Gönderen Konu: Diğer İlginç köşe yazıları ve görüşler.  (Okunma sayısı 3314 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Kurt Knispel

  • Nizam-ı Cedid
  • *
  • İleti: 2290
    • Profili Görüntüle
Karadeniz'de işletmede 95, inşa aşamasında 58, projede 253 HES var. Hepsi tamamlanırsa 406 HES olacak.. Karadeniz'i görmek için son günler..

Mehmet Altan
 

Çevrimdışı Baris

Alıntı
‘Anadolu şehirlerin ‘ahlakını’ Erdoğan bozdu’

Başbakan Erdoğan’ın üniversite öğrencilerinin kızlı erkekli kaldığı evlere yönelik sözleri tartışma yarattı. Çoğu yorumcu bu konuyu insanların hayat tarzına müdahale olarak değerlendiriyor. Doğru bir yaklaşım.

Konuyla ilgili ikinci tartışma Erdoğan bu konuyu neden gündeme getirdi tartışması. Bence Erdoğan’ın konuyu gündeme getirmesinin, hem siyasi, hem ticari, hem de sosyal nedenleri var.

Siyaseten bu tartışma Anadolu’daki muhafazakâr oy tabanını birarada tutmak ve kemikleştirmek için bulunmaz bir fırsat. Erdoğan bundan sonra yüzde 50 oyun üstüne çıkamayacağını net olarak görüyor . Bu nedenle elindeki yüzde 50’nin ne kadarını kemikleştirip kendisine bağlarsa onu kazanç olarak görüyor. Bunun için de kendi tabanını kemikleştirecek suni gündemler yaratıyor. Muhafazakâr oy tabanına mesajlar gönderip onları kendi etrafında kemikleştiriyor. Erdoğan açısından doğru bir strateji.

Ekonomik olarak daha ilginç bir durum var ortada. İşin ilginçliği de orada.

Erdoğan’ın kamptaki konuşmasında, milletvekillerinden gelen, “vakıflar da yurt yapsın” önerisi üzerine de, “Bütün vakıflar olmaz, kamu yararına vakıflar olur, aksi hâlde her önüne gelen vakıf kurup üniversitelerden arsa talep etmeye başlar” dediği de söyleniyor.

Erdoğan’ın yurt yapmaları konusunda sinyal verdiği ve yurt işleri ile uğraşan “kamu yararına vakıflar” hangileri? Bu vakıfların Erdoğan veya aile bireyleri ile ilişkili olanı var mı örneğin? Esas gürültünün arkasında o vakıflara devlet eliyle maddi imkânlar sağlanması mı var?

Bir de tartışmanın sosyal ve ahlaki boyutu var. Gerçekten de Erdoğan’ın dediği gibi özellikle yeni üniversitelerin açıldığı Anadolu şehirlerinde muhafazakâr halk kitleleri arasında ciddi bir rahatsızlık var. Şehre dışarıdan gelen üniversite öğrencilerinin şehrin ahlakını bozduğundan sıkça şikâyet eder muhafazakâr kitleler.

1980’li yıllarda Malatya’da da benzeri bir tartışmanın olduğunu bizzat bildiğim için benim için tanıdık bu. Üniversitenin ilk kurulduğu yıllarda Malatyalılardan sıkça duyduğum bir şikâyetti bu ahlak tartışması.

Küçük Anadolu şehrine üniversite geldiği zaman o şehrin kültür dokusuna yabancı öğrencilerin davranışlarını hazmetmek çok kolay olmaz. Bu nedenle de muhafazakâr kitleler siyasileri buldukları yerlerde şikâyetlerini iletirler.

Örneğin Sakarya benzeri şikâyetlerin sıkça dile getirildiği şehirlerden biri. Üniversitesi yeni olmamasına rağmen, üniversitenin öğrenci sayısı arttıkça, şehre dışarıdan gelen gençlerin tutumlarını beğenmeyen yerel halk bundan şikâyet eder. Sakarya’da 70 bin üniversite öğrencisinden 3000 öğrencinin kızlı erkekli kaldığına, bunun da halkı rahatsız ettiğine ilişkin yerel gazetelere yansıyan tartışmalar mevcut örneğin.

Belli ki Erdoğan da benzeri şikâyetlerle yüzleşmiş ve bu, “dindar nesiller” yetiştirmek isteyen Erdoğan’ı çileden çıkarmış.

İşte burada durmak gerekiyor. Erdoğan, bizzat şikâyetle yüzleştiği sistemin yaratıcısı. Hatırlayın Erdoğan’ın en övündüğü icraatlarından biri her ile bir üniversitenin açılması. Bence de bu çok övünülecek bir icraat. AK Parti iktidara gelmeden önce Türkiye’deki üniversite sayısı 76 iken bugün bu rakam 179’a çıkmış durumda. Bu üniversitelerin büyük çoğunluğu da küçük Anadolu il ve ilçelerinde kuruldu. Bunları kuran bizzat Erdoğan’ın kendisi.

