidarının ne vereceğine bağlı.

İç-dış sermayeye AKP iktidar ne verebilir? Son üç yıldır süren ve 2014 Ocak ayında somutlaşan dış denge kaynaklı sonuçlar, yeni bir şeyler verebilmesi için AKP’nin bir şeyler yapması gerektiğini gösteriyor. O gücü var mı?

2014 yılının ilk verileri belli oluyor. Belli oldukça Türkiye’nin en yumuşak karnının ekonomi olduğu daha netleşerek ortaya çıkıyor. Ekonomide belirsizliğin artmaya devam ettiği ve darboğaza girildiğini gösteriyor bu ilk veriler.

Bu veriler aynı zamanda Türk ekonomisinde güçlü bir yeniden örgütlenme-yapılanma gerçeğini ortaya koyuyor.
 

Çevrimdışı Kurt Knispel

  • Arşidük
  • *
  • İleti: 2290
    • Profili Görüntüle
AKP Mitinginde Bir Çapulcu


Tebdil-i kıyafet...Mitinge giderken küpe çıkar :)
Size mitingin girişinde el değiştiren 300 liranın videosunu göstermeyeceğim! Ona göre okuyun veya bırakın...

Ne işim var benim AKP mitinginde?!!!

Bu soruyu soran sadece ben değilim, görüşlerimi bilen herkes aynı soruyu soruyor.

Tepemizdekinin kontrolden çıktığını ve halkımızın selameti için çok ama çok acil bir iktidar değişimini zaruri gören onmilyonlardan biriyim...

E bilen bilir, bu konuda aktif de sayılırım.

Peki ne işim var benim büyük AKP mitinginde?

Hemen söyleyeyim: Güvensizlik.

Gezi direnişinin başından beri devletin ve basının nasıl davrandığını çok ama çok iyi biliyorum, biliyoruz...

Tek tek anlatmaya gerek yok ama artık "gözümle görmeden" inanmıyorum.

"Bu adam bizi bize düşman etti!"

"Nasıl inanıyorlar anlamıyorum!"

"Kefen giymişler, kesin iç savaş çıkacak!"

"Adam başı 300 TL veriyorlarmış!"

Ooooo! Neler neler!

Yok aga! Ben bi bakıcam!

Taksi ile Yenikapıya kadar gittim ve gerçekten inanılmaz bir kalabalıkla karşılaştım.


Miting alanına girmeye çalışan sakin onbinler.
Hemen herkes özel güne kiralanmış belediye otobüsleri ve ilçe teşkilatları tarafından kiralanmış otobüslerle gelmiş. Girerken otobüs sayısı beni şaşırtmıştı ama çıkarken gördüklerim karşısında küçük dilimi yuttum...yazacağım.

Öncelikle kitleden bahsetmek lazım. Kim bu bir milyon insan?

Onlar görmezden gelinenler...evet, bugüne kadar gözümüzün önünde olan ama görmezden geldiğimiz insanlar var ya, hani farkına varmadığımız, hani iki kelime konuşmaktan sıkıldığımız...

İşte onlar...

Devamı: http://sarapvepeynir.blogspot.com.tr/2014/03/akp-mitinginde-bir-capulcu.html


Cüneyt Özdemir köşesine taşımış:
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cuneyt_ozdemir/akp_mitinginde_bir_capulcu-1183237
 

Çevrimdışı Kurt Knispel

  • Arşidük
  • *
  • İleti: 2290
    • Profili Görüntüle
Muhafazakar ve gecekondu gençliğinin zengin üst sınıf olarak nitelendirilenlere karşı hem aşağılık kompleksi hem de öfkesi vardır. Muhafazakar çizgilerine rağmen bu öfke onları mafyavari şiddete baş vurmaktan alıkoymaz. Ezildikleri kadar ezme mantalitesine sahiptirler. Karakteri birilerine sığınmaya meyilli olan aşağılık kompleksine sahip gençler özdeşim kuracakları lider profili ararlar. BB, mafya babalarına özenen gençlerin kendilerini tanımlayabildikleri lider konumuna gelmiştir. AKP gençliği BB’ye reis diye hitap eder. BB’nin gölgesinde kalan partinin büyükleri ona beyefendi demeyi tercih ederler ‘Reis’ ve ‘Beyefendi’ BB’nin en çok haz aldığı hitaplardır. Dış politikanın sarpa sardığı değerli yalnızlık günlerinde ‘Reis’ ve ‘Beyefedi’ kavramları kabile devletine dönüştüğümüzün resmi olmuştur. Partinin politikalarıyla beraber kullandığı dil ve yeni gençliğin kendini tanımlama şekli de son yıllarda tamamiyle değişmişti. Bir çok ilde maalesef toplum içerisinde dikkate alınmayıp değersizleştirilen gençler AKP gençlik kollarına üye olup kendine yer edindi. Gücün sembolü olan Erdoğan onlar için mukaddesti ve mutlak biat edilen liderdi. AKP rozeti takmak gücü elinde tutmak anlamına geliyordu. Ankara Yeni Mahalle’de sokağın suça meyilli gençleri AKP gençlik kollarına üye olarak özel kimlik çıkarıp, polislere kafa tutuyorlar. Türkiye’nin bir çok yerinde suça bulaşan AKP gençliği Ankara’dakiler gibi partinin gücünü kendilerine kalkan yapmış durumdalar. Yozlaşan ve aşağılık kompleksi taşıyan zayıf karakterli ve heyecanlı her genç, kendine en yakın lider olarak Erdoğan’ı görüyor. Erdoğan, bilerek ve isteyerek yaptığı mağdur edebiyatı ve arabesk tavırlarıyla AKP gençliğini kendine bağlamış durumda. BB’nin medya patronunu ağlatması ne kadar içimizi acıtmışsa bu insanlar karşısında kendini aşağılanmış hissedenleri o kadar memnun etti. A. Öymen ve N. Ilıcak karşısında, A.Selvi, N. Alçı ne kadar eğrelti durursa dursun AKP gençliği için özlenen ve beklenen bir duruştur. Abdulkadir Selvi’nin, Kadri Gürsel’e ‘Siz Beyaz Türkler’ diye çıkışı yarım asırlık bir kompleksin dışa vurumuydu. Ezilmişlik sendromu. BB, Türkiye’nin değil ezilmişlik sendromu yaşayan entellektüel görünümlü kısır fikirlilerin ve itibarı olmayan gençlerin lideridir.

