Gönderen Konu: Diğer İlginç köşe yazıları ve görüşler.  (Okunma sayısı 3780 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Baris

İlginç köşe yazıları ve görüşler.
« : 13 Temmuz 2013, 17:21:02 »
İlginç bir yazı.
Alıntı

Bakalım AİHM neler demiş
 Bir yanda İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ. AİHS 10. maddede tanımlanmış (ki TC Anayasasına göre bu ülkede üstün hukuk normudur). AİHM’in klasik sayılan Handyside vs. UK (1976) davasında çok şık bir şekilde özetlemişler.

“İfade özgürlüğü [demokratik toplumun] vazgeçilmez bir temeli olup, toplumun ilerlemesinin ve her insanın gelişiminin ana koşullarından birini oluşturur. 10. maddenin ikinci paragrafının getirdiği sınırlar çerçevesinde, ifade özgürlüğü sadece genel kabul gören veya zararsız veya önemsiz sayılan ‘bilgi’ ve ‘düşünceleri’ değil, devletin veya nüfusun bir bölümünü inciten, onları şoke eden veya rahatsızlık veren bilgi ve düşünceleri de kapsar. Çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereği budur; bu olmadan demokratik toplum olmaz.” [1]

 Sözü edilen ikinci paragrafta, devletlerin ifade özgürlüğünü hangi koşullarda kısıtlayabileceği anlatılmış. Diyor ki, önce yasa olacak, sonra o yasanın “demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü veya kamu güvenliği açısından zorunlu olduğu” kanıtlanacak, üçüncü olarak da aşağıdaki beş gerekçeden birine istinat edecek:

 1 kargaşalık ve suçu önlemek,
 2 (kamu) sağlığı veya ahlakını korumak,
 3 başkalarının itibarını veya haklarını korumak,
 4 gizli (itimada dayalı) bilgilerin açıklanmasını önlemek,
 5 yargının otoritesini ve tarafsızlığını korumak.[2]

 Şimdi. “Dini hassasiyetlerle taşak geçme” eylemi bu koşullardan hangisine uyabilir?

 “(Kamu) ahlakı” yeterince muğlak, evet. Ama bildiğim kadarıyla bugüne dek bir “dini duyarlıkları zedeleme” davasına konu edilmemiş. “Ahlak”tan kastedilen şey çocukları cinsel tacizden korumak, gençlerin esrarkeş ve fahişe olmasını önlemek gibi “din-dışı” genel ahlak ilkeleri.

 Diğer açık kapı “başkalarının hakları” maddesi. Senin söylediğin söz, başka birinin veya bir zümre insanın dayak yemesine, arbedede ezilmesine, dükkânının taşlanmasına, toplum içinde zelil ve zebun olmasına, “terörist” diye suçlanıp sabah akşam karakola çekilmesine yol açıyorsa, devletin o sözü sana söyletmeme hakkı, pardon, hakkı değil GÖREVİ vardır. Bu da yeterince makul, itiraz edecek bir yanı yok.

 Haklar babında tabii bir de dokuzuncu maddede tanımlanan din ve inanç özgürlüğü hakkı var:

 “Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir; bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, kamuya açık veya kapalı ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.”[3]

 Mahkeme 1994 tarihli Otto-Preminger Institute vs. Austria davasında, bu hakkı ifade özgürlüğüne karşı güçlendiren ve liberal/sol çevrelerde şiddetle eleştirilen bir karar vermiş. Mevzu şu: Otto-P Enstitüsü Avusturya’nın Bayburt’u sayılan Tyrol eyaletinde sanat filmleri gösteren bir kurum olmakla, Allah’ı (haşa) bunak bir ihtiyar, İsa’yı budala, Meryem’i de dalavereci bir cadı olarak gösteren bir film oynatmak istemiş. Avusturya makamları filme el koyup gösterimini yasaklamış. Mahkeme Avusturya’yı haklı bulmuş. Ancak karar gerekçesinde ince bir noktaya değinmiş.

 "Dinlerini alenen icra etme hakkını kullanmayı seçenler, bu hakkı ister bireysel olarak ister bir dini azınlığın veya çoğunluğun mensubu olarak kullansınlar, her türlü eleştiriden muaf olmayı talep edemezler. Dini inançlarının başkaları tarafından inkâr edilmesini, hatta kendi inançlarına zıt öğretilerin propagandasının yapılmasını kabul etmek ve buna tahammül etmek zorundadırlar. Ancak dini inanç ve öğretilere karşı çıkmanın ve onları inkâr etmenin YÖNTEMİ, bilhassa Dokuzuncu Maddenin güvence altına alınmış olan hakkın barış ve huzur içinde icraını sağlama görevi açısından, devletin sorumluluk alanına girebilir. Zira bazı aşırı vakalarda, dini inançlara karşı çıkmak ve onları inkâr etmekte izlenen yol, bu inançlara sahip olan insanların inançlarını yaşama ve ifade etme özgürlüğünü kullanmalarını kısıtlayıcı nitelikte olabilir."[4]


 Özetle diyor ki, bir dine yönelik hakaret, alay ve baskı öyle bir seviyeye varabilir ki, o dinin mensupları dinlerini icra, ifade ve itiraf etmekten kaçınma noktasına gelebilirler. Temel bir hakkın kısıtlanmasıdır, bunu da önlemek devletin görevidir.

 Bence güzel bir ilke. Otto-Preminger kararını on defa okudum, vallahi itiraz edecek bir şey bulamadım. Kendini Nazi Almanyasında Yahudilerin yerine koy. Yahut güzel vatanımızdaki Alevileri, Ezidileri, hatta ayıptır söylemesi Yahudileri ve Ermenileri düşün. Bunlara yönelik yaygın eşek muhabbeti, bazı vatandaşların dinlerini saklamasına, yahut dini sorulduğunda şeytan görmüş gibi ürkmesine yol açıyor mu? Açıyor. Bu bir hak ihlali midir? Bitti.

 Dikkati buyurunuz, davada ceza konusu yok. Sadece filme el konulmuş. Ayrıca aynı film, fena halde Katolik bir ülke olan Brezilya’da Sao Paulo Film Eleştirmenleri Ödülünü de almış. Bi tek Avusturya’nın Yozgat’ında göstermeyin demişler. Makul bence.

 1997 tarihli Wingrove vs. UK davasında mahkeme Otto-Preminger kararını biraz daha netleştirmiş. Hakaret ve aşağılamanın sınırının nasıl ve nerede çizileceğini irdelemiş. Tartışma konusu gene bir film. Bu sefer kadın karakter çarmıhtaki İsa ile alenen cinsel ilişkiye giriyor.

 Mahkeme öncelikle yasanın, Hıristiyan dinine düşmanca görüşlerin herhangi bir şekilde ifadesini yasaklamadığını, hatta Hıristiyanların duyarlıklarını inciten görüşlerin dahi yasa kapsamı dışında kaldığını belirtiyor. Yasaya göre dine hakaret (blasphemy) suçunun oluşması için dini duygulara yönelik hakaretin “önemli” (significant) boyutta olması ve ileri bir küfür düzeyine (a high degree of profanation) varması gereklidir.[5] İngiliz mahkemesi filmin basit pornografi niteliğinde olduğu ve “yüceltici bir sanatsal içeriği bulunmadığı” kanısına varmıştır. Dolayısıyla AİHM bu davada İngiliz makamlarının gösterim ruhsatı vermeme kararını haklı bulmuştur.

 *
 Bizde birilerinin – başbakanın yakın çevresi midir, yoksa onlara yaranmaya çalışan birtakım savcılar mıdır, emin değilim – dini duyarlıkları yargı yoluyla korumaya yönelik sistemli bir çaba içinde olduğu anlaşılıyor. Fazıl Say davası da, bana altı ayrı mahkemede açtıkları davalar da o çabanın bir parçasıdır. Bütün iddianamelerde Otto-Preminger’lerin, Wingrove’ların, Gay Times’ların havalarda uçuşması ondandır sanırım. Derslerini bir gayretle çalışmışlar, Aşağı Güngören Hukuk Fakültesinde ne kadar oluyorsa artık.

 AİHM’ten bunlara malzeme çıkar mı? Yok daha neler! Okumak yetmiyor, okuduğunu anlamak da lazım.

Sevan Nişanyan


« Son Düzenleme: 19 Nisan 2018, 09:23:55 Gönderen: kerem1249 »
 

Çevrimdışı Baris

İlginç köşe yazıları ve görüşler.
« Yanıtla #1 : 26 Temmuz 2013, 08:40:33 »
Kanıtlanması gereken ilginç bir iddia.
Alıntı
Etyen Mahçupyan- Güneydoğu notları (8): Yozlaşma

Kürt meselesi sadece bir kasıtlı hak engellemesi ve buna karşı verilen bir toplumsal mücadeleden ibaret değil. Hukuken bitirilmiş olsa da, otuz yıllık olağanüstü halin içinden henüz çıkılıyor.