O hâlde şehrin “ahlakını” bozmakla suçlanan üniversitelerin kurucusu Erdoğan aynı zamanda şehrin “ahlakını bozan” kişi olmuyor mu?

Bana göre isteyen istediği ile yaşayabilir. Devletin bu alana müdahale etmesi ancak totaliter zihniyetlerde olur.

Üniversitelerin şehirlerin kültürünü değiştirdiği muhakkak. Ancak ben bunu ahlaki yozlaşma olarak görmüyorum.


Madem Erdoğan ve arkadaşları küçük Anadolu şehrine gelen gençlerin o şehirlerde ahlaki yozlaşmalara yol açtığına inanıyor o hâlde bu şehirlere üniversiteler kurup o gençleri sizler çektiniz. Dolayısıyla o şehirlerin ahlakını siz bozmuş olmuyor musunuz? J

Nerden baksan saçma bir tartışma. Gençleri rahat bırakın...

Emre Uslu

http://www.taraf.com.tr/emre-uslu-2/makale-anadolu-sehirlerin-ahlakini-erdogan-bozdu.htm
 

Çevrimdışı Ragnarr Loðbrók

AKP'ye oy veren insanların çoğunun bunu anlayabilecek ve aradaki ilişkiyi kurabilecek kadar gelişmiş olduklarını sanmıyorum

'İşte burada durmak gerekiyor. Erdoğan, bizzat şikâyetle yüzleştiği sistemin yaratıcısı. Hatırlayın Erdoğan’ın en övündüğü icraatlarından biri her ile bir üniversitenin açılması. Bence de bu çok övünülecek bir icraat. AK Parti iktidara gelmeden önce Türkiye’deki üniversite sayısı 76 iken bugün bu rakam 179’a çıkmış durumda. Bu üniversitelerin büyük çoğunluğu da küçük Anadolu il ve ilçelerinde kuruldu. Bunları kuran bizzat Erdoğan’ın kendisi. '
 

Çevrimdışı Baris

AKP'ye oy veren insanların çoğunun bunu anlayabilecek ve aradaki ilişkiyi kurabilecek kadar gelişmiş olduklarını sanmıyorum

'İşte burada durmak gerekiyor. Erdoğan, bizzat şikâyetle yüzleştiği sistemin yaratıcısı. Hatırlayın Erdoğan’ın en övündüğü icraatlarından biri her ile bir üniversitenin açılması. Bence de bu çok övünülecek bir icraat. AK Parti iktidara gelmeden önce Türkiye’deki üniversite sayısı 76 iken bugün bu rakam 179’a çıkmış durumda. Bu üniversitelerin büyük çoğunluğu da küçük Anadolu il ve ilçelerinde kuruldu. Bunları kuran bizzat Erdoğan’ın kendisi. '

Zaten amiyane tabirle para 'ahlakı' bozar. Tatil için evli olmayan çiftlere ev kiralamak olsun, öğrenci dışında bekarı kiracı kabul etmek olsun burda problem yok ve pek olduğunu sanmam geçmişte de. Burda düşündüren tutarsızlık alttan farklı uygulama üstten farklı söylem.
 

Çevrimdışı Ayran.Forever

Alıntı
Yıl 1972... Bir Fransız kadın vekil pantolonla Meclis'e gider. Kapıdaki görevli "Yasak" diye durdurur. Vekil, "Rahatsız olduysanız, hemen çıkarabilirim" diye kestirip atar. Yıl 1972 dediysek, kadın siyasetçilerin kıyafetine artık karışılmıyor sanmayın. Hem de nasıl karışılıyor. Uganda'dan Fransa'ya her yerde. Bizim erkek vekillerin "Pantolon izni çıktı, şimdi bunlar ya deri de giyerse" diye evhama kapılması bunun örneğidir