– Fuat Avni
« Son Düzenleme: 28 Mart 2014, 05:09:28 Gönderen: Kurt Knispel »
 

Çevrimdışı Ömer

Tayyip'in korumalarını bir de benden dinleyin

İbrahim ÖZDOĞAN

Tayyip şüphe içinde yaşıyor ve hiçbir korumasına güvenmiyor.

Bu nedenle güvenliğini sağlayan devletin resmi korumalarının başına hem bir gözetleyici olarak hem de gayrı resmi koruma şefi olarak yeğeni Ali Erdoğan'ı getirdi.

Tayyip'in yeğeni bu Ali Erdoğan çok uzun yıllardır Tayyip'in hem korumalığını yapmakta, hem de aşırı şüphelenildiği için diğer korumaların davranışlarını gözetlemekte ve görevlerini iyi yapıp yapmadığını kontrol etmektedir.

İşte Tayyip'in korumalarının sürekli olarak halka karşı demokratik olmayan ve hukuk kurallarını çok aşırı şekilde aşan davranış bozukluğu içerisinde olmalarının nedeni bu yeğen Ali Erdoğan'dır.

Yeğen Ali Erdoğan 7/24 ölçütünde çalışır ve saniye bile yanından ayrılmaz Tayyip'in.

Size önce bu yeğen korumabaşı Ali Erdoğan'ın beni de yakından ilgilendiren maganda ve zalim bir tutumunu anlatayım ki olayın boyutlarını daha kolay analiz edebilesiniz.

Tarih 27 Kasım 2004; Tayyip Erzurum'a geliyor, ertesi gün yani 28 Kasım'da ''deprem konutları''nın sahiplerine teslim töreni var.

Ben o zaman AKP milletvekiliyim.

Biz diğer milletvekilleri ile birlikte daha önceki bir saatte Erzurum'a geldik ve akşam karanlık bastıktan sonra, kendi uçağı ile gelecek olan Başbakan'ı Erzurum havaalanında bekliyoruz.

Apronun içine giren karşılama heyetinde diğer Erzurum milletvekilleri, vali, emniyet müdürü ve bazı il daire müdürleri olmak üzere AKP Erzurum il yöneticileri vs. bulunmaktadır.

Uçağın indiği bize haber verilince Başbakan'ı karşılamak ve kendisine hoşgeldin demek için, protokol gereği çok intizamlı şekilde sıraya dizildik, kendisini bekliyoruz.

Ben ve kendisinden izin alma olanağım olmadığı için adını veremeyeceğim diğer bir milletvekili karşılama heyetinin en başında bulunuyoruz.

Sıraya dizilmiş askeri manga gibi beklerken, birdenbire Tayyip'in gayrı resmi korumabaşısı yeğeni Ali Erdoğan'ı karşımızda gördük.

Uçaktan öncelikle çıkmış ve karşımıza dikilmişti.

Neden karşımızdaydı?

Biz milletvekillerine ve diğer karşılama heyetine güya çeki düzen verme adı altında korku ve dehşet salmak için.

İşte bu Ali Erdoğan denilen maganda tavırlı adam, o anda karşımıza bir hışımla geldi ve en başta bulunduğumuz için bir elini benim kemerime bir elini de adını veremediğim diğer milletvekilinin kemerine takarak ''adam gibi düzgün durun'' diyerekten bizi ileri geri sarstı ve sırayla diğer karşılama heyetinde bulunanları da itekleyerek ilerleyip gitti.

Daha sonra Tayyip uçaktan inerek geldi ve biz karşılama heyeti büyük bir stres altında, dokunulmazlığımız olduğu halde yeğen olma dışında hiçbir yetkisi olmayan basit birisi tarafından hakarete uğradık.

Her şey o kadar ani oldu ki, bir anda tepki gösteremediğime çok pişmanım.

Ama daha sonra tavrımı ortaya koydum; o akşam Tayyip'in milletvekilleri ve parti teşkilatları ile yaptığı toplantıya katılmadığım gibi ertesi gün yani 28 Kasım 2004'te yapılan deprem konutu teslim törenlerini protesto ederek katılmadım.

Şundan hiçbir kuşkunuz olmasın ki bunların tümünü yaptıran Tayyip'in kendisidir.

Tam bir Hitler faşizmine uygun olarak korku ile herkesi hizaya getirmek istiyor.

Yani şunu demek istiyorum, bu gayrı resmi korumabaşı yeğen Ali Erdoğan'ın yaptığı ve buna bağlı olarak diğer korumaların yaptıkları her şeyden Tayyip'in haberi var, çok bilinçli bir şekilde bunlar yapılmaktadır.

Tayyip öyle bir psikolojideki, 75 milyon insanın kendisine tam bir itaatle teslim olmasını istemekte, alçak ve yüksek dağların hepsini ben yarattım havasındadır.

Bu sağlıklı bir ruh hali değildir; kendisi hiç önemli değil ama ülkeme ve milletime yazık oluyor.

Bu ruh halini teyit eden bir olay daha anlatayım.

Tarih 9 Mart 2009; Tayyip Aydın'dadır. tirnak

M.S.Ö. adındaki bir çocuk ''Allah senin cezanı verecek'' diye bağırır ve Tayyip çocuğu yanına çağırır ''neden böyle diyorsun?'' diyerek elini zavallı yavrucağın omuzuna koyup boynuna doğru sıktı.