Bu sürede bölgenin ortak yaşam alanları yozlaşmakla kalmadı, toplumsal ortak ahlak da yıprandı. Özellikle göç alan kentlerin merkez ve varoşları arasındaki bağlantı, yeni kuşakların suça bulaşması ve bizzat taşıması üzerinden oluştu. Devlet inanılmaz bir kötücüllük içinde Kürt gençlerini fuhşa ve madde bağımlılığına yöneltmeyi bir mücadele stratejisi olarak benimsedi. Bu duruma düşenlerin silahlı mücadele içine giremeyecekleri hesaplandı. Uyuşturucu bağımlısı olanların kolayca satın alınabileceği, muhbir olarak kullanılabileceği düşünüldü ve bu bakış asker ve polis eliyle hayata geçirildi. Kentlerde uyuşturucunun yaygın olduğu bölgeler, genellikle polisin zırhlı araçlarla girdiği mahalle ve sokaklardı. Görgü tanıklarının verdiği ifadelere göre birçok yerde jandarmalar çöp bidonlarına içinde uyuşturucu olan çöp paketleri atmayı rutin hale getirmişlerdi. Ufak yaşta çocuklar bu işlemi biliyor ve o paketleri bidonlardan topluyorlardı... Eklemek gerek ki bu hastalıklı sosyalleşme birçok zaman PKK’nın da işine geldi. Çocukların bağımlılığı, karşıt gösterilerin ve sokak sahiplenmesinin de zemininin oluşmasını besledi. Gençler uyuşturucu bağımlılığı ile siyasi militanlığın iç içe geçtiği ve birbirini pekiştirdiği yoz bir ‘büyüme’ döneminin içinden geçmek durumunda kaldılar.

Erkek çocuklar madde bağımlılığına itilirken, kız çocukları bölgenin aşiret düzeninin etkili olduğu ve kadınlar üzerinde yoğun baskı oluşturan geleneklerin hakim olduğu yörelerde erken evlenmeye zorlandılar ve bu durum bugün de halen devam etmekte. Henüz 12 yaşındaki çocuklar, kendilerinden kırk-elli yaş büyük ve hemen her zaman zaten evli olan bir erkeğin koynuna gönderilebiliyorlar. Kızların namusu hakkında olumsuz bir bakış oluştuğunda belki de o çocuğu öldürmek zorunda kalacağı korkusuyla, aileler kızlarını ya başka kentlerdeki akrabalarının yanına gönderiyor ya da ve çoğunlukla eve hapsediyorlar. Bu durumun ötesinde daha da vahimi, bu yaştaki kız çocuklarının kaçırılarak yaşlı erkeklere satılması veya doğrudan fuhuş amacıyla kullanılması hali hiç de istisnai değil.

‘Bir başka kültüre’ gönderme yaparak durumun sorumluluğundan kurtulacağını sananlar olabilir. Ama bu tablonun devlet adına Kürt meselesini ‘yönetenlerin’ bilgisi ve izni dahilinde yaşandığını akıldan çıkarmamak lazım. Bu otuz yıl içinde devlet bölgedeki Kürtlerin mücadele direncini kırmak uğruna, onları bir toplum olarak yozlaştırma gayreti içine girdi ve bunu sistematik olarak uyguladı. Üretilen stratejinin en önemli ayağı ise yoksullaştırma politikasıydı. Son on yılda AKP hükümetleri tarafından durdurulup tersine çevrilmeye çalışılsa ve bu yönde önemli yol alınsa da, örneğin Diyarbakır’da bugün hâlâ yaklaşık 30 bin ailenin günlük ekmeğine muhtaç olduğu hesaplanıyor. Bu ailelere sosyal ve gıda yardımlarının yapılabilmesi için aktif olan belediye şirketleri ise valilik ve yargı işbirliği içinde kapatılabiliyor. Oysa aynı işlevlere sahip şirketler bölge dışındaki kentlerde böyle bir idari ve hukuki sindirme karşısında kalmıyorlar. Kısacası devlet, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Güneydoğu’yu fakirleştirmek, belediye hizmetlerini başarısız kılmak, genç nesilleri ise uyuşturucudan fuhşa uzanan bir yelpaze içinde yozlaştırmak üzere uğraştı ve bu bunu ‘terörle mücadelenin’ parçası olarak sundu.

Ancak bu ‘mücadele’ anlayışı Kürt coğrafyasında sadece toplumsal dokunun ahlaki ve sosyal zemininin yozlaştırılmasıyla kalmadı. Devlet, askeri ve polisiyle doğrudan Kürt aileleri hedef alan bir tür ‘kan davası’ yürüttü. Bir şekilde PKK ile bağı oluşan bir aile bireyinin varlığı, o ailenin bir bütün olarak devlet zulmüne ve giderek ahlakı hiçe sayan uygulamalarına muhatap olması için yeterli sayıldı. Böylece ‘terör’ devlet eliyle ailelere nüfuz ettirildi, ailelerin ‘terör’ yanlısı olmaları için her türlü ‘teşvik’ icra edildi ve bunun bedeli de giderek geniş tutulan o aileye ödettirildi.

Güneydoğulu bir Kürt’ün veciz ifadesiyle, Kürtler için ‘suç zaten hep hazırdı’... Devlet, suçu doğal ve mümkün kılmış ve onun etrafında suçlu üretmeyi maharet sanmıştı. Ahlaki yozlaşma ise suçun hem kanıksanmasını hem de Kürtlerin aşağılanmasını sağlayarak ‘mücadele’ biçimini meşru kıldı. Yine bir Kürt’ün sözleriyle ‘aslında bu devlet PKK’yı fazlasıyla hak etti...
« Son Düzenleme: 26 Temmuz 2013, 08:42:00 Gönderen: Baris »
 

Çevrimdışı human

  • Arşidük
  • *
  • İleti: 2292
  • koyaanisqatsi
    • Profili Görüntüle
Faydalı bir konu olmuş, teşekkürler.
All day and all of the night!
 

Çevrimdışı Baris

Teşekkürler.  :)
Bazı köşe yazılarında önemli bulduğum yerlerin altını çizdim. En azından uzun yazılarda ana fikri bulmayı kolaylaştırabilir.
Genel ilginç bulduğunuz köşe yazılarını paylaşırsanız oldukça bilgilendirici bir bölüm olabilir.
 

Çevrimdışı Baris

Otoriter devlete bir adım daha!..
« Yanıtla #4 : 30 Temmuz 2013, 20:06:07 »
Alıntı
İktidar ‘otoriterleşme’den söz edilmesinden rahatsız oluyor..
 Şiddetle reddediyor..
 Kasıt arıyor.. Arıyor ama o kadar!.
 2005 yılında ‘gizli tanık’ kavramı yasaya girdi.. Uygulamada gördük ki; gizli tanık akan suları durduruyor.. Belge, bilgi, açık tanık beş para etmiyor..
 Gizli tanık ne derse doğru kabul edildi.. Çok kişinin canı yandı..
 (Biliyorsunuz bir kısmı deşifre oldu.. İçlerinde uyuşturucudan, dolandırıcılıktan hapse düşenler vardı; aralarından terörist bile çıktı)
 *
 Sadece gizli tanık ifadesini dikkate almak ‘otoriterleşme’ demekti.. Şimdi bir adım ötesine geçiyoruz..
 Gizli tanıktan sonra gizli kutu uygulaması başlıyor.. Polis mahallelere ihbar kutuları koyacakmış..   Şikayet etmen, birilerini gammazlaman için adını yazman gerekmiyor..
 Gizli kutu..
 Komşunun komşusunu ihbar etmesi isteniyor.. Mesela; ‘üst kata acayip kılıklı adamlar girip çıkıyor’ diye yaz at kutuya..
 Alsın başına belayı!..
 Hoş geldin totaliter rejim.. Hoş geldin evin içini gözleyen devlet anlayışı..
 *
 Diyelim ki; bir yürüyüşe bir protestoya katıldınız.. Üç gün sonra polis gözaltına aldı, savcının karşısına çıkardı..
 Suçunuz ne? Bilmem ne terör örgütünün üyesi olmak..
 Kim söylüyor?
 İhbar kutusu..
 İddia sahibi kim?
 Gizli!.. Kutudan çıkan mektup..

Mehmet Tezkan

Milliyet
 

Çevrimdışı Barış

  • Kral
  • *
  • İleti: 3349
    • Profili Görüntüle
Yazar: MICHAEL SNYDER
Çeviri: Onur Erem


Detroit'in Batması
(aç/kapa)
« Son Düzenleme: 02 Ağustos 2013, 20:12:39 Gönderen: Barış »
 

Çevrimdışı Şarklı Yağız

  • Dük
  • *
  • İleti: 1402
  • Isoroku Yamamoto
    • Profili Görüntüle
Her şeyi satın gidin Detroit'ten ev alın benden söylemesi. 1000 TL'den başlayan fiyatlarla bakın bir daha bulamazsınız. :P Ne rant vardır şimdi orada ağır kâr ettirir uzun vadede.
Aşırı düzen arayışları ütopiktir ve sonucu her zaman  totaliterliktir, diktatörlüktür. Adına Komünizm, Faşizm, Kapitalizm, Anarşizm, Dincilik ne derseniz deyin bu değişmez. Sadece diktatörlüğe giden yol farklı olacaktır.
 