Çok absürd tabii... Kadını korsenin dar kalıplarından, iç eteklerden kurtarıp özgürlüğe kavuşturan Coco Chanel'in bir pantolon devrimcisi olması; beri yanda Paris'te kadınların pantolon giymesini polis iznine bağlayan yasanın daha bu yıl kaldırılmış olması absürddür.
Ama aynen böyle olmuştur. 1920'li yıllarda Paris'i kadın pantolonuyla tanıştıran Chanel'dir. Ancak Fransız Devrimi'nden kalma bir yasaya göre aynı Paris'te kadınların pantolon giymesi yasaktır.
Kadınların, devrimin öncü gücü olan işçi sınıfının erkekleri gibi pantolon giyme talebi üzerine, polis şefi tarafından icat edilmiş bir yasadır. 1800 tarihli bu yasaya göre "bacaklarını ortaya çıkarmak için meşru bir tıbbi gerekçe gösteren kadınların erkek gibi giyinmesi polisin özel iznine tabidir."
Zaman içinde birkaç değişikliğe uğrar, biraz sulandırılır. Mesela 1909'da kadınlara "at binerken, bisiklet kullanırken" pantolon izni çıkar. Ve tam 213 yıl boyunca kağıt üstündeki varlığını sürdürür. Ta ki, Fransız Senatör Maryvonne Blondin, yasayı farkedene kadar.
1946'da Anayasa'ya giren "kadın-erkek eşittir" hükmüne tamamen aykırı yasanın iptali için teklif verir. Milyonlarca kez çiğnenen yasa geçen şubat ayında kaldırılır.
Yıllar boyunca yasayı ihlal edenler arasında, pantolon giymesi zorunlu olan Parisli kadın polisler de vardır, siyasetçiler de... 1972'deki meşhur olayın kahramanı Michele Alliot-Marie'dir. Yakın geçmişte içişleri ve adaletten, dışişleri ve savunmaya bakanlık görevlerinde bulunan Alliot-Marie, 1972'de henüz genç bir milletvekiliyken Meclis'e pantolonla gider. Kapıdaki görevli "yasak" diye durdurunca, "Rahatsız olduysanız hemen çıkarabilirim" lafını yapıştırarak girer içeri. Büyük hayranlıkla karşılanır.
Artık kadın siyasetçide pantolona alıştılar, ancak kılık kıyafete bulaşma faslı henüz kapanmadı. Daha geçen yaz başı, genelde mazbut giyinen Konut Bakanı Cecile Duflot çiçekli elbisesiyle Meclis kürsüsüne yürüyünce, sağ muhalefet sıralarından öyle bir ıslık, tezahürat koptu ki, ülke gündemi değişti. Muhalefetin erkekleri "Biz güzelliğine ıslık çaldık, ilgimizi çekmek istemiyorsa giyim tarzını değiştirmeseydi" diye maço ağzıyla küstah demeçler verdiler. Sonra kadın bakan ve vekillerden "Erkekler bize de sarkıntılık ediyor" diye şikayetler yükselmeye başladı. Daha da beteri, bir Sosyalist kadın milletvekili "Kıyafetin çok dar, tecavüze uğrarsan sakın şaşırma" diye erkek vekilden laf işittiğini ifşa etti.
Görüldüğü üzere kadına yasakçı zihniyetin yanı sıra bir de cinselliğine sataşma boyutu var. Hillary Clinton da bundan nasibini almıştı. Obama'ya karşı başkan adaylığı yarışına girdiği günlerde birkaç milim çatalı göründü diye kıyamet kopmuştu.
Tabii insanın aklına "Acaba tahrik mi oluyor beyefendiler?" sorusu geliyor. Bu mesele bazı coğrafyalarda açık açık telaffuz ediliyor. Meselâ Afrika Birliği'nin danışma organı niteliğindeki Afrika Parlamentosu kadın üyelere "provokatif kıyafetleri" yasakladı. Kadınlar itiraz etti tabii; "Provokatif nedir, açıklayın. Afrika'nın bazı kültürlerinde göğüsler fora gezilir. Bu provokatif midir?" diye.
Kıtanın bir başka köşesinde, Güney Afrika'da da kadın siyasetçiye cinsiyetçi bakış tartışılır oldu. Muhalif lider Lindiwe Mazibuko kürsüye mini etekle çıkınca "Meclis adabına uymaz" şeklinde protesto edildi iktidar tarafından.

ERKEKLER MÜSTEHAK

İsrail meclisi Knesset, dünyanın en rahat parlamentolarındandır. Kravat, tayyör kuralları yoktur. Ancak 2007'de, dönemin kadın Meclis Başkanı Dalia İtzik bu gidişe dur diyerek, sandalet, parmak arası terlik, tişört ve jean yasağı getirir. "Sandaletten vazgeçmeyiz" diyen erkek vekilleri öfkelendirir. Neyse 2 yıl sonra İtzik dönemi biter, yeni erkek başkanın ilk icraatı yasakları kaldırmak olur.
Bir de erkeğin erkeğe kıyafet zulmü var; örneği Almanya'dan. Bundestag'da kılık kıyafet kuralı yoktur. Nitekim Yeşiller ve solcu takımının çoğu kravat takmaz. Ancak Meclis Başkanı Lammert bu duruma takar. Yanı başında yakalar açık oturan iki katip üyeyi kravatlı görmek ister. O iki üye "Burada kravat diktatoryası var" diyerek takmazlar. İş inada biner, kavgalar çıkar. İktidardaki muhafazakar CDU gibi Sosyal Demokratlar da "Meclis vakarı Başkanlık Divanı'nda kravat gerektirir" der. Yeşiller "Lüzumsuz bir bez parçası dünyanın en önemli prensip meselesi haline getirildi" diye dirense de, o iki üye divandan uzaklaştırılır. Yerlerini yedek üyelere terkederler. Sol Partili yedek üye kadındır. Erkeklerle dayanışma için kırmızı kravat takmış bir kadın.
http://www.haberturk.com/yasam/haber/893095-rahatsiz-olduysaniz-hemen-cikarabilirim
 