Ben Tayip Erdoğan'ın bu kabadayı tavırları nedeniyle, başbakanlığı bir türlü sindiremediğini ve bu nedenle Kasımpaşalılık formatını devam ettirdiğini düşünürüm hep.

Dünya tarihi makamların sindirilemediği ve bu konuda elbiselerin bol geldiği örneklerle doludur.

Tayyip'in eli çocuğun omuzundayken, korumalarınında karıştığı bir itiş kakış oldu.

Daha sonra Tayyip ''bırakın gitsin'' dedi ama koruma ve polisler bırakmadı.

Çocuğun babası, zavallı yavrucak Tayyip tarafından boğazı sıkılarak yaşamsal tehlike geçirdiği için suç duyurusunda bulundu ama savcılık takipsizlik kararı verdi, ki bu bir guguk denilecek hukuk garabetidir.

Antalya'da Başbakan Erdoğan'ın boynundan tuttuğu 13 yaşındaki çocuk...

Ama çocuk güya iki defa ''Allah senin belanı versin'' dediği için soruşturma devam ettirilmiş ve adli tıptan suçun hukuki sorumluluğunu algılayacak durumdadır raporu alınarak hakkında savcılık tarafından TCK'nın 125/1 maddesine göre 3 aydan 2 yıla kadar hapis cezası istenmiştir.

Bu korumalar, her olayda korumabaşı yeğen Ali Erdoğan sayesinde hiçbir göstericiye göz açtırmamakta ve mutlaka sonu dayakla biten olaylar olmaktadır.

Yıllar önce Antalya'da Tayyip'i protesto edip ''anamızı ağlattınız'' diyen çiftçinin başına gelmeyen kalmadı ve o da korumalar tarafından dövüldü.

Erdoğan Mersin'deki çiftçiye "Ananı da al git" derken, Ali Erdoğan yanı başında...

Demokrasiyi sindirememiş Arap-Şark paradigmalı bir insan, Atatürk Türkiye'sinde yönetimin hiçbir kademesinde bulunamaz.

Bu olayları anımsatmama neden, geçen gün ajanslara düşen, Tayyip'in 30-31 Ekim 2012 tarihinde Almanya ziyaretinde, Berlin Büyükelçiliği'nin yeni hizmet binasının açılışında kendisini koruyan polislerin davranışları yüzünden üç kez yaşamsal tehlike geçirdiği konusundaki uyarısı ve protesto eden göstericilere gözaltına alındıktan sonra yapılan kötü muamele konusunda Türkiye Büyükelçiliğine gönderilen ''nota'' dolayısıyladır.

Bakın bir kalkınmış ileri Batı ülkesinin anlayışına ki bu tehlikeleri hangi noktalardan uyarıyor:

Birincisi, Tegel havalimanı inişinde, silahların hazır hale getirilişi sırasında, silahlardan birinin kurşun fırlattığı konusundaki uyarısı.

İkinci uyarı, Allianz Vakfı binasından ayrılışı sırasında, çok sayıda güvenlik memuru elleri aracın üzerinde, Başbakan'ın aracının yanında koşuşturmuş; bu davranış biçimi daha önceden kararlaştırılmamış olduğu için hem kendilerini hem Başbakan'ı hızlı bir şekilde tahliye edememe tehlikesini doğurmuştur.

Üçüncü uyarı, Türk korumaları resmi ''pin'' takmadığı için Alman güvenlik birimlerinin tanıyamaması nedeniyle çıkan tehlikeli kriz.

Ayrıca şunu belirtelim ki yakalanan göstericilere sert muamele edilmesi nedeniyle Türk güvenlik görevlilerine dava açılmış ki, işte bizimkinin kitleleri uyutmak için edebiyatını yaptığı gerçek ''ileri demokrasi'' budur.

Adamlar ne bilsin ki bırakın böyle dava açılmasını, dokunulmazlığı olan bir milletvekiline bile padişahlık veya kraliyet anlayışı gereği Başbakan'ın en basit bir yakını bile istediği şekilde dayak atar veya tartaklar ya da her türlü hakareti yapar.

Tam bir şark kabalığı ve kafalığı.

Böyle bir anlayış yerin dibine batsın. 2004'deki o olayı unutamıyorum ve en derin nefret duygularımla kınıyorum.

İşte bunlar demokratik, kalkınmış ileri bir Avrupa ülkesinin normları.

Ne bilsin Alman yetkilileri, bizimkilerin görmemiş olduklarını ve şark kafası taşıdıklarını.

İleri kalkınmış Avrupa ülkelerinde hukuk kuralları işler ama maalesef bizim millet olarak hoş olmayan bir tutumumuz var ki, bu bizi hukuk dışına iten aşırı bir yağcılığa götürüyor; bu hastalığı taşımayanları tenzih ederek söylüyorum tabi.

O da şu: Hangi görevde olunursa olunsun bir yöneticinin yakını yanımızda olduğu zaman yapacağımız yağcılığı o yakını yöneticiye haber versin diye yapmadığımız aşırılık yok.

İşte Tayyip'in bir kısım korumalarının hukuku ve demokrasiyi çiğneyen despot tutumlarının nedeni budur.

Bu magandaca despot davranışlar korumalar tarafından, "Tayyip'in yeğeni gayrı resmi korumabaşı Ali Erdoğan, kendisini en titiz şekilde koruma adına yaptığımız davranışları ve kendisini protesto edenlere yaptığımız hukuk dışı muameleyi Tayyip'e haber versin de sürekli olarak bu koruma ordusunda kalalım" diye bunlar yapılıyor.

Bu tür muamele ve davranış biçiminde olmayan çok az sayıda ki her korumayı tenzih ediyorum.

Zaten böyle davranılmasını örgütleyen gayrı resmi korumabaşı yeğen Ali Erdoğan'dır ki, ''HALKIN HABERCİSİ'' haber sitesinde Berlin'deki olayla ilgili yayınlanan fotoğrafta arkadan görülüyor kendisi.