Çevrimdışı Turgay

  • Dük
  • *
  • İleti: 1537
    • Profili Görüntüle
Liberal sistemin en iyi uygulayıcısı ABD bence. Borçlanma ile kolay kolay batmaz zira çok iyi markaları ve dahası ekonomisine katkı getirecek bolca doğal kaynağı var. Detroit diğer şehirlerden farklı, bildiğim sosyal yaşamında büyük sıkıntılar var. Borçlanmadan önce de suç oranı çok yüksek cehennem gibi bir şehirdi, haliyle yatırımcıları geçtim yerleşimcileri bile kaçırıyor.
 

Çevrimdışı Barış

  • Kral
  • *
  • İleti: 3349
    • Profili Görüntüle
(aç/kapa)
Can Dündar.
« Son Düzenleme: 02 Ağustos 2013, 20:12:13 Gönderen: Barış »
 

Çevrimdışı Ömer

Sabitledim.
Eu4 için Antik dönemde geçen mod yapımında bana yardım etmek isteyen mesaj atsın.

Steam'den beni ekleyip yanıt alamamış ya da eklemek isteyen üyeler bana PM atarak Steam ismini yazarsa sevinirim.

[Mod] Eşit Alan Projeksiyonu - [Mod] Eski Dünya Müziği - Tarihi ve Coğrafi Harita Siteleri
 

Çevrimdışı Ömer

Daha önce paylaştığım:
Alıntı
Ak Parti Eski millet vekili İşbaşaran iktidarın bütün sırlarını ortaya döktü:

İşte İşbaşaran’ın o tweetleri:

1) Tayyip Bey nasıl Milletvekili oldu ve arkasından Başbakan oldu. Bu süreci geriye dönüp hatırlayın. Cezası infaz edildi ve aday olamamıştı.
2) Tayyip Bey Milletvekili ve Başbakan değilken ve sadece Ak Parti Genel Başkanı olarak Beyaz Saray’da Bush tarafından Resmi olarak ağırlandı.
3) Tayyip Beyin Bush tarafından resmi olarak ağırlanmasına Kamhi, Üzeyir Garih, Hahambaşı Hallavi ve Yahudi lobisi aracı oldu.
4) Tayyip Bey Bush görüşmesinde ileriye dönük sözler alınıp verildi. Sıra Tayyip Beyin Başbakanlık yolunun açılmasına geldi.
5) Bush’un gözü dönmüştü. Babasının başa çıkamadığı Saddam’ı bitiren adam olmak istiyordu. Bunu da en kolay Türkiye üzerinden yapabilirdi.
6) Tayyip Bey Bush’un bu taleplerinin tamamına evet dedi. Meclisten yasa çıkmasını beklemeden ABD’lileri Türkiye’ye davet etti.
7) ABD’liler Türkiye’ye geldi bazı havaalanlarımızı elden geçirmeye ve G.Antep, Urfa, Mardin, Hatay vs. İllerimizde arazi kiralamaya başladı. Tayyip Bey-Bush anlaşması Meclisin önünden gidiyordu. Araziler, havaalanları kiralanmış. Paralar ödenmiş ABD savaş gemileri İskenderun’daydı.
9) Tayyip Bey Meclisten yasayı geçireceğine emindi. Başbakan A.Gül, TBMM Başkanı Bülent Arınç’tı Ak Parti içten içe kaynıyordu.
10) Ak Parti tabanı ve Ak Partiye destek veren medya bu yasaya direndi. Asker sessiz kaldı.Gül ve Arınç da bundan rahatsızdı.
11) Bu yasa meşhur 1 Mart tezkeresiydi. Tezkere Mecliste Hükümet ABD ile para pazarlığındaydı. 98 milyar dolar isteyince ABD çıldırdı.
12) ABD 98 milyar dolar talebi ile karşılaşınca Türkler bizimle at pazarlığı yapıyor”dedi. Dış İşleri Bakanı Yakış ve ABD’li Powell kavga etti.
13) ABD savaş gemileri 45 gün İskenderun açıklarında bekledi. Yasa Meclisten geçmedi. Tayyip Bey şaşkın-pişmandı. Yasayı tekrar getirmek istedi.
14) ABD Tayyip Beye çok kızdı ve gemilerini çekti Irak’ka güneyden girmeye karar verdi. Türkiye’den girse kolay. Uzun yolu seçmek zorunda kaldı.
15) Tayyip Bey ABD’ye “Ben Başbakan olmayınca etkim olmuyor” deyince, yeniden konuşuldu. ABD araya girdi Baykal ikna edildi.
16) ABD’nin iknası üzerine Tayyip Bey ve Baykal biraraya geldi. Uzlaşıldı. Meclise yasa getirildi ve Tayyip Beyin Başbakanlık yolu açıldı.
17) ABD-Tayyip Bey arasında çok sıkı ”Stratejik ortaklık” kuruldu. Büyük Orta Doğu (BOP) planı devreye girdi. Bölgedeki görev Tayyip Beye verildi.
18) Tayyip Bey artık bölgenin lideri ve kendisini küresel güç zaetti. Halbuki ABD’nin bölgedeki çıkarları “Konjoktürel” ve değişkendir.
19) Tayyip Bey artık ABD ile duygusal ilişkiye girmişti. Aslında Tayyip Bey samimi adam birebir dostluğa önem verir. Ama, ABD’de öyle şey yok.
20) Tayyip Bey aldığı ABD desteği ile bölgede, AB’de estiriyordu. Herkes “ABD’nin adamı” diye çekiniyordu. ABD’de Tayyip bey için fırça atıyordu.
21) Tayyip Bey Bush dönemi çok fırtınalı geçti. Bush bölgeye saldırdıkça Türkiye’de Anti ABD’llik %87′ye çıktı. ABD bundan rahatsız oldu...
22) ABD Tayyip Beyi davet etti “Türkiye’deki bu Anti Amerikancılık neden oluyor?” Tayip Bey “benden şüpheniz olmasın. Ben dostum.”
23) ABD peki kim yapıyor? Türkiye’de İsrail ve Amerika karşıtlığı çok yükseliyor. Hani biz “Stratejik müttefik”tik? Biz bu durumdan rahatsızız.
24) Tayyip Bey’e bir dosya verdiler “CIA İyi bir Türkiye raporu hazırlamıştı” ABD için yeni bir durum vardı. Muvazzaf ve emekli asker söz konusu.
25) ABD’nin CIA raporunda Muvazzaf ve emekli askerlerin Ak Parti kızgınlıklarını ABD’ye yönelttiği yazılıydı. Bunların dernekler kurduğu vs.
26) Gerçekten Asker ABD muhatabı olamamaktan, Tayyip Beyin muhatap alınmasından rahatsızdı. Ama ABD 1 Mart tezkeresinden dolayı Askere kızgındı.
27) Peki ne yapılmalıydı? Askeriyenin içindeki bir takım yapılanmayı Tayyip Bey biliyordu ama dokunamıyordu. ABD’nin bu desteği çok işe yaradı.
28) ABD düğmeye bastı. ABD G.Kurmayın, Mit’in tüm gizli bilgilerine hakimdi. Çünkü uzun yıllardır iç içeydiler. Mit’in maaşlarını bile ödüyordu.
29) Tayip Bey ABD’nin de desteği ile Askeri saf dışı etti. Yani Win win. Kazan kazan. Her iki taraf da memnundu. Ama öyle bir hal aldı ki...
30) Tayyip Bey de ölçünün kaçtığını anladı. Çıkıp televizyonda bunu itiraf etti “Atayacak generalim kalmadı” ölçü kaçtı.
31) Tayyip Bey Tutuklu Genel Kurmay Başkanı için ”Genel Kurmay Başkanına terörist başı diyeni tarih afetmez” Gerçekten iş istemediği yere gitti.
32) Tayyip Bey Obama ile de çok iyi dostluk kurdu. Ne de olsa Hüseyin’di. Obama Tayyip Bey’e çok değer verdi. Türkiye’ye geldi. TBMM’de konuştu.
33) Tayyip Bey yine duygusal. Ne de olsa müslüman aileden geliyor. Sempati duyuyordu. Kardeş gibi oldular. Ama, ABD asla duygusal olamaz.
34) Tayyip Bey Obama’yı da kafaya aldığını sandı ya, bölgede önüne gelen liderlere fırça atıyor, git falan demeye başlamıştı. Ders veriyordu.
35) Tayyip Bey Bir şey unutuyordu, ABD stratejik davranıyordu. Kimin gitmesine kendi karar veriyordu. Tayyip Bey Libya konusunda direndi.
36) Tayyip Bey Kaddafi’den “İnsan hakları ödülü”nü ve 250 bin doları yeni almıştı. Nasıl Kaddafi’ye git diyecekti? Zor durumdaydı.
37) Tayyip Bey önce direndi ”Nato’nun Libya’da ne işi var” dedi. ABD Tayyip beyi br şekilde ikna etti. Libya Nato’nun İzmir karargahından vuruldu.
38) Libya’yı İzmir’den vurmak yetmedi bir de Bingazi üzerinden 300 milyon dolar verdik. Kaddafi insanlık dışı bir şekilde sokakta linç edildi.
39) Libya’nın petrolü ABD, Fransa, İtalya, İspanya tarafından parsellendi. Bizim müteahitler de kapı dışarı edildi. Elimizdeki işler gitti.
40) ABD Enerji koridoruna hakim olmak, Rusya, İran’ın Akdenize çıkışını kapatmak, İsrail’in güvenliği için Kürt Otonomi bölge kurmak istiyordu.
41) ABD bunu nasıl yapacaktı? Suriye’nin bölünmesi gerekiyordu. Sünni S.Arabistan, Katar, Türkiye’yi organize ederse bu iş olurdu.
42) ABD Rusya ve İrandan sert bir direnç gördü. Buna Çin ve Lübnan (Hizbullah) da ilave oldu. Durum zora girdi. ABD durum değerlendirmesi yaptı.
43) ABD bu arada PKK’ya Türkiye ile anlaşın. Türkiye’ye de Kürt sorununuzu artık hal edin yardımcı olacağız. Görüşmeler başlamıştı.
44) Türkiye için kürt sorununu çözmek, PKK (APO) için de legal siyaset yapma yolu açılıyordu ve önemliydi. Herkes memnun.
45) ABD Rusya ile uzun görüşmeler yaptı ve Suriye’ye askeri bir müdahaleden vazgeçti. Sorunun diplomasi ile çözülmesi gerektiğine karar verdi.
46) Abd’nin bu kararı üzerine Türkiye tam ortada kaldı. S.Arabistan, Katar çekildi. Arap ülkelerinin tamamı sustu. Yalnız kaldık.
47) Bundan 8 ay önce Tayyip Bey Obama’yı Telefonla aradı. Suriye ve Gazze konusunda sert bir görüşme yaptılar. O günden sonra görüşme olmadı.
48) Tayyip Bey-Obama telefon görüşmesinden sonra Beyaz Saray bu nezaketsizliği yaptı.
49) Obama-Tayyip Bey görüşmesinden sonra bu sopalı fotoğraf Tayyip Beye soruldu “Şık değl neden yaptıklarını bilmiyorum” demişti. Hakaretti.
50)Obama ikinci kez seçildi Tayyip Bey aradı kısa bir tebrik görüşmesi oldu.Ama,Tayyip Bey aylardır Obama’dan randevu bekliyordu.Cevap yoktu
51) Suriye ile başımız belaya girdi. Herkesle kötü olduk. PKK ile görüşmeler nasıl neticelenir belli değil. Toplumun kafası bu konuda karışık.
52) Dün giden heyete APO “Beni oyalayacaklarını sanıyorlarsa, yanılıyorlar. Ben üstüme düşeni yapıyorum. Hükümet hızlandırsın” İş zor.
53) Tayyip Bey “Dış güçler Türkiye’yi karıştırmak istiyor” Biraz düşünün. Bu dış güçler kimler olabilir? Kimin öyle bir gücü var?Suriye mi:))
54) ABD Tayyip Bey ile yürümeyeceğine 8 ay önce karar verdi. Türkiye’nin kırılgan bir ekonomisi var... Merkez Bankasındaki paramızla övünüyoruz.
55) Merkez Bankamızdaki paramız Bill Gates’in parası kadar. Yani sadece Amerika’da bir kişinin parası kadar. Biraz düşünmek lazım.
56) ABD eski Başkan adayı, Yeni ABD Dışişleri Bakanı bölgeyi ve Türkiye’yi iyi bilen biri. Seçilir seçilmez Türkiye’ye geldi. Ama bir şey oldu.
57) Abd Dışişleri Bakanı Kerry iner inmez TAYYİP Beyin “Siyonizm insanlık suçu sayılsın” haberi patladı. AB(D), BM, İsrail sert kınadı.
58) Tabi Kerry de sert bir kınamada bulundu. Cumhurbaşkanı, Başbakan ile görüştü ve gitti. Aslında Tayyip Beye randevu tarihini söyleyecekti.
59) Tayyip Bey Söylemlerini elaltında düzeltmeye çalıştı. Tekrar devreye girildi. Tayyip Bey Cumhurbaşkalığı seçimi öncesi Obamayla görüşmeliydi.
60) Kerry bir kez daha Türkiye’ye geldi.Bu defa konu Gazze’ydi. Tayyip Bey Gazze’ye gitmekte ısrarlıydı. Gideceği tarihi açıklamıştı.
61) Kerry Tayyip Beye “Gazze gidişiniz erken. Filistin Devlet Başkanı M.Abbas da istemiyor” Bunu ABD ziyaretinizde konuşalım.
62) Kerry Tayyip Beyi ikna edemedi. Dışarı çıktı basın toplantısı yaptı ve “Tayyip Beyin Beyazsaray ziyaretinde Gazze’ye karar verilecek”.
63) Kerry’nin bu siyasi nezaket dışı açıklaması Tayyip Beyin karizmasını yerle bir etti. Tayyip Beye sordular ”Şık olmadı” dedi. Hiç şık değildi.
64) Tayyip Beyin yapacağı bir şey yoktu. ABD’nin Tayyip Beye randevu vermediğini biliyordu. CB seçimi öncesi bu yok olmaktı.
65) Beyaz Saray Tayyip Beye randevu verdi. Tam o sırada Reyhanlı faciası yaşandı. Böyle bir durumda hiç bir ülkenin Başbakanı gitmezdi.
66) TayyipnBey reyhanlı’da henüz cesetler çıkarılıyorken ABD’ye gitti. Gitmeden http://feyziisbasaran.Wordpress.com/ da Beyaz Saray’ı yazmıştım. Duruyor.
67) Ülkenizde bomba patlamış 54 ölü var. Cesetler çıkarılırken ziyaret ettiğiniz Devlet Başkanı size hangi gözle bakar? Ama Tayyip bey gitti!
68) Tayyip Beyin Beyaz Saray görüşmesi de tuhaftı. Ben de Beyaz Saray görüşmelerinde bulundum. Ailece gittiler. İlgili ilgisiz herkes gitmişti.
69) Tayyip Bey Beyaz ve ailesi Saray’da iyi ağırlandı. Obama en son “Biz Suriye’de yokuz. Halkım müslümanlarla savaşmıyalım diyor” dedi. Bitti.
70) Bu yazdıkarımı yaşıyan bir liderde moral-motivasyon diye bir şey kalmaz. Yaşadıkları gerçekten çok ağır. Aldatılmışlık çok kötü duygu.
71) Dün gece size Tayyip Beyi biraz özetledim. 1991 Mv.Genel seçimlerinde ben de kendisi de lstanbul’da adaydık. Ben seçildim o seçilememişti.
72) Ben ANAP’dan O da Erbakan Hoca’nın partisinden adaydı. Propagandaları bizi şaşırtmıştı. M.Ali Şahin elinde güllerle meyhaneleri geziyordu.
73) Gel zaman git zaman Erbakan Hoca ile de yollarını ayırdılar. Sayın A.Gül Erbakan’ın adayı Kutan’a karşı aday oldu az oyla seçimi kaybetti.
74) Sayın Gül 53 milletvekili ile partisinden istifa etti ve TBMM’de Ak Parti Grubunu kurdu. Grup Bşk Sn.Gül, http://Gn.bşk/. Sn.Erdoğan.
75) Dsp-Mhp-Anap koalisyonu millete müthiş bir ekonomik kriz yaşattı. Ecevit, Bahçeli, Yılmaz şaşkındı. Sokağa çıkamıyorlardı. Halk perişan oldu.
76) Sn.Bahçel’nin bir çağrısı ile apar topar erken seçime gidildi (Bu arada K.Derviş TBMM’den çok ağır yasalar geçirdi) Aslında düzeliyordu.
77) Perişan olmuş üç parti erken seçime gitti (İntihar etti) üçü de barajın altında kaldı. En hazır ve yeni olan Ak Parti’ydi. İKTİDAR
78) Doğrusu, Ak Parti iktdara geldiğindeki söylemleri çok iyiydi. ÖZAL’ın Anavatan’ı gibi konuşuyorlardı. 2002-2007 ‘de iyi işler yaptılar.