Çevrimdışı Turgay

  • Sekban
  • *
  • İleti: 1537
    • Profili Görüntüle
 

Çevrimdışı TheInvasion

Gerçekten gece gece çok güldürdü.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25208786.asp?utm_source=twitterfeed&utm_medium=twitter
"Düet" yazısından beri okumuyordum, iyi oldu paylaştığın. Diğer yazılarını da okudum :D

Haykırarak güldüm şu yazıyı okurken:
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25138617.asp?utm_source=hurriyet&utm_medium=yazarlar&utm_campaign=yazarsonyazi
 

Çevrimdışı Kurt Knispel

  • Nizam-ı Cedid
  • *
  • İleti: 2290
    • Profili Görüntüle
 

Çevrimdışı Börklüce

  • Nizam-ı Cedid
  • *
  • İleti: 2873
    • Profili Görüntüle
Balyoz Davası’ndan hüküm giyen Jandarma Binbaşı Özgür Ecevit Taşçı Fethullah Gülen’e bir mektup kaleme aldı. Hasdal Cezaevi’nde hükümlü olarak yatan Binbaşı Taşçı’nın avukatları aracılığıyla gönderdiği mektubu tam metin olarak yayınlıyoruz:

“Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi;

Öncelikle şahsınıza, gurbet ellerde hizmetinizde bulunan yurttaşlara ve himayenizi teminle görevli Amerikalı yoldaşlara en içten duygularımla selamlarımı sunarım.

İsmim Özgür Ecevit TAŞÇI. Ününün okyanus ötelerine ulaşmış olduğunu tahmin ettiğim “Asrın İftirası, Balyoz Davası”nın Hasdal Askeri Cezaevinde kalan en genç hükümlüsüyüm.

Sayın Hocaefendi; 14 Kasım 2013 günü cezaevinde bulunduğum koğuşta kumanda ile zapping yaparken bir TV Kanalı ekranında "Bu ancak darbe dönemlerinde olur" gibi bir alt yazının eşliğinde haber sunan arkadaşın heyecanlı halini görünce; zapping yapmayı bırakarak habere daha fazla odaklanmaya çalıştım. Ne de olsa haberde benim uzmanlık alanıma giren "darbe" gibi bir şeyden bahsediyordu.

Ekrandaki arkadaş hararetli şekilde hükümetin dershane ve etüd merkezlerini kapatmayı amaçlayan bir yasa taslağından bahsederek söz konusu icraatı darbe dönemi uygulamaları ile kıyaslıyor ve bu uygulamanın -zaten kendisi de darbe ürünü olan- Anayasaya aykırı olduğundan bahsederek kendi içinde çelişkiye düşüyordu.

Aynı TV Kanalı, benim yargılandığım Balyoz Davası'nda, daha ilk günden şüphelileri hükümlü ilan etmiş; soruşturma ve kovuşturma sürecinde Anayasa, TCK ve CMK'nın şüpheliler aleyhine iğfal edilmesine ses çıkarmadığı gibi üstüne üstlük her gün saatlerce süren yayınlarında şüphelilerin isimlerini kamuoyuna ezberleterek bizlerin "cami bombalayacak" dinsizler olarak algılanmasında elinden geleni ardına koymamıştı. Ama hakkını yemek istemem aynı kanal bahse konu dava sürecinde çok büyük habercilik başarılarına da imza atmış; tutuklanma talebiyle sevk edildikleri mahkemede ifade veren şüpheliler serbest kaldıklarını veya tutuklandıklarını hâkimden önce bu TV kanalının altyazılarından öğrenme hüznü ve mutluluğunu bir arada yaşamışlardı. Her neyse, bahse konu dershaneler haberini yüzümde beliren acı bir tebessümle izlemeye devam ederken bilinçaltımın zorlamasıyla ağzımdan "Etme, bulma dünyası", "Allah'ın sopası" sözcükleri dökülüverdi. Diğer duygu ve düşüncelerimi müsaadenizle paylaşmak istemiyorum.