Ali Erdoğan'ı da yönlendiren bizzat Tayyip Erdoğan'ın kendisidir.

Neden?

Çünkü adamda bilgi yok, herkese korku salarak hükmetmek istiyor.

Her konuda kaba kuvvete başvurma oranı bilgi gücü ile ters orantılıdır.

Bu korumalar benim Parlamento dönemimde, Tayyip'le birlikte TBMM'ye geldikleri zaman kulislerde milletvekilleri arasında çok saygısız bir şekilde dolaşırlar, orayı babalarının çiftliği gibi kullanırlardı; şimdi nasıl onu bilemem.

Mesela birgün muhalefet kulisinde oturuyordum. O zaman Tayyip'in koruma müdürü olan gözlüklü birisi vardı (adını unuttum, gördüğüm anda tanırım) o da oturduğum yere geldi ve yanında yeğen gayrı resmi korumabaşı Ali Erdoğan'da vardı. Oturdular ve koruma müdürü sırf bana hakaret olsun diye ve yeğen Ali Erdoğan'a yağ yakarcasına bir koruma polisini çağırıp ayaklarının dibine bir kısım evrakları fırlatarak, bağırtılı bir şekilde ''Ulan ben sana demedim mi?'' ifadelerle fırça çekti.

Tabi bu fırçalama işi tam bir artistik numara, bir senaryo idi.

Neden bana karşı bunu yaptı?

Ben AKP'den ayrıldığım ve onlara karşı o dönemde en etkili sert muhalefet yapan 3-5 milletvekilinden biri olduğum için ve yanında bulunan gayrı resmi korumabaşı, Tayyip'in yeğeni Ali Erdoğan'ın yanında çanakçılık yapıp, o da Başbakan'a haber versin diye bu saygısız davranışı yaptı.

Türkiye'de magandalığın sembolü haline gelen Tayyip Erdoğan'ın korumaları aklıma geldikçe rahmetli Kemal Sunal'ın ''Bekçi'' filmini anımsıyorum.

Her filmini olduğu gibi bu filmini de defalarca izlediğim gibi, izlediyseniz sizin de anımsayacağınız şekilde, senaryoya göre, İçişleri Bakanı'nın yeğeni sandığı bekçiye o yörenin emniyet amirinin çektiği yağlar çok komik bir şekilde anlatılıyor.

Hep düşünmüşümdür, Tayyip'in korumaları acaba Kemal Sunal'ın ''Bekçi'' filmindeki gibi emniyet amirinin bekçiye çok iyi görünerek, güya dayısı İçişleri Bakanı'na haber versin ve ona torpil yapsın diye, davranış biçimini mi modelliyorlar?

Bence olayın bam teli burada, yani gayrı resmi korumabaşı yeğen Ali Erdoğan'da.

Ali Erdoğan ne zaman korumaların başından uzaklaştırılırsa, her korumanın davranışı normale döner.

Ama bu mümkün değil.

Çünkü, Tayyip Erdoğan'daki korku ve şüphe duygusu sınırı geçmiş vaziyette.

Yani yeğeninin korumalar yanındaki varlığı ile kendini emniyette hissediyor.

Tayyip Erdoğan bu ülkede iktidar olduğu müddetçe bu nahoş antidemokratik olaylar hep sürüp gider.

Tayyip Erdoğan'ın basit bir yakınının milletvekiline hakaret ettiği bir Türkiye'de kendi bakanına ''Suat, koçum şu çantamı kapta gel bakıyım'' demesi çok mu anormal sizce.

İşte bunlar Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni ''çöl çadırı'' anlayışıyla yönetiyorlar.

Keşke entelektüel boyutu olan ama aynı zamanda yüzde yüz milli düşünen bir başbakanımız olsaydı.

Mutlaka bir gün bunun da olacağına inanıyorum.
Eu4 için Antik dönemde geçen mod yapımında bana yardım etmek isteyen mesaj atsın.

Steam'den beni ekleyip yanıt alamamış ya da eklemek isteyen üyeler bana PM atarak Steam ismini yazarsa sevinirim.

[Mod] Eşit Alan Projeksiyonu - [Mod] Eski Dünya Müziği - Tarihi ve Coğrafi Harita Siteleri
 

Çevrimdışı Börklüce

  • Arşidük
  • *
  • İleti: 2873
    • Profili Görüntüle
Bu adamın sosyal hayata karışması yasaklanmalı, apaçık bir şekilde topluma zararlı, normal bir düzende hapiste olmalı bu herif. Yahu bunlar ailece psikopat, bildiğin çete bunlar, akıl alır gibi değil ya...

Ayrıca bu Fuat Avni kimdir? Kim bu adam ya, ne idüğü belirsiz öylesine bir herif on binleri avucunda oynatıyor...
 

Çevrimdışı Kurt Knispel

  • Arşidük
  • *
  • İleti: 2290
    • Profili Görüntüle
Fuat Avni tek bir kişi tarafından yönetilen hesap değil. Erdoğan üzerinde psikolojik savaş uygulamak üzere açıldı cemaat tarafından. Bir ara deşifre olur gibi de oldu ama sonuç ne bilmiyorum.
 

Çevrimdışı Börklüce

  • Arşidük
  • *
  • İleti: 2873
    • Profili Görüntüle
Bu da yine twitter takipçilerinin kendi sanrısı. Kimse bir şey bilmiyor ama kendilerini inandırdıkları için kesin bir şeymiş gibi yayıyorlar bildiklerini. Aynısı yirmeböşmerttabömbegebitepevar muhabbeti için de geçerli. Sosyal medyada fazla kaybolmamak lazım, en azından gündemi takip ederken.
 