79) Mesela “Türban” denildiğinde Bizim öyle bir sorunumuz yok. İşimize bakıyoruz (M.Ali Şahin) Ama, bir kesim şüphe ediyordu “Gizli ajanda var”
80) Parti’yi kurduklarında Sn.Gül beni de partiye davet etmişti. Ben de teşekkür ettim. ”Anap Gn.Bşk.Yardımcısıyım. Partim zorda ahlaki olmaz”
81) Anap’tan-DYP’den bazı arkadaşlar o dönem Ak Parti’ye gitti. Bir kısmı ayrıldı bir kısmı duruyor. Pasif duranlar var H.Çelik gibi aktifi de...
82) 28 Şubat ve devamında TBMM’de Cumhurbaşkanı seçtirmeme (Yargı-Asker) korosu müthiş hata yaptı. Tam darbe girişimiydi. (E muhtıra)
83) Ben de herkes gibi bu hukuksuzluğa ve darbe girişimine karşı çıktım. TBMM kilitlendi ve Ak Parti erken seçim kararı aldı. Doğru yaptı.
84) 2007 Seçimlerinde beni bir kez daha aday olmaya davet ettiler. Bu defa kabul ettim. Seçim meydanları müthişti. Sn.A.Gül’e büyük sahiplenme...
85) 2007 seçimlerinde Milletvekili seçildik Meclise geldik. Benim gibi dışardan gelenleri içlerine almıyorlardı. Bizim yanımızda konuşmuyorlardı.
86) Benim gibi dışardan gelenlere İçimizdeki hainler” gibi görüyorlardı. Onlara Cemil Çiçek Ve A.Kadir Aksu yetiyordu. Soldan da E.Günay tamam...
87) Ben Anavatan’da yaşadığım gibi kapalı toplantılarda fikrimi çok net söylüyordum. Her kes şaşırıyordu “Nasıl konuşabiliyor”!
88) Sn. Gül’ü Cumhurbaşkanı seçtik. (Mhp’nin desteği ile) Arkasında Beklenmedik bir şey oldu. Tayyip Bey ispanya’da konuştu…
89) Tayyip Bey İspanya’da bir soru üzerine “Türban velevki simge olsa ne olur?” Ortalık o gün karıştı. Toplantı üstüne toplantılar yapıldı.
90) Kapalı toplantıda fikrimi söyledim ”Sayın Başbakan Kılık kıyafet düzenlemesi Anayasa değişikliği ile olmaz. Bu uzlaşı-genelgelerle olur”.
91) Başbakan’a karşı fikrini söyleyen 2-3 kişi onlar da bir daha listeye konmadı zaten. Kalanı “Tam zamanı, Cumhurbaşkanı da bizden yaparız”.
92) Ben o gün de bugün de kız çocuklarının başörtüleriyle üniversitelere gidebilmesini savunan biriyim. Özgürlükler açısından bakıyorum.
93) Tayyip Bey o Anayasa (Başörtü) değişikliğini Meclise getirdi. Oy da verdim. Bunun çözüm olamayacağını da biliyor ve söylemiştim.
94) Ak Parti hakkında kapatılma davası açıldı. İki yıla yakın zaman bu kavga ile geçti. Bir şekilde kapatılma davası hal edildi…
95) Bu kapatılma davasından sonra Tayyip Bey tamamen değişti. Asker ve yargı operasyoları başladı. İş artık intikam almaya dönmüştü.
96) Ben 2007 Temmuzun’da seçildim. 2009′Aralığında beni disiplin kuruluna sevk ettiler. Beklemedim istifa ettim. Meclis öyle bir istifa görmedi.
97) Sayın A.Gül arada bir “Bu iş rövanşist bir harekete dönüşmesin” uyarısına rağmen tam gaz gidiliyordu. Tayyip Bey tamamen değişmişti.
98) Tayyip Bey artık ABD’nin tek muhatabıydı. Sayın A.Gül safdışı edilmiş ve kendisine bilgi verilmiyordu. Ailece de görüşmüyorlardı.
99) ABD’nin geleneksel Genel Kurmay muhabeti de bitti. Cumhurbaşkanı zaten Başkakan’ken 1 Mart tezkeresini çıkartamamış. Tek muhatap Tayyip Bey.
100) Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül neden ABD ve Tayyip Bey tarafından devre dışı bırakıldı? Biraz bunu yazacağım.
101) 2007 seçimlerine seçilip Meclise geldiğimzde Cumhurbaşkanı seçimi önümüzde duruyordu. Mhp destek vereceğini açıklamıştı. Sorun kalmamıştı.
102) Bu defa Tayyip Bey sorun çıkardı. “Adayımız kardeşimiz Abdullah Beydir” sözünü bırakmış. Vecdi Gönülü aday yapmak istiyordu. (Hatırlatma)
103) Bazen geriye doğru hatırlatmayla bir yere http://xn--geleceim-cgb. B.Arıç ve Sn.Gül Tayyip Beyin Vecdi Gönül kararına direndi.
104) B.Arıç “Ya kendin aday olursun yada Abdullah Bey adayımızdı onunla devam ederiz. Israr edersen V.Gönül’e karşı ben adayım” dedi.
105) B.Arınç’ın bu restine Tayyip Bey direnemedi ve Sn.Abdullah Gül aday gösterildi. Ben de oy verdim. Doğru olan da buydu.
106) O gün bu gündür Tayyip Bey Ve Sn.Gül’ün arası hep kötü gitti. Tayyip Bey her hareketi ile Cumhurbaşkanı’nı dışladı. Tek adamlığı oynadı.
107) Size en çarpıcı örnek vereyim. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı ilk defa Beyazsaray tarafından resmi olarak davet edilmedi. NEDEN?
108) Cumhurbaşkanı Putin görşmesi engellendi. En son Çin’den fırlatılan uydu törenine davet edilmedi. Çok sayabilirim.
109) Tayyip Bey ABD’den öyle bir destek alıyordu ki, gözü kimseyi görmüyordu. Artık bölge liderliği tamamdı.
110) Tayyip Bey “Gazze” dedikçe Arap ülkelerinin halkı (Yönetimleri değil) ve Türkiye ayaktaydı. Arap liderlerini azarlıyordu.
111) Olan oldu. İHH’nın bir organizasyonu ile Gazze’ye yardım gemisi Antalya’dan kalktı. Başta içlerinde AKP’li vekiller de vardı. İndirildi...
112) Mavi Marmara gemisi yolda ve İsrail sert uyarıyordu ”Vururuz”! Bu arada Hükümet İsrail ile Savunma sanayinde işbirliği içinde.
113) Olan oldu. İsrail gemiyi uyardı ama gemi yoluna devam ediyordu. İşte o facia yaşandı. Sert bir müdahale 9 can kaybı, gemiye el kondu.
114) Tayyip Beyin karizması yerle bir oldu. İsrail ile savaşacak durumu da yok. Karşısında bugüne kadar dost olduğun ABD var. Kolay mı?
115) En başta size yazmıştım. İsrail ile böyle dostluk kurulmuştu. ABD’de memnundu. Yahudi lobisi cesaret ödülü vermişti; pic.twitter.com/EtSju5kK7A
116) Tayyip Beye bir darbe de F.Gülen’den geldi. Gülen “Böyle savaşa gider gibi yardım mı olur? Keşke İsrail ile konuşsaydınız”. ŞOK oldular.
117) Doğruya doğru. F.Gülen’in küresel vizyonu geniş. Dünyadaki gelişmeleri ve ona göre konumlamayı çok iyi biliyor. Zamanlamayı çok iyi yapar.
118) Ak Parti kendi içinde bir koalisyon. Bu koalisyonda zaman zaman çatışmalar yaşanır.Genelde üstü örtülür ve yola devam edilir.
119) Bu defa öyle olmadı. Tayyip Bey F.Gülen grubuna karşı temizlik hareketine girişti. F.Gülen ve ona bağlı medya mesajlar vermeye başladı.
120) Tayyip Bey Cemaatı eski cemaat zanetti. Cemaat artık Medyası, eğitimli insanı, parasal gücü ve Devletteki gücü ile ciddi bir güç.
121) Cemaat Hakan Fidan olayında tavrını net olarak ortaya koydu. Medyası ile yüklendi. Tayyip Bey tv’lere çıktı “Hedef benim” dedi.
122) Çözüm sürecini (Adı bir kaç kez değişti) “Güzel şeyler olacak” diyen Sayın Gül’dü. O başlattı. Ama,Sn.Gül’e bilgi bile verilmiyor.
123) Artık gizlemeye gerek yok. Ortada yok farz edilen bir Cumhurbaşkanı var. Tek adamlığına ABD’de tarafından son verilen Tayyip Bey var.
124) Tayyip Bey ve yakın çevresi “Dış güçler”den bahsediyor. ”Yedirmeyiz” diyorlar. Bu dış güçler kimse açıklasınlar bilelim.
125) Tayyip Bey Sn.Gül’ü siyasetin dışına itmek için; Başkanlık, yarı Başkanlık, bir kaç maddelik Anayasa vs. Bunlar boş işler.
126) Dedim ya, Ak Parti kendi içinde koalisyon. Önümüzde üç seçim var. Belediye, Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimleri. Bu kaderi belirler.
127) Son 12 gündür yaşanan ve masum bir gençliğin başlattığı Gezi Parkı olayı sivil bir direniş olarak tüm Türkiye’ye yayıldı.
128) Sayın Cumhurbaşkanı ve Tayyip Beyin bu olaylar karşısındaki tutumu gayet net. Cumhurbaşkanı “Masum hak arayışı” olarak görüyor.
129) Tayyip Bey ise Gezi Parkı olayını “Bir kaç çapulcu” nun işi. ”Yol ver gidelim, Taksim’i ezelim” sloganları ile yürüyor. Halkla inatlaşıyor.
130) Tayyip Bey alel acele bu mitingleri kime karşı yapıyor? Meydanlardaki gençlere karşı.
131) Tayyip Bey son iki yıldır çizdiği profil. ABD, AB, Arap Ülkeleri liderlerini, İsraili, İran’ı, Rusya’yı çok rahatsız etti. Karar verildi.
132) "Bu dış güçlerin işi. Tayyip Beyi yedirmeyiz "Diyenler Dış güçleri açıkladım. Gezi Parkı ve Kuğulu Parktakiler mi sizi yiyecek? :))
133) Sevgili Ak Parti'liler bu dış güçleri Tayyip Bey kendi yanlış politikaları ile meydana getirdi. Hepsinden arka arkaya kınama geliyor.
134) Tayyip Bey için Gezi Parkı olayını yatıştırmak zor değildi. Bunu yapardı. Asıl meseleyi biliyor. Dünya Kamuoyunda hızla güç kaybediyor.
135) Türkiye siyaseti-ekonomisi kırılgandır. Göreceli başarılarlar, tek adamlık yapamazsınız. Dini-Milli duyguları kullanmak da bir yere kadar.
136) Türkiye'de bunlar yaşanırken, Tayyip Beyin Cumhurbaşkanı ile konuşması gerekmezmiydi? Arınç gitti görüştü Özür diledi. Özürün tersi oluyor.
137) Ana Muhalefet lideri, Diğer partiler, kişiler, Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu vs.Cumhurbaşkanı ile görüştü.
138) Sayın Cumhurbaşkanı ile görüşenler Cumhurbaşkanı'nın tutumunu doğru bulduklarını ve desteklediklerini açıkladılar. Bunun bir izahı olmalı...
139) Sayın Başbakan; Size karşı görüşü olan hiç mi olmayacak? %50'ye yapmadığınız hakaret kalmadı. Ağzınızdan çıkan kanun! Bu nasıl şey?
140) Sayın Başbakan; Hatırlıyormusunuz? AB'den gün almak için çırpınıyordunuz. Mecliste "Zina" görüşülüyordu. AB'den arayıp iptal ettirdiniz.
141) Sayın Başbakan; Hatırlıyormusunuz? AB'den gün aldınız. Melih aynen dün yaptığı gibi size karşılama yaptı. Açık otobüste AB Fatihi diye...
142) Sayın Başbakan; Bu halkın ne çapulculuğu, ne ayyaşlığı, ne ahlaksızlığı vs. kaldı. Hergün saatlerce tv'lerdesiniz. Herkesi tehdit ediyorsunuz...
143) Sayın Başbakan; Size karşı yazı yazacak kimse bırakmadınız. Sabah-ATV satışı faciaydı. Bu yetmedi Show, Sky, Akşam ihalesiz verildi.
144) Sayın Başbakan; Halk korku eşiğini aştı. Üzerlerine ateş açtırsanız dahi meydanlardan çekilmeyecekler. Siz sakin olun ve miting yapmayın.
145) Sayın Başbakan; Sayın Cumhurbaşkanı ile oturup konuşun. Cumhurbaşkanı Devletin-Millettin varlığı ve birliğini temsil ediyor.
146) Sayın Başbakan; Milletvekillerinizi 3 dönem yaptınız hadi evinize. Cumhurbaşkanını da yok farz etmeniz yanlış. Siz köşke diğerleri eve...
147) Sayın Başbakan; Siz Dünyada gerçekten büyük itibar kaybettiniz. Başkanlık, tek adamlığı falan bırakın. Sayın A.Gül ile oturup konuşun.
148) Sayın Başbakan; Sayın Gül ile partiyi beraber kurdunuz. Şimdi "Bu parti benim" demenizin anlamı yok. Konuşun ve çözün. Halkı germeyin.
149) Sayın Başbakan; Siz de epey tecrübe kazandınız. Şu an Sayın A.Gül'den daha deneyimli, donanımlı devlet adamımız yok. Yok sayamazsınız.
150) Cumhurbaşkanı olma gibi bir arzunuz varsa, yol bu değil. Sayın A.Gül de Ak Parti'nin akli selim siyasetçileri de Türkiye'ye lazım.
151) Meydanlar kalabalıklar toplarım. Dünyaya gücümü göstereceğim. Fikrini size kim verdiyse yanlış. Diğer partiler Cumhurbaşkanınına güveniyor.
152) Meydanlardakilerin temsilcileri ile görüşürüm. Kim bu temsilciler? Seçtiğiniz akil insanlar gibi mi olacak. Bunu 90 kuşağı gençlik yemez.
153) Sizin Bakanlarınız, milletvekilleriniz de rahatsız. Fikirlerini söyleyemiyorlar. Ama, bize konuşuyorlar. Kendinizi kandırmayı bırakın.
154) Son olarak; Sayın Cumhurbaşkanı ile bir araya gelin. Sorunu suhuletle çözün. Sayın Cumhurbaşkanı buna hazır. Bu gençlere de kıymayın.
155) Yazacak yerimiz omadığı için bu platformu kullanıyoruz. Keşke daha çok yazan- çizen insanımız olsaydı. Böyle bir basınımız olsaydı!
156) Burda herkesi memnun etmek mümkün değil. Benimde öyle bir tarzım yok. Kalbinini kırdıklarım olduysa özür dilerim. Bunlar benim fikirlerim.
157) Umarım faydalı olmuşumdur. Hepinizin sabrına ve ilgisine teşekkür ediyorum. İyi geceler.
Eu4 için Antik dönemde geçen mod yapımında bana yardım etmek isteyen mesaj atsın.