Yukarıda bahsettiğim olayın ertesi günü yine gazetelerde sizin konuya ilişkin açıklamanızı ve çeşitli gazetelerin konuya ilişkin yorumlarını okuduğumda yine derin düşüncelere daldım. Bir gazete dershanelerin kapatılması girişimini "Kafamıza Balyoz indi" şeklinde ve "Balyoz" metaforunu kullanarak ifade etmenizi ilginç bir benzetme olarak yorumlamıştı. Yine bazı gazetelerde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik davalara göndermede bulunduğunuza; elinizde imkân olsa hükümlü durumundaki yaşlı-başlı generalleri serbest bırakacağınıza ve hepsinden önemlisi bu davaları kurgulayanların "bir taşla iki kuş vurma" taktiği uyguladıkları ve "hizmet hareketini" sorumlu gibi göstermeye çalıştıkları ifadeleriniz ve yorumlar yer alıyordu.

Benim yargılandığım Balyoz Davasında temsil ettiğiniz hareketin herhangi bir sorumluluğunun olmadığı şeklinde yorumlanan beyanlarınız her ne kadar yukarıda belirttiğim üzere hareketinizle ilintili TV Kanalı ve Gazetelerin davada üstlendiği rol ile çelişki, paradoks, ikilem, dilemma, antagonizma, iki ucu boklu değnek, iki arada bir derede kalma, aşağı tükürsem sakal yukarı tükürsem bıyık, dama vurdum bir depik damın direği kepik durumu oluştursa da, yine de cezaevi koşullarının etkisi olsa gerek içimde sizinle empati kurma duyguları kabarıverdi.

“SİZİN KADERİNİZE PENSİLVANYA DÜŞERKEN BİZE KAZIKLI VOYVODA'NIN TRANSİLVANYASI HAK GÖRÜLDÜ”

Sayın Hocaefendi, aslında sizinle çok ortak noktamız var ama her halükârda siz bizden çok daha şanslısınız. Siz yıllar önce hakkınızda açılan soruşturmalar nedeniyle vatanınızdan ayrılmak ve İslam Dünyasının geleneksel Dar-ül Harp olarak gördüğü ABD'de ikamete zorlanırken, ben ve diğer hükümlü subaylar da kendi vatanımızda Dar-ül Harp subayı muamelesiyle esir alınarak aynı kaderi yaşamaya zorlandık. Sizin hakkınızdaki suçlama, öne sürülen delillerin dijital olması ve delil kabul edilemeyeceği gerekçesiyle takipsizlik kararıyla son bulurken, biz dijital verilerin gerçek olduğu kabulüyle ağır hapis cezalarına çarptırıldık. Siz, Türkçe Olimpiyatlarının Kapanış Töreninde on binlerce katılımcının şahitliğinde Başbakan tarafından "Bitsiiin bu hasreeet" denilerek vatanınıza davet edilirken bizim içimizden bazı iyi niyetli sanıklar Balyoz Soruşturmasına konu edildiğini anlayınca, davet falan almadan, kendi istekleriyle; hatta ve hatta bunların çok daha iyi niyetlileri, hakkında 16, 18 yıl hüküm verildiğini ilan eden mahkeme kararına rağmen yurtdışında bulundukları görevi bırakarak derhal vatanlarına döndüler. Siz, şahsınıza yapılan davete bu işte bir bit yeniği olabileceğini düşünerek ve bulunduğunuz ülkede Kızılderili numaralarına aşina birisi olarak icabet etmediniz. Bence iyi ettiniz. Özellikle Avrupa'da yurtdışı görevinde bulunan benim hüküm giymiş iyi niyetli komutanlarım, bu Kıta'da Kızılderililerin yerleşik olmamasından kaynaklansa gerek, "O kadar da değil, adalet er geç yerini bulur" anlayışıyla kendi ayaklarıyla tıpış tıpış geldikleri vatanlarında, adaletin kalçaya tam oturan mavi jeans, kuytu ve dar mekanlarda açılmayan şemsiye olduğunu anladıklarında iş işten geçmişti. Sonuç olarak sizin kaderinize Pensilvanya düşerken bize Kazıklı Voyvoda'nın Transilvanyası hak görüldü.

“BALYOZ DAVASININ SORUMLUSU OLARAK ‘FAİZ LOBİSİNİ’ GÖRÜYORUM”