Çevrimdışı Kurt Knispel

  • Arşidük
  • *
  • İleti: 2290
    • Profili Görüntüle
 

Çevrimdışı Ömer

Neoliberalizm bile bu değil Erdoğan kapitalizmi de bitirdi

Soma katliamı, sol cenahta AKP iktidarına yönelik tepki ve eleştirileri haliyle sertleştirdi. Eleştirilerin bir çoğunda 'Neo-liberal zihniyet, vahşi kapitalizm, hoyrat kapitalizm, piyasaya tapanlar' gibi klasik kapitalizm eleştirisi içeren marksist terimlerin çoğalması dikkat çekti.
Solda teori üstüne kafa yoranlar, belli ki Soma faciasından köklü bir 'sistem eleştirisi' çıkarmak istiyorlardı. Ancak bu iyiniyetli girişim ne yazık ki, okunulan kitaplarda, bilinen teorik şemalarda bizlere sunulan 'klasik tabloyu' ve kalıpları aşamadı.
Oysa Türkiye'de yeni ve daha farklı bir modelle karşı karşıyayız...
Biraz iddialı olacak ama, AKP'nin yarattığı bu modelin dünyada, Ortadoğu'da veya Latin Amerika ülkelerinde bir benzeri yok!...
DEVLETİ KEMİREREK
Tamamen Türkiye'nin 90 yıllık cumhuriyet devleti modeli üzerine inşa edilen ve o modeli yavaş yavaş kemirerek yokeden yepyeni bir modelle karşı karşıyayız...
Eğer bu rejim modelinin yapısını tam olarak çözemezsek...
Eğer bu modelin şifrelerini, ideolojik yapısını, yöntemlerini ve hedeflerini doğru tanımlayamazsak, AKP iktidarı ile doğru bir şekilde mücadele edemeyiz...
Ve bu iktidar daha uzun bir süre, dikta ve zorbalık rejimini sürdürür...
Önce tanımlardan başlayalım. Sonra ne demek istediğimizi madde madde anlatalım.
AKP'nin uyguladığı model “Neo-liberal serbest piyasa, vahşi kapitalizm vb” gibi klasik tanımlara sığan bir sistem değil. Daha farklı, daha sinsi ve daha egemen bir yapı...
Öncelikle devletten başlayalım.
TEPEDEN DİZAYN
AKP 12 yıllık iktidarı boyunca önce hükümet oldu, sonra devlet mekanizmasını tepeden başlayarak yönetmeye ve kullanmaya yöneldi.
Ve 10 seneden sonra devlet aygıtını, tümüyle kendi işine yarayan bir şekilde kullanmaya başladı.
Bunun için devlet içindeki kadrolarını da, aygıtı kullanacak pozisyonlara getirdi.
Son olarak 17 Aralık sonrası devlette düşman gördüğü 'Paralel Yapı'ya (Fethullah Gülen Cemaati) bağlı elemanları da tasfiye ederek özellikle polis ve yargı gibi devletin iki önemli kurumunda, tüm kilit noktalara doğrudan AKP'ye AKP Hükümeti'ne, hatta Erdoğan'a ve Erdoğan'ın etrafındaki dar kliğe bağlı elemanları getirerek, devlet aygıtını neredeyse tümüyle denetimine aldı.
“Serbest piyasa, ya da Neo-liberal ekonomi devletin küçülmesine ve özel sektörün bu alanları geniş biçimde doldurmasına dayanır.
Oysa Türkiye'de böyle olmuyor.
Devletin tepesine çöreklenmiş olan AKP kliği, özelleşmelerin tümünü, kendisine doğrudan maddi menfaat ve siyasi çıkar sağlayacak şekilde dizayn ediyor ve kullanıyor.
“AKP kliği” tanımı da tartışmalı. Belki daha doğru tanım “Erdoğan ve şürekası” olabilir. Ya da “Erdoğan ve hempaları”...Veya bildik deyimle “Erdoğan ve çetesi...” Ya da en kısası “Erdoğan Çetesi”...
MAFYA DIŞTA, ÇETE BAŞTA
Ama durun. Bu herhangi bir çete değil. ABD'de veya İtalya'da, ya da Kolombiya'daki gibi devletin dışında güç odağı oluşturan mafya tip bir çete değil.
Meşruiyetini seçimlerden, parlamentodaki çoğunluğundan, hepsi yasal mevzuatlara uygun bir dizi kararnameden alan bir çete...Üstelik siyasal ve yasal bir partisi olan ve bu partiyi yöneten bir çete...
Yani 'çete' diyebilirsiniz...Ama bu sadece onların dar, çıkarcı ve zorba yapısını açıklar...Ama hükümet ve devlet içine çöreklenmiş bir 'çete' ile yüzyüze olduğumuz için 'çete' lafı, onların meşruiyetini yasal olarak sorgulamaya yetmez...
17 ve 25 Aralık tam da bunu yapıyordu...
Devletin bazı savcıları ve polisleri aylarca izledikleri Erdoğan ve çevresindeki bir grubun yasadışı ve çetevari faaliyetlerini iddianameye dökmeye ve mahkeme önünde hesap sormaya girişmişti...
Ama olmadı...
DEVLETTE ÇETELER SAVAŞI
Onlara 'Paralel' damgasını vuran Erdoğan iktidarı, onlarca savcı ve hakimi oradan oraya sürerek ve binlerce polisi görevden alarak veya sürgün ederek, kendisine karşı yapılmış ve “17 Aralık Darbe Girişimi” adını verdiği bu girişimi engelledi.
Erdoğan Çetesi, devlet içinde, kendisine 'paralel' olarak örgütlenen Fethullah Çetesi'ni büyük ölçüde tasfiye etti. Devlet içinde “Çeteler Savaşı” yaşandı. Hükümete ve parlamentoya hakim olan çete, ötekini tasfiye etti. Üstelik “Milli iradeye darbe girişimi” adını vererek.
Şimdi gelelim işin ekonomi boyutuna....
AKP, ekonomide 'devlet kontrolünde bir dizayn” sistemine yöneldi.
Bu ne demek? Ve AKP bunu nasıl yaptı?
Rahmetli Doğan Avcıoğlu Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundaki ekonomik modeli “Devlet eliyle burjuva yaratmak” diye tanımlamıştı.
DÖNEM ZENGİNLERİ
Belli ki TC'nin yapısı 90 yılda bu temel modelin çok da ötesinegeçemedi.