Steam'den beni ekleyip yanıt alamamış ya da eklemek isteyen üyeler bana PM atarak Steam ismini yazarsa sevinirim.

[Mod] Eşit Alan Projeksiyonu - [Mod] Eski Dünya Müziği - Tarihi ve Coğrafi Harita Siteleri
 

Çevrimdışı Ömer

Alıntı
Hasan Cemal : ‘Beyefendi rahatsız olmasın’ gazeteciliği...

Milliyet’te uzun zamandır Abdi İpekçi gazeteciliği değil, “Beyefendi rahatsız olmasın!” gazeteciliği var. Milliyet’in el değiştirmesinden sonra gazete kulisinde kulaklara espriyle karışık hep bu cümle çalınırdı: “Aman Beyefendi rahatsız olmasın!” ‘Beyefendi’ elbette Tayyip Erdoğan’dan başkası değildi.

Geçen yıl bu zamanlarda Can Dündar’la birlikte topun ağzına geldik. Daha sonra ‘İmralı Zabıtları’yla birlikte “Beyefendi’nin rahatsızlığı” tavan yaptı. “Herkes kendi işini yapsın!” diye yazdım. Başbakan ertesi gün gazetenin sahibi Demirören’i aradı, bununla da yetinmeyip Balıkesir’de bas bas bağırdı: “Batsın senin gazeteciliğin!”

Bizim meslek, gazetecilik zor günler yaşamaya devam ediyor. Ne zaman kolay günler yaşamıştı ki diyebilirsiniz. Doğrudur.

Demokrasinin ikinci sınıflığa mahkûm olduğu, ifade özgürlüğünün orasından burasından sürekli tırpanlandığı bir ülkede ‘gazeteci milleti’ne rahat yoktur.

Dün de yoktu, bugün de öyle.

Ama bugün, Erdoğan iktidarı döneminde medya düzeni düne göre her geçen gün daha fazla kıskaca alınıyor.

Kaçıncı kez yazıyorum.

Yalnız medya değil, medyayla birlikte demokrasi de kuşatılıyor.

Nokta atışları ile medyadaki farklı sesler ve eleştirel köşeler teker teker susturulup kapatılırken, demokratik alan her seferinde biraz daha daraltılıyor, çoğulculuk üst üste darbeler alıyor, rejim ya da Başbakan Erdoğan gitgide daha çok otoriterleşiyor.

Bu açıdan son örnek sevgili meslektaşım Can Dündar oldu. Milliyet’teki köşesi dün patron Erdoğan Demirören tarafından bir telefonla kapatıldı.

Patron katından mutfağa aktarılan rahatsızlıklar…
Milliyet’te uzun zamandır Abdi İpekçi gazeteciliği değil, “Beyefendi rahatsız olmasın!” gazeteciliği var.

Milliyet’in el değiştirmesinden sonra gazete kulisinde, özellikle yazı işlerinde kulaklara espriyle karışık hep bu cümle çalınırdı:

“Aman Beyefendi rahatsız olmasın!”

‘Beyefendi’ elbette Tayyip Erdoğan’dan başkası değildi.

Ve Sayın Başbakan’ın nelerden rahatsız olabileceği ‘patron katı’ndan genel yayın yönetmenleri aracılığıyla mutfağa indirilir, köşe yazarlarının da kulağına üflenirdi.

Yayın politikasının ‘kırmızı çizgileri’ni oluşturan bu ‘beyefendi rahatsızlıkları’ hiç bitmek bilmezdi.

Bazen esnetilen, bazen es geçilen ‘kırmızı çizgiler’e genellikle uyulurdu.

Geçen yıl bu zamanlardı.

Can Dündar’la birlikte topun ağzına gelmiştik. “Beyefendi bizden rahatsızdı!” Can Dündar istifanın eşiğinden dönerken, ben de tatilimi erkene almıştım, Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu’nun kıvrak manevralarıyla vaziyet kurtarılmıştı.