Sayın Hocaefendi, esas konumuza dönelim. Benim yargılandığım davada en başından itibaren sırasıyla şüpheli, sanık ve hükümlüler olarak hep kısaca "cemaat" olarak bilinen sizin "hizmet hareketini" sorumlu tuttuk. Bu algımızda en büyük pay sizinle organik bağı olduğu söylenen TV ve Gazetelerin bizler aleyhine Balyoz Davasını ateşli bir şekilde savunmalarıdır. Hatta temsil ettiğiniz düşünceye çok yakın olduğu ve şahsınızın hâlihazırda Türkiye'de sözcüsü olduğu söylenen (Basının yalancısıyım) bir gazeteci 13 Kasım 2013 tarihli ve "Yalman: Bir Komutan Duruşu..." başlıklı yazısında bize karşıt tarafını yine çok açık bir şekilde ortaya koydu. Demem odur ki; TSK'ya yönelik davalarda size isnat edilen role ilişkin beyanlarınızla, sizin düşüncelerinize paralel hareket eden TV, Gazete ve yazarların düşünce ve beyanları arasında göz ardı edilemeyecek derinlikte bir uçurum ve çelişki oluştu. Çelişki algılamamda, yargılandığım davada görev alan bir avukatın katıldığı TV programında ve yine yakın zamanda bir gazetede Ana Muhalefet Partisi lideri Sayın Kılıçdaroğlu'nun TSK'ya yönelik davalarda cemaatin (hizmet hareketinin) rolünün olmadığına ilişkin açıklamalarını da göz ardı etmem mümkün değil. Sizin durumunuza benzer şekilde, yargılandığım davada ikinci bir aktör olarak değerlendirdiğim Sayın Başbakan ve Hükümet üyelerinin birbiriyle çelişik açıklamaları ve bu cenahında başka yerleri işaret etmesi balyozun sapının kimin elinde olduğu, bizim hangi pusular ortasında, hangi "cellat nişangâhlar aynasında" olduğumuz hususunda kafaları iyice karıştırdı. Ben, hareketiniz ve hükümet arasında bazı çatışma ve sorun alanları olduğu söylentilerine rağmen ortak düşman olarak gördüğünüz bizlere karşı birlikte hareket ettiğinizi değerlendiriyordum. Farklı cephelerden gelen ve sorumluluğu üzerinden atan açıklamalar nedeniyle artık Balyoz Davasının sorumlusu olarak "faiz lobisini" görüyorum.

Belki de ben ve diğer hükümlüler sizin beyanlarınızı ve buna ilişkin değerlendirmeleri yanlış yorumlamış ve hatalı algılamış olabiliriz. Siz iyi bir hatip ve retorik ustası olarak söylemin tarihselliğe maruz olduğunu ve ancak bir bağlam içerisinde yorumlandığında anlamlı hale geleceğini bilirsiniz. Malumunuz dilsel iletişimde kullandığımız simgelerin (kelimelerin) birden çok gösterilene işaret etmesi (Sizin oralarda dilbilimciler buna heteroglossia, polysemic, connotation falan diyorlar) ve metnin okuyucuya göre farklı farklı yorumlanması söz konusu olduğundan sizin son açıklamanızı biraz daha detaylandırarak söyleminizi olumsallıktan (contingent) kurtarmanız ve sabitlemeniz; yargılandığım davada hareketinize isnat edilen rolleri net olarak ortaya koymanız biz hükümlüler açısından çok önem arz etmektedir.

İdeolojiden bağışık, nesnel bir değerlendirmeyle; eğitimde fırsat eşitliği bulunmayan Türkiye'de dershanelerin kapatılmasını doğru bulmadığımı belirtmek isterim ancak sandık=demokrasi anlayışıyla milletin iradesini temsil edenlerin tasarrufu karşısında anti- yüzde ellinin içinde olduğumdan bana laf düşmez.

Yukarıda ifade ettiğim duygu ve düşüncelerimin de tarafınızca yanlış yorumlanmasını istemem. Çok güçlü ve etkin bir dini lider olmanıza rağmen sizin düşüncelerinize taraf olmam ve içinde bulunduğum koşullardan hareketle biat etmem söz konusu olamaz. Ben, temsil ettiğiniz "hizmet hareketinin" idealist bir Sivil Toplum Örgütü olduğu düşüncelerine katılmıyorum. Hareketinizin özünün; sahip olduğunuz iddia olunan büyük ekonomik güç ve üst yapısal alanda yürüttüğünüz ve çoğunlukla din ve inanç alanına referansta bulunan ideolojik ve kültürel mücadele bağlamında; son kertede ekonomik çıkar ilişkilerinin belirleyici olduğu, Gramsci'nin"Mevzi Savaşı'ndan esintiler taşıyan Post-Marksist bir sentez ve hegemonya mücadelesi, dolayısıyla siyasi bir hareket olduğu kanısındayım. Hareketinizin "paralel devlet yapılanması" olduğuna yönelik görüşler de sanırım bu düşüncelerimi destekler. Karşı hegemonyanın etkin aktörü olarak size mücadelenizde başarılar dilerim.