Türkiye'de Koç'lar, Sabancı'lar, Eczacıbaşı'lar gibi Cumhuriyet dönemi kapitalist aile şirketleri dışında çok da fazla geleneksel burjuva aile ve şirket kültürü oluşmamıştı.
Özal döneminde, 80'li yıllarda ortaya çıkanların çoğu da 'dönem zengini' olarak parlamış ve batmışlardı.
Demirel'in iktidarı döneminde palazlanan başka bazı 'dönem zenginleri' de vardı.
Yöntem hep aynıydı. Devlet eliyle dağıtılan ihaleler ve avantajlardan faydalanan bazı işadamları kısa sürede çok para kazanır. Milyonlar, milyarlar...Sonra bunları doğru dürüst ve kalıcı bir üretime ve sanayiye döndüremedikleri için, ve özellikle kendilerini destekleyen iktidarlar değişince, küresel veya ülke bazındaki bir ekonomik dalgalanmada batar giderlerdi...Ne yazık ki, ekonomi yazarlarımız bu 'dönem zenginleri'ni kitaplaştırıp öykülerini yazmadılar...Akademisyenlerimiz de batıp giden bu şirketleri ve insanları, bir ekonomi modeli çerçevesinde ele almadılar...
AKP işte Cumhuriyet boyunca görülen bu 'dönem zenginleri' modeline kendini özgü bir kaç yenilik getirdi.
İHALE SİSTEMİ KALKTI
Öncelikle 'İhale Yasası' denilen ve neo-liberal sistemin, ya da 'piyasa ekonomisi' denilen modelin temelini oluşturan önemli bir yasayı fiilen ortadan kaldırdı.
Çünkü 'İhale Yasası' ne kadar yönlendirilirse yönlendirilsin, yine de şirketler arasında belli bir rekabete ve yarışmaya açıktı.
Ama AKP bunu istemiyordu.
AKP sadece kendi çetesinden kişilerin veya kendi çetesine tümüyle bağlı kişilerin kamudan ihale almasını istiyordu. Sonunda yasayı fiilen tümüyle rafa kaldırdı.
Ve kamu ihalelerini sadece ve doğrudan kendi seçtiği kişilere dağıtmaya başladı.
Bu 'Neo-liberal' veya 'piyasacı' diye tanımlanan modelin ötesinde ve dışında yepyeni bir modeldi.
Bu modele ne denebilir?
Buna belki “Güdümlü ekonomi” denebilir.
Eskiden “komuta ekonomisi” gibi tanımlar vardı. Bu biraz da askeri dönemleri ve askeri vesayet çağrıştıran bir kavramdı. Libaral iktisatçılarımız bu “komuta ekonomisini” şiddetle eleştirir ve piyasayı savunurlardı.
'PİYASA' NASIL YOK OLDU
Şimdi AKP'nin yarattığı bu “Güdümlü Ekonomi” karşısında libaral ekonomi yazarlarının sus pus kesilmeleri, belki modelin yarattığı korku ve dehşetin derecesini gösteriyor!.. 
AKP bu modeli yaratırken bir şey daha yapmaya başladı.
Örneğin Koçların kazandığı bir “savaş gemisi ihalesi”ni tümüyle iptal ederek, sonradan 17-25 Aralık'a ilişkin bazı telefon tapelerinde ortaya çıktığı gibi, Başbakan Erdoğan, bu ihaleleri doğrudan telefon ettiği başka bazı işadamlarını ve firmalarına verdirdi...
Yani “Güdümlü ekonomi” elinde sopa, hukuken ihaleyi kazanan firmayı kovuyor ve yerine kendi istediği firmayı getiriyordu...
Bu kabul edelim ki “Neo-liberal” denen modelde yoktur. “Vahşi kapitalizm” için bile fazla vahşi ve despotça bir uygulamadır. Bir tür “Dikta ekonomisidir”.
Firmayı, fiyatı ve süreyi belirleyen artık “Piyasa” değil, diktatördür.
Yeri gelmişken şunu da ekleyelim: Soma madeninde sonradan gözler önüne serilen bu kadar vurdumduymazlık, bu kadar denetimsizlik ve iş güvenliğine hiç dikkat etmeden şirket tarafından işçiye yapılan üretim baskısı sadece 'vahşi kapitalizm' ile açıklanabilir mi? Açıklanamaz. Çünkü vahşi kapitalizmde bile bir 'vahşi sendikacılık' ve vahşi işçi hakları kavgası vardır.
Soma'da görüldüğü gibi bir 'adamsendecilik' ve işçiyi hiçe sayma ancak, sırtını iktidara yaslayan ve ne yaparsa yapsın başına bir şey gelmeyeceğine inanan bir ortamda gerçekleşebilir. Çünkü tepeden gelecek bir telefonla tüm sorunların çözüleceğine, tüm raporların yazılacağına, tüm dosyaların kapatılacağına inanmaktadır şirket sahipleri. Güvendikleri bir 'sağlam irade' vardır arkalarında. Bu kadar sorumsuzluk ancak dikta ortamlarında olur!
HAVUZ MODELİ
Ve bu 'sağlam irade'nin sahibi diktatör, herşeyden çok iyi anladığı inancında olduğu için gerçekten tüm ekonomiye karışmaktadır.
Şimdi gelelim, AKP ve Erdoğan'ın bu “güdümlü dikta ekonomisi” modelinde dünyadan farklı olarak uyguladığı yeni yönteme!...
Bu “Havuz Modeli”dir...
Havuz modeli kısaca şudur:
Kamudan seçilerek ihale verilen bazı firmalar ve işadamları, aldıkları ihaleden elde edecekleri karların bir bölümünü, daha baştan Başbakan'ın belirlediği bir ortak para havuzuna aktarmakla yükümlüdürler. Burada aktaracakları miktar, aldıkları ihale ve kar oranına göre belirlenir.
Şimdiye kadarki uygulamalar, en azından net karın yüzde 15-20 veya 25'e kadar yükselen bir payının, iktidar tarafından ortak havuza aktarılmasının talep edildiğini göstermektedir.
Üstelik o kişinin nakit zenginliğine göre, havuza giden bu paraların bir bölümü peşinen tahsil edilmektedir.
HAVUZ BİR KİŞİYE BAĞLI
“Havuza giden paralar” ne olmaktadır?