Başbakan, Erdoğan Demirören’i aradı
‘İmralı Zabıtları’nın geçen Mart ayında Milliyet’te yayınlanmasıyla birlikte “Beyefendi’nin rahatsızlığı” tavan yapmıştı. Ben de köşemde Milliyet’in bu haberciliğini savunurken şunu belirtmiştim:

“Gazeteciler gazetecilik yapar, siyasetçiler memleket yönetir; herkes kendi işini yapsın!”

Başbakan Erdoğan ertesi sabah gazetenin sahibi Erdoğan Demirören’i telefonla aramış, çok ağır konuşmuş, bununla da yetinmeyip Balıkesir’de kürsüye çıkıp bas bas bağırmıştı:

“Batsın senin gazeteciliğin!”

Bunun hemen ardından benim iki haftalık zorunlu izin dönemi başladı. İki haftanın sonunda iznim iki hafta daha uzatılmak istendi.

Razı olmadım.

İzni uzatmak yerine, Beyefendi ile ‘Beyefendi rahatsız olmasın gazeteciliği’ni eleştiren bir yazı yazdım. Bu yazım reddedilince de, 15 yıl çalıştığım Milliyet’ten istifamı verdim.

Kuşatma gerçeğini görmemek utanmazlıktır!
Sözü uzatmak istemiyorum.

Beyefendi rahatsız olmasın zihniyetiyle gazetecilik mesleği bağdaşmaz.

Medya patronlarının siyasal iktidarlarla gönüllü ya da gönülsüz işbirliği, sadece gazeteciliğin değil, demokrasinin de altını oyar, ifade özgürlüğünü de boşlukta bırakır.

Türkiye böyle bir dönemden geçiyor.

Medyayla birlikte demokrasi de her geçen gün kuşatılıyor.

Bu gerçeği görmemek, bu gerçeği görmezlikten gelmek, bu gerçeğe sessiz kalmak demokrasi adına aymazlıktır, utanmazlıktır.
Eu4 için Antik dönemde geçen mod yapımında bana yardım etmek isteyen mesaj atsın.

Steam'den beni ekleyip yanıt alamamış ya da eklemek isteyen üyeler bana PM atarak Steam ismini yazarsa sevinirim.

[Mod] Eşit Alan Projeksiyonu - [Mod] Eski Dünya Müziği - Tarihi ve Coğrafi Harita Siteleri
 

Çevrimdışı Turgay

  • Dük
  • *
  • İleti: 1537
    • Profili Görüntüle
Beyfendi ile Demirel'e gönderme yapmış sanırım. Cumhuriyet döneminde epey bastırmışlardı.

O değil de anayasa değişip yargıyı avuçlarına alırken yetmez ama evetçi oldu, açılım-saçılım geldi balıklama atladı, eski dava arkadaşları haksız hukuksuz içeri atılırken bir darbe de o vurdu. Hasan "abi" iken herşey güzeldi de sansürlenince mi rahatsız oldu?

Bence; memleketin iyiliği için yüreğinden değil de şahsi ihtiraslarıyla cebinden konuşanları ciddiye almamak lazım. Yarın yine döner, biz ortada kalırız.
 

Çevrimdışı Spartan

  • Arşidük
  • *
  • İleti: 2044
    • Profili Görüntüle
Pusulasını kaybeden dış politika...
« Yanıtla #13 : 02 Ağustos 2013, 19:22:19 »
(aç/kapa)

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cengiz_candar/pusulasini_kaybeden_dis_politika-1144542
« Son Düzenleme: 02 Ağustos 2013, 19:33:34 Gönderen: Spartan »
Benim eylemlerimi komuta etmek, nasıl davranmam gerektiğini söylemek ve bunu yönlendirecek bir yasa oluşturmak hiç kimsenin üstüne vazife değildir. - Max Stirner

Yükseldikçe uçma bilmeyenlere daha küçük görünmemiz kaçınılmazdır. - Friedrich Nietzsche

http://theanarchistlibrary.org/library/the-anarchist-faq-editorial-collective-an-anarchist-faq
http://www.submedia.tv/
http://sosyalsavas.org/
 

Çevrimdışı Bersun

  • İmparator
  • *
  • İleti: 9564
  • Paralel Yetkili Abiniz
    • Profili Görüntüle
Şu yazıları spoiler içine alsak ya? Sayfa çok uzun oldu böyle.
 


Çevrimdışı Ömer

Alıntı
Cüneyt Özdemir : Mobil cihatçılar ve yeni komşumuz Afganistan

Türkiye'nin dış politikasını Sünni bir eksene taşıyıp bu mobil cihatçıları gözden kaçırmaya çalışanlar bugün Rojava'da yaşanan katliamı görmezden gelmenin bedelini ağır öder.

Bugün sınırımızda Rojava’da yaşanan katliamı anlayabilmemiz için bir fotoğraf karesine iyi bakmamız gerekiyor. Bu fotoğraf bize Suriye’de sınırımızın 50 metre ötesinde Kürtlerin Rojava’da aslında kimlere karşı savaştığını anlatmaya yetip de artıyor. Fotoğraftaki kişinin adı Ebu Musab. Elinde bir Kalaşnikov, başında ise siyah bir kep var. Siyah kepin hemen yanında Arapça yazıları okuyoruz. Üzerindeki çelik yelekten savaş meydanında bir savaşçı olduğunu anlamamız mümkün. Ancak kumral saçları, açık renk gözleri upuzun sakalına rağmen pek de Suriyeli izlenimi vermiyor. Sanki Slav ya da bir Kuzey ülkesinden geliyormuş gibi bir havası var. Üstelik adı da pek üzerine oturmuyor. Zaten kısa bir araştırma yaptığınız zaman adının ‘takma isim’ olduğunu anlıyorsunuz. Gerçek Ebu Musab başta CIA olmak üzere dünyadaki istihbarat servislerinin ve El Kaide’nin çok yakından tanıdığı bir isim. Asıl adı Ebu Musab el Suri. Kaç yılında doğduğu bilinmese de Halepli olduğu biliniyor. 1982 yılındaki Hama katliamından kılpayı kurtulmuş. Kaçıp İspanya’ya yerleşmiş. 1987 yılında Afganistan’da Ruslara karşı El Kaide saflarında savaşmış. 1700 sayfalık ‘El Mukavame’ adında küresel cihata ilham veren bir kitabın yazarı. 2005 yılında Pakistan’ın Ravalpindi şehrinde yakalanmış. Suriye’ye iade edilmiş. İddialara göre hâlâ Suriye’de hapiste. Fotoğraftaki ‘kahramanımız’ bu ismi kendisine takma isim olarak uygun gördüğüne göre anlaşılan Ebu Musab’ın fikirleri ve yaşam hikâyesinden oldukça etkilenmiş olmalı. Zira kendisi aslında bir Çeçen. Şu aralar ise kendisini sınırımızın ötesinde sessiz sedasız kurulan bir İslam devletinin emiri ilan etmiş.
Bilmem adı Irak İslam Devleti ve Şam Emirliği’ni duymuş muydunuz? Geçen hafta artık nasıl olduysa Çeçen Ebu Musab Kürt bölgesini kontrolü altında tutan PYD’nin eline geçti. Kendisi aynı zamanda Özgür Suriye Ordusu’nun El Kaide bağlantıları nedeniyle en çok tartışılan El Nusra cephesinin lideri olarak biliniyordu. Sonrasında kimilerine göre 300, kimilerine göre ise 400 Kürt rehine ile takas edilip serbest bırakıldı. Rojava’daki katliamın arkasında böyle bir ‘kahraman’ var.
Hakkını yemeyelim, Ebu Musab bugün Özgür Suriye Ordusu içinde Esad’ı yıkmak için çarpışan yüzlerce, binlerce ‘mobil cihatçıdan’ sadece bir tanesi.
Büyük bir ihtimal diğer mobil cihatçılar gibi Türkiye üzerinden Suriye’ye geçti ve orada cihat uğruna çarpışıyor. Tıpkı daha önce Afganistan’da, Bosna’da, Pakistan’da, Keşmir’de, Libya’da çarpıştığı gibi…
Hatırlarsanız bu köşede aylar önce Esad rejimini yıkmak için organize edilen, lüks otellerde toplantıları düzenlenen, bir kurtarıcı gözüyle bakılan ‘Özgür Suriye Ordusu’nu yakından tanıyalım’ başlığı ile bir yazı yazarak sizlere adlarını o günlerde bilmediğimiz Ebu Musab’ları anlatmaya çalışmıştım. Aralarında Türklerin de bulunduğu bu ‘mobil cihatçı’lara dikkat çekmek istemiştim. Bugün Suriye Türkiye sınırı arasında yeni bir komşumuz oldu.
Gitti Suriye geldi Afganistan.
Dünyanın farklı bölgelerinde şeriat hayali ile mücadele eden mobil cihatçılar bu yeni kontrolsüz bölgeye akın ediyorlar. Şeriat ile kontrol edilecek bir Esad sonrası Suriye’nin hayalini kuruyorlar.
Benim tuhafıma giden bütün dünyanın endişe ile izlediği bu gerçeğin Türk basınında kendisine (Radikal hariç) hemen hiç yer bulamaması.
Mobil cihatçılar gerçeğini görünmeyen bir el ısrarla gözden kaçırıyor. Görmüyor değiliz. Zira artık nerede ise İstanbul’da hangi otellerde kaldıkları bile sosyal medyada deşifre ediliyor. Olaylar Ceylanpınar’da sınırın hemen dibinde gerçekleştiği için istihbarat teşkilatlarımız muhtemelen birebir isim isim geleni gideni takip ediyor. Peki kontrol edebiliyor mu? Bakın işte bundan oldukça endişeliyim.
Mobil cihatçılar ile ilk kez 1997 yılında Afganistan’da karşılaşmıştım. Kabil, Taliban’ın eline geçeli bir iki gün olmuştu. Saçı sakalı birbirine karışmış mobil cihatçılar ait olmadıkları bir şehri kurtarmanın sevinci içindeydiler. Hiç de 2001 yılında Afganistan’dan çıkıp ABD’yi kalbinden vurabilecek gibi gözükmüyorlardı. Oysa Suudi Arabistan istihbaratının beslediği, CIA’in desteklediği ve Pakistan gizli servisi ISI’ın kontrolü altında tutabileceğini düşündüğü El Kaide hepsini mahcup etti. Hepsi yanıldı.
Ebu Musab’ın resmine şimdi bir kez daha iyi bakalım.
El Kaide bağlantılı olduğu iddia edilen El Nusra Cephesi bugün sadece Esad rejimini yıkmak için değil aynı zamanda laik Kürt yönetimleri ile de savaşmaya başlaması Türkiye’nin yarınına dair önemli bir haber veriyor. Türkiye hâlâ Kürtlere yönelik milli paranoyaları ile boğuşadursun yanı başımızdaki savaşın rengi değişiyor.
Türkiye’nin dış politikasını Sünni bir eksene taşıyıp bu mobil cihatçıları gözden kaçırmaya çalışanlar günün birinde bugün Rojava’da yaşanan katliamı görmezden gelmenin bedelini çok ağır ödeyebilirler.
Pardon. Genelde hesabı hep biz ödüyorduk değil mi!
Eu4 için Antik dönemde geçen mod yapımında bana yardım etmek isteyen mesaj atsın.