"KALBİMDE ACILARA DAHA ÇOK YER VAR"

Muhterem Hocaefendi, sözlerime burada son verirken tarihsel sorumlulukların ve cemaatinizin Balyoz Davası'ndaki rolünün çelişkiye mahal vermeyecek şekilde tarafınızca daha sade ve net olarak ortaya konulması talebimi yineliyorum. Eğer bizlerin masum olduğuna yönelik en ufak bir inancınız varsa, halen bizi aşağılamaya devam eden gönüldaşlarınıza en azından cezaevinde huzur bulmamız için biraz hadlerini bildirir ve edepli davranmaya davet ederseniz sevinirim. Bazı sözlerim sizi incitmiş olabilir. Şahsınız ve edebi yazım sanatları, ironiden anlamayan ve önemli mevkilerde bulunan sempatizanlarınızca dokundurma (iğneleme) olarak anlaşılabilir. Ben yargılandığım davada haksız yere yeterince yandım; dokunduğumu değerlendirdiğiniz için bir daha yanacaksam başım gözüm üstüne. "Kalbimde acılara daha çok yer var".

Sayın Hocaefendi; sizin İslam inancınızı, doğruluk, dürüstlük ve ahlak felsefenizi eleştirme ve sorgulama hakkım ve buna yönelik yeterli dini bilgi birikimim olmadığı inancındayım. Yine de dini inancın benim üzerinde bıraktığı ve bana katılacağınızı tahmin ettiğim en temel öğreti paralelinde size son bir soru sormak ve samimi yanıtınızı duymak istiyorum. Dinimizde "kul hakkı yemek" ve "iftira"nın büyük günahlar olduğu ön varsayımıyla soruyorum: Masum insanların kafasına Balyoz'u indiren Firavunlar, Karunlar, Egemenler, Muktedirler, Mihraklar kim?

Sağlıcakla kalın...
 

Çevrimdışı Kurt Knispel

  • Nizam-ı Cedid
  • *
  • İleti: 2290
    • Profili Görüntüle
 

Çevrimdışı TheInvasion

"Oklahoma'yı CHP Kazanır" başlıklı yazı. Yılmaz Özdil gene döktürmüş. "Arizona ve Dakota'da 'Apoçiler' var, banko BDP alır" dediğinde hunharca güldüm ;D
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25272794.asp?utm_source=hurriyet&utm_medium=yazarlar&utm_campaign=yazarsonyazi
« Son Düzenleme: 05 Aralık 2013, 12:49:19 Gönderen: TheInvasion »
 

Çevrimdışı Kurt Knispel

  • Nizam-ı Cedid
  • *
  • İleti: 2290
    • Profili Görüntüle
 

Çevrimdışı Kurt Knispel

  • Nizam-ı Cedid
  • *
  • İleti: 2290
    • Profili Görüntüle
Zinciri çok sallama bir yanın incir - Ahmet HAKAN
view-source:http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25367890.asp
 

Çevrimdışı Ayran.Forever

Zinciri çok sallama bir yanın incir - Ahmet HAKAN
view-source:http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25367890.asp
Yolda okuduydum gösel yazmış :(.
 

Çevrimdışı Börklüce

  • Nizam-ı Cedid
  • *
  • İleti: 2873
    • Profili Görüntüle
Adları “Güçlünün partisi”. Amaçları, “Kamu kaynaklarını destekçiler ve kendileri gibi düşünenlerin çıkarları için kullanmak üzere iktidara gelmek”. Başkanları ise henüz bir "çocuk".

Kopyalanmadığı için linki veriyorum: http://www.cnnturk.com/yazarlar/utku-basar/secim-vaadi-yolsuzluk-yapmak

Alıntı yapılan: wiki
The Strong Party (Albanian: Partia e Fortë, PF) is a satirical political party in Kosovo[a] formed in 2013. Its goal is "to come to power to control public money in the interest of supporters and the like-minded."

Visar Arifaj (born June 4, 1987 in Prishtina) is the leader of the satirist Strong Party of Kosovo. His official title is Kryetar Lexhendar (Legendary Chairman).

Famous Quotes

"I currently ride my bike, but of course, after I come to power, I will be using the government vehicles." (Unë për momentin e ngas biçikletën, por kuptohet se pas ardhjes në pushtet do i shfrytëzoj veturat zyrtare.)

"I wish to thank the United States [of America] for the good weather that we are having." -- The excessive expression of gratitude to the United States in common among Kosovar politicians, since U.S. support was instrumental in Kosovo's becoming an independent country.

In reference to the high unemployment rate in Kosovo: "The problem is not why 40% are unemployed; it is why the [remaining] 60% still have to work." (Problemi nuk është pse 40% janë të papunë, por pse ky 60%[sh] ende duhet të punojë?)

"Everyone is born a deputy chairman of the Strong Party, but later in life deviates politically." -- Possibly lampooning the Islamic belief that everyone is born a Muslim, but later goes astray in life.