Bu paraların en azından bir bölümünün Erdoğan ve belirlediği bazı kişilerin evlerinde, kasalarda saklandığı ortaya çıkmıştır.
Bunlar büyük ölçüde kayıt dışı paralardır.
Bunların bir bölümü, yine uygulamada görüldüğü gibi “yandaş medya” faaliyetlerine akıtılmaktadır. Çünkü sadece reklam geliri, ne kadar baskı yapılırsa yapılsın, tek başına yandaş medyayı beslemeye yetmemektedir. Havuz sistemi, yandaş medyanın ana gelir kaynağıdır.
Ama bunun dışında 'Havuz', rüşvetin sistemleşmiş biçimidir.
Kamudan 'Kıyak ihale' karşılığı, Erdoğan, hükümetin başı olarak, kendi tasarrufuna belli bir para ayırmaktadır.
Üstelik bu sistemleştirildiği için gelir toplamak kolaylaşmakta, adeta 'meşrulaşmak'tadır.
Artık her ihalenin belli bir fiyatı ve payı vardır.
Batı dünyasında da mafya belli bazı devlet ihalelerini almak için bazı kamu görevlilerine bir tür rüşvet dağıtır, ama bunlar oldukça küçük yüzdelerdir.
Türkiye'de ise Batı'daki mafyadan farklı olarak, mafya tipi yapı kamunun tepesine çöreklenmiştir.
REKABETİ ENGELLİYOR
Devletin tepesine oturmuş olan bu çete, devlet parasını istediğine dağıtırken, kendisi de bu 'yağma'dan aslan payını almaktadır.
İşte bu nedenle Erdoğan, maden işletme ve ihalelerini tümüyle kendine bağlamıştır. Sadece kendi istediği (Soma Holding gibi) şirketler izin vermekte, başvuru yapan 12 bin kadar diğer şirkete ise asla maden izni vermemektedir.
Soma Holding bu sistem sonucu kamu parasıyla zengin edilmiş, bunun karşılığı 'halka dağıtılan kömür'ü üretmiştir. Arada kime ne kadar pay verdiği meçhuldur. Ancak Soma Holding patronu Alp Gürkan'ın “Havuz modeli”ne para aktaran 150 kadar isim arasında olduğu ortaya çıkmıştır.
Kabul edelim ki, bu modelin de 'Neo-liberal' yapı ve 'Piyasa' ile ilgisi yoktur.
Erdoğan madencilikte ruhsat tekelini sadece kendi eline alarak, ortada piyasa bırakmamıştır.
Geride sadece Erdoğan'ın izniyle madencilik yapan 'Erdoğan'ın adamları' kalmıştır. Bunların Erdoğan'ın “Havuzu”na aktardığı paraların miktarı ise henüz meçhuldur...
Üstelik Erdoğan bu sistemi inşaattan, gemi sanayiine, madencilikten gıdaya kadar tüm sektörlerde uygulamaktadır. Yani tüm sektörler “güdümlü ekonomi”nin tek diktatörüne bağlanmıştır...
DİKTA GÜDÜMLÜ RÜŞVET EKONOMİSİ
Havuz sistemi “Güdümlü dikta ekonomisi” adını verdiğimiz AKP modeline “Rüşvet” ayağını eklemektedir.
Üstelik, kişiye göre, arada derede verilen bir rüşvet değil.
Sistemli, düzenli, ihale dağıtımına endeksli bir rüşvet havuzu.
Bu paraya farklı isimler verilebilir. “Haraç” denebilir.
“Tayin hakkı” veya “Seçme payı” denebilir.
Ama en kestirme ve net tanımı yine de “Rüşvet”tir.
Böylece AKP'nin ve Erdoğan'ın Türkiye'de kurduğu ve dünyada örneği olmayan ekonomik modelin kelimeleri biraz daha zenginleşir.
Buna “Dikta Güdümlü Rüşvet Ekonomisi” diyebiliriz.
Bu dünyada çok yaygın bir model değildir.
Çünkü ulus-devlet, federal-devlet yapıları buna kolay izin vermez.
Bir aşamada, bu tür girişimler engellenir.
Ancak Türkiye gibi bir partiye ve bir adama 12 yıl kesintisiz ve denetimsiz iktidar veren ülkelerde, sonunda ortaya böyle garip ekonomik sömürü modelleri çıkabilir.
ORTADOĞU'DA BİLE EŞİ YOK
Aslında bu model, Ortadoğu'daki 30 yıllık bazı dikta rejimlerinde görülmüştür. Örneğin Mısır'daki Mübarek rejimi, Libya'da Kaddafi rejimi veya Tunus'taki Zeynel Abidin rejimi de benzer bir 'tek adam'etrafında şekillenmiştir.
Ancak hiçbirinde 'ihale ve havuz' sistemi, Türkiye'deki kadar 'emme-basma tulumba' yani, iktidarın her aşamada kazandığı bir sisteme dönüşmemiştir. Çünkü o diktalarda bile, diktatörün etrafında sistemden faydalanan az sayıdaki insan, bu rüşvetleri kişisel olarak paylaşmış, havuz gibi bir sistem bu nedenle oluşmamıştır. Türkiye'deki gibi tüm sektörlere yayılmamıştır...
EN TEPEDE BİR ÇETE
Şimdi Türkiye'de nasıl bir yapı ile karşı karşıya olduğumuz belki biraz daha iyi anlaşılır.
Devletin tepesine çöreklenmiş bir çete....
Bu çetenin her aşamada halka karşı devleti harekete geçirdiği bir baskı rejimi...
Bu çetenin devlet gücünü kullanarak belirlediği bir ekonomi...
Bu çetenin başının, şahsen belirlediği bir ekonomik zenginleşme modeli...
Bu çetenin ekonomik gücü ve devlet baskısını aynı anda kullanarak, kendi lehine çevirmeye çalıştığı bir seçim sistemi...
Parlamenter sistemde çoğunluğu ele geçirmeyi, sistemli baskı ile sağlayan bir çete....
Türkiye'nin en büyük ve en örgütlü siyasi partisini yöneten bir çete...
Bu çetenin kurduğu dikta rejiminde Türkiye'deki en saf kapitalistler bile “Neo-liberal düzene, vahşi kapitalizme veya serbest piyasaya” daha uzun süre özlem duyabilirler!..
Çete gerçeği ile yüzyüze olan Türkiye'nin sosyalistleri ise, Soma eleştirisi yaparken marksist literatürde belki daha farklı terimler aramalıdırlar...
Kerem Çalışkan