Steam'den beni ekleyip yanıt alamamış ya da eklemek isteyen üyeler bana PM atarak Steam ismini yazarsa sevinirim.

[Mod] Eşit Alan Projeksiyonu - [Mod] Eski Dünya Müziği - Tarihi ve Coğrafi Harita Siteleri
 

Çevrimdışı Kurt Knispel

  • Arşidük
  • *
  • İleti: 2290
    • Profili Görüntüle
Cüneyt Özdemir: Türkiye'de basın üzerinde meğerse baskı yokmuş! (Yav he he...) ;D

Ahmet Hakan- Kızlı Erkekli

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24449449.asp

 :smart:
« Son Düzenleme: 04 Ağustos 2013, 14:07:02 Gönderen: Kurt Knispel »
 

Çevrimdışı Baris

Alıntı
Ergenekon Davası'na yeniden bakmak

Türkiye tarihinin hiç kuşku yok ki en önemli yargılamalarından biri olan Ergenekon Davası'nda artık sona gelinmiş durumda. Silivri Mahkemesi 5 Ağustos 2013 günü kesin kararını açıklayacak. Bir sürpriz beklemiyorum. Bildiğiniz gibi Balyoz Davası'nda sanıkların neredeyse yüzde 90’ına ceza verildi.

Özel Mahkemelerde görülen ve darbe rejimlerine özgü bir yöntemle sürdürülen bu davalarda adil yargılamanın yapılmadığı ve hukukun açıkça ihlal edildiği biliniyor.

Çünkü bu davalar ile son Cumhuriyetçi kadrolar ordudan, bürokrasiden ve geleneksel iktidar blokundan tasfiye edildi. Böylece 60 yıla yayılan karşı devrim süreci tamamlandı. Birinci Cumhuriyet tasfiye edildi. Gerici iktidar bloku, siyasal hedeflerine ulaşmasının önünde engel oluşturabilecek kurumları, kadroları, yargı bürokrasisini, toplum önderlerini, aydınları, gazetecileri, askerleri ve politikacıları polis ve adliye zoru kullanarak bir süre için etkisizleştirdi.

Özellikle Balyoz Davası'nda NATO’dan çıkmak isteyen, Rusya, Çin, İran ve Suriye ile Avrasya odaklı bir ittifak kurarak ABD’yi ve NATO’yu dengelemeyi planlayan, Kürt sorununu Türkiye merkezli olarak ve siyasal yöntemlerle çözme çizgisine yaklaşmış bir ekip imha edildi.

Rejim değişikliğini hedefleyen örtülü darbenin enstrümanı olarak kullanılan bu soruşturmalar nedeniyle, yaklaşık 200 yıldır kesintilerle sürdürülen; 1908, 1923 ve 1960 dönemeçlerinde gerçekleştirilen tarihsel atılımlarla en yüksek dalga boylarını yakalayan Osmanlı-Türk modernleşme ve aydınlanma süreci kesin bir kırılmaya uğradı.

İdeolojik bakımdan burjuva aydınlanmasının ocaklarından biri olan Harbiye, İmam Hatip karşısında yenildi. Bu tespit, tarihsel bakımdan geçici bir duruma işaret etse de artık bir olgudur.

Elbette kavga bitmiş değil. Olamaz da... Tersi, tarihin doğasına ve sosyolojik bakımdan toplumsal ilerleme yasasına aykırı. Ancak açıklıkla tespit edilmeli ki, Tanzimat'tan beri iki çizgi arasında süren mücadelede inisiyatif artık İslamcı-muhafazakâr kanadın elinde. Bu olgu bilince çıkarılmadan doğru bir mücadele anlayışı geliştirmek de mümkün değil.

Soğuk Savaş dönemiyle birlikte, yaklaşık 60 yıldır solcular, sosyalistler ve solcu Kemalistler devletten tasfiye ediliyor. Öyle ki, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinin bir amacı solu ve sosyalistleri imha etmekse, diğer amacı da bürokrasi ve TSK’dan ‘solcu Kemalistleri’ tasfiye etmekti.

 Cumhuriyetin başlangıç ilklerini ve kuruluş varsayımlarını terk eden, deyim uygunsa kendi devrimine ihanet içindeki TSK ve Batıcı Cumhuriyet burjuvazisi, gericilikle ittifak halinde 60 yıldır kendi solunu tasfiye etmekle uğraştı. Sol, özellikle sosyalist sol, cumhuriyeti aşmaya, onu tarihsel ve toplumsal bakımdan daha ileriye taşımaya çalışıyordu.

 Solun bu iddiasını güçlü şekilde ortaya koyması, Cumhuriyetin de daha geriye çekilmesini önlüyor ve bir denge kuruluyordu. Bu nedenle solu tasfiye edilen Cumhuriyet aslında bütün gücünü de yitirdi. Bu büyük tasfiyenin tarihi 12 Eylül 1980 darbesidir.

 Bu açıdan bakıldığında, AKP iktidarı bir yanıyla 12 Eylül'ün çocuğu diğer yanıyla da 60 yıllık karşı devrim sürecinin ürünüdür.

 Solu hoyratça ezen, onun karşısına İslamcıları ve ırkçı milliyetçileri dikerek, gericiliği ve muhafazakârlığı besleyen sağcı Kemalistler, bu tutumlarının bedelini bugün çok ağır şekilde ödedi. İstanbul sermayesi ve Kemalistler, sonuçta kendilerini Türkiye gericiliği ile baş başa buldu. Artık yalnız kalmışlardı ve kendi Cumhuriyetlerini savunacak güçleri de yoktu. Sonuçta büyüttükleri güç kendilerini tasfiye etti.

 Ergenekon ve Balyoz gibi davalardan sonra bugün Koç Grubu'na mahkeme kararıyla yapılan mali inceleme baskınının anlamı da buradadır.

 ***

 Türkiye solunun önemli bir kesimi Ergenekon ve Balyoz gibi davaların gerçek anlamını ve tarihsel niteliğini kavrayamadı. En iyi ihtimalle gelişmeleri salt egemen sınıflar içindeki bir çatışma, kendilerini ilgilendirmeyen bir itişme olarak gördü.

 Önemli bir kesimi ise, inanılır gibi değil ama bu soruşturma ve davaları demokratikleşme hamleleri olarak değerlendirip AKP iktidarını destekledi. Referandumda “yetmez ama evet” dedi. Gerici tehlikeyi görmedi. Bu, iyi niyetli bir yorumla tam bir aymazlık halidir…

 Oysa bu davaların nedenini kavramak için çok derin bir analiz yeteneğine, yorumlama gücüne ve yüksek bir birikime bile gerek yoktu.

Merdan Yanardağ
« Son Düzenleme: 06 Ağustos 2013, 02:10:03 Gönderen: Baris »
 


 

Forumdan uzaklaştırmalara itiraz, yasal talepler veya uygunsuz içerik bildirimlerinizi İletişim Sayfamız üzerinden yapabilirsiniz. 3 gün içerisinde yanıt verilecektir.