"Liga e Garave të Basketbollit të Tetovës (LGBT) është koncept i mirë që definitivisht do ta çojë përpara sportin në rajon" -- The Basketball League Competition of Tetovo is a good concept that will definitely advance the sport in the region . . . (LGBT) . . . -- Legendary Chairman Visar Arifaj in answering a question about gay rights
 

Çevrimdışı Swhimme

  • Sekban
  • *
  • İleti: 1260
  • Elhamdülilûvatar
    • Profili Görüntüle
Adları “Güçlünün partisi”. Amaçları, “Kamu kaynaklarını destekçiler ve kendileri gibi düşünenlerin çıkarları için kullanmak üzere iktidara gelmek”. Başkanları ise henüz bir "çocuk".

Kopyalanmadığı için linki veriyorum: http://www.cnnturk.com/yazarlar/utku-basar/secim-vaadi-yolsuzluk-yapmak

Parti logosunu çok beğendim; vücut geliştirmiş çift başlı kartal:

 

Çevrimdışı Kurt Knispel

  • Nizam-ı Cedid
  • *
  • İleti: 2290
    • Profili Görüntüle
 

Çevrimdışı Börklüce

  • Nizam-ı Cedid
  • *
  • İleti: 2873
    • Profili Görüntüle
Kılıçdaroğlu'nun yolsuzlukla müdahale önerileri:
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25528562.asp
 

Çevrimdışı Börklüce

  • Nizam-ı Cedid
  • *
  • İleti: 2873
    • Profili Görüntüle
Bugün bu adamın bir kitabını tekrardan kurcalarken aklıma geldi. Önceden de koymuştum diye hatırlıyorum ama olsun, ilki komik. :)

What do you make of the Obama Administration’s increasingly close diplomatic alliance with Turkey? There seems to be this effort to build up the Turks as an alternative hegemon to Iran in the region, even as Recep Tayyip Erdogan, the Turkish prime minister, is trying his best to create an Islamic one-party state.

Hillary Clinton and her staff are not fools. Therefore, they must know that the Turkish foreign minister is a fool. I know him personally. The man is an idiot. Hillary Clinton and her advisers are not idiots. No advantage would be served for the United States to recognize where Erdogan is really going. It’s much better to pretend that he’s a member of NATO and North Atlantic Alliance and all the rest of it.

"Until recently, Turkey was looked upon as an important power, or at the very least a regional power," he says. "The foreign minister, Ahmet Davutoglu, said that Turkey was almost an empire, the successor to the Ottoman Empire. In the last year, however, we discovered something surprising. This isn’t a superpower. It isn’t even a small power. It’s a fantasy."

Israel Hayom: How would you characterize Turkey?

Professor Edward Luttwak: "It is a paralyzed country. When the Syrians downed a Turkish Phantom jet, there was no response. When the villages along the border with Syria absorb fire, there was no response from the Turkish side. They’re not even capable of effectively running the Sunni refugee camps. They are not a power. Under the current regime, they are a total zero. If they were a real force, the civil war in Syria would’ve been over by now. I believe that they have greater influence in Syria, but only slightly less than Congo’s influence there."

Israel Hayom: How did Turkey get to such a situation?

Professor Edward Luttwak: "The situation is what it is due to foreign and domestic reasons. They are devoid of any ability to make an impact with their foreign policy. They have managed to get into conflicts with the Iranians, Azerbaijan, Bulgaria, Cyprus, Greece, and, of course, Israel. From a domestic standpoint, they stupidly declared war on the army, so essentially they are paralyzed and incapable of doing anything.

"The sizable Alawite minority -- who are in fact Nuseiris that were never considered Muslims and who are looked at by Sunnis and Shiites as worse than infidels, the Jews and the Christians -- compel Turkey to oppose any operation against Syria. In short, this is a balloon filled with hot air. By the way, the Americans know that the Turks are not delivering the goods, even though they don’t admit this. They see that the Turks are incapable of taking advantage of the billions that the Qataris and the Saudis are pouring in over there."

Bu da iyi komik. :P
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25545295.asp
« Son Düzenleme: 11 Ocak 2014, 22:59:02 Gönderen: Ozan »
 

Çevrimdışı Kurt Knispel

  • Nizam-ı Cedid
  • *
  • İleti: 2290
    • Profili Görüntüle
Sevan Nişanyan giderayak yazdı-Hayko Bağdat
http://www.taraf.com.tr/hayko-bagdat/makale-sevan-nisanyan-giderayak-yazdi.htm

"İnsanın zaman zaman kendisiyle baş başa kalması lazım. Sosyalliğin fazlası iç disiplinini sarsıyor, düşünceni derinleştirmeni önlüyor."
 

 

Forumdan uzaklaştırmalara itiraz, yasal talepler veya uygunsuz içerik bildirimlerinizi İletişim Sayfamız üzerinden yapabilirsiniz. 3 gün içerisinde yanıt verilecektir.