http://www.odatv.com/mob_n.php?n=neoliberalizm-bile-bu-degil-erdogan-kapitalizmi-de-bitirdi-2005141200
« Son Düzenleme: 26 Mayıs 2014, 23:34:26 Gönderen: Ömer »
Eu4 için Antik dönemde geçen mod yapımında bana yardım etmek isteyen mesaj atsın.

Steam'den beni ekleyip yanıt alamamış ya da eklemek isteyen üyeler bana PM atarak Steam ismini yazarsa sevinirim.

[Mod] Eşit Alan Projeksiyonu - [Mod] Eski Dünya Müziği - Tarihi ve Coğrafi Harita Siteleri
 

Çevrimdışı Kurt Knispel

  • Arşidük
  • *
  • İleti: 2290
    • Profili Görüntüle
Alıntı
Solda teori üstüne kafa yoranlar, belli ki Soma faciasından köklü bir 'sistem eleştirisi' çıkarmak istiyorlardı.

Doğru tespit. "Ölümlerin sorumlusu ‘kader’ değil kapitalizm!" diyeni çok gördüm.
« Son Düzenleme: 26 Mayıs 2014, 16:09:18 Gönderen: Quad Cannon »
 

Çevrimdışı Kurt Knispel

  • Arşidük
  • *
  • İleti: 2290
    • Profili Görüntüle
Bilginer: Babalarımızı öldüremedik, 91 yıldır Atatürk'e tapınmaktan vazgeçemedik
http://t24.com.tr/haber/bilginer-babalarimizi-olduremedik-91-yildir-ataturke-tapinmaktan-vazgecemedik,261244
 

Çevrimdışı Kurt Knispel

  • Arşidük
  • *
  • İleti: 2290
    • Profili Görüntüle
'Hedefleri önce Aleviler, sonra Denizciler, sonra askerlerdi'

"İrticayla Mücadele Eylem Planı" olduğu iddia edilen planı hazırladığı suçlamasıyla tutuklanan, hem bu davadan hem de "Balyoz"dan ceza alan emekli Albay Dursun Çiçek, Radikal'e konuştu: "Beni ararken, yedi Dursun Çiçek buldular."

TSK’da kırgın olduğunuz kimse var mı? Mesela, Hilmi Özkök?
Var tabii, çok net. Tanık olarak mahkemeye geldi, İrticayla Mücadele Eylem Planı’nı gösterdik, “Bunun yaptırım gücü var mı, böyle bir plan hazırlanır mı?” diye sorduk. Şüpheli cevaplar verdi. Daha net cevaplar verebilirdi. Genelkurmay’daki prosedürleri biliyor. Sırf siyasi destek olduğu için şüpheli cevaplar verdi. Hatta sorulardan kaçındı.

http://www.radikal.com.tr/turkiye/hedefleri_once_aleviler_sonra_denizciler_sonra_askerlerdi-1198607
« Son Düzenleme: 24 Haziran 2014, 17:37:48 Gönderen: Quad Cannon »
 

Çevrimdışı gougluinn

  • Dük
  • *
  • İleti: 1165
  • strip the flesh, salt the wound! niahahahha
    • Profili Görüntüle
geçen linkini face'de gördüm, fatiko gibi yurtdışında yaşayıp tatil için buraya gelen atarlanmış birisi ;D

not: yazı baştan sona argo içermektedir, ondan spoiler koydum.

Türk Milleti ve “... Ucuyla İş Yapmak” Gerçeği

(aç/kapa)

https://medium.com/@guvenindahouse/turk-milleti-ve-sikinin-ucuyla-i-s-yapmak-gerce-i-e7b170699056

Çevrimdışı Baris

Bunların bir kaçı ortadoğu kültüründe olan şeyler. 'Bukra İnşallah' kalıp laftır manası başta şaşırtabilir. Ama iş yaparken her zaman o ülkenin kültürünü bilmek gerekir ve bir şekilde yapacağın iş hallolur eğer nasıl yapılacağını bilirsen. Hayat tecrübesi denen şey küsmek ve duygusal tepki vermek değil adapte edebilmektir gerekirse.
 

 

Forumdan uzaklaştırmalara itiraz, yasal talepler veya uygunsuz içerik bildirimlerinizi İletişim Sayfamız üzerinden yapabilirsiniz. 3 gün içerisinde yanıt verilecektir.