Sağlığınız için #evdekalın.

Gönderen Konu: Hoca Ahmet Yesevi Türkistan'dan doğan bir Türk güneşi  (Okunma sayısı 3859 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı horatio nelson

  • Başhekim
  • *
  • İleti: 114
          
Hoca Ahmet Yesevi Türkistan'dan doğan bir Türk güneşi


          Onun hakkında yüzyıllardır yazıyorlar ve hâlâ da yazacaqlar. O, İslâm güneşinin uçsuz bucaksız Türkistan çölleri üzerinde doğmaya başladığı ilk dönemlerde dini tebliğ görevini yapmaya başladı ve bölge halkının İslam'ı kabul etmesinde bedelsiz hizmetlerde bulundu. O, Yüce Yaratıcı tarafından insanların kurtuluşu için nazil olmaya başlayan ve evrenin son Peygamberi Muhammed (sav) tarafından tebliğ edilen Kur'an-ı Kerim'in hizmetinde tüm varlığıyla durdu.


         Ahmet Yesevi'nin Yüce Yaratıcı'nın emirlerine tüm varlığı ile ilgili olması, her şeyini bu yolda feda etmesi yüzbinlerce insanın kalbinde iman nurunun yanmasına neden oldu. Sonuçta Türkistan bozkırlarında göçebe hayat süren Türkler 300 yıl önce Arabistan yarımadasında yaşanmış asrı-saadet döneminin (Resulullah'ın yaşadığı ve İslâm dinini tebliğ ettiği aşama) bir benzerini bu coğrafyada yaşamaya başladılar. Orta Asya Türklerinin asrı-saadet dönemini yeniden yaşamasına neden olan zâtlardan biri, Türk-İslam dünyasının büyük oğlu, henüz sağlığında iken binlerce insanın ziyaret ettiği Piri-nur, Piri-Türkistan adı ile tanınan Hoca Ahmet Yesevi idi. Bugün tüm Türk dünyası dinimizin yabancı ve zararlı etkilerden korunmasında, onun saf ruhunun insanlara aşılanmasında bu büyük insana borçludur.


          O, Türkistan'da yaşayan Türk halkları üzerinde İran'dan gelen ve büyük bir tehlikeye dönüşen dini mezhep ve kültürel tehditlerin meydan suladığı, İslam dininin yanlış anlaşılmalarını izah ederek insanların şaşırıp, alındığı bir dönemde meydana çıkarak, tüm bunlara karşı hak sesini yükseltti. Böylece o, bölgede dinimizin yabancı etkilerden korunmasında, kutsal Kur'an'ın yaratılmışların ebediyet güneşi olan Peygamberimizin öğrettiği gibi tebliğ edilmesinde büyük işler yaptı, bölgenin Türk-Müslüman halklarının islami düşüncesinin oluşmasında tarihsel bir görevi şerefle hayata geçirdi. Böylece, Hoca Ahmet Yesevi Türk-Müslüman dünyasının ulularının ulusu zirvesine yükseldi. Bu da henüz sağlığında iken onun kişiliği etrafında yüzlerce sevgi ve öykü dolu rivayetlerin ortaya çıkmasına sebep oldu.


           Hoca Ahmet Yesevi 11.yüzyılın ikinci yarısında bir zamanlar tarihe binlerce kahraman kumandan ve devlet adamı lütfeden Kıpçak (Kazak) Türklerinin yaşadığı Seti-Kıpçak çöllerindeki Sayram şehrinde (şimdiki Kazakistan) doğdu. Bu arada, bazı araştırmacılara göre, Hoca Ahmet Sayramda değil, Yesi (şimdiki Türkistan) denilen yerde doğdu ve onun kendisine Yesevi lakabı alması da bununla ilgilidir. Ama bu ihtimali şimdilik kanıtlamak mümkün olmamış. Şunu da diyelim ki, Hoca Ahmet Yesevi'nin doğduğu yıl ve ay tam olarak bilinmiyor. Ancak onun ailede ikinci çocuk olduğu, ablası Gövher Şahnaz'dan sonra dünyaya geldiği bilinmektedir. Babası, o dönemin tanınmış adamlarından olan İbrahim Ata (Şeyh İbrahim), annesi Sayramlı Musa'nın kızı Ayşe Hatun idi. Dünyaya yeni gelen bebeğe Ahmed adını verdiler ve o henüz çocuk iken Hoca Ahmet adıyla tanınmaya başladı. Bunun da nedeni vardı, öyle ki, Hoca Ahmed'in ataları İmam Muhammed bin Ali'nin soyundan gelenlerden hesap ediliyorlardı. Bu nedenle Sayram kentinde anılan kutsal zatın soyundan gelenlere hace (hoca) deniliyordu ve onların isimlerinin önüne bu isim ekleniyordu. Sayram, 11.yüzyılda Batı Türkistan'ın en önemli kültür ve ilim merkezlerinden biriydi. Bu şehir, hem de o dönemde İsficab veya Ağşehir(Beyazşehir) isimleri ile anılıyordu. Hoca Ahmet henüz küçük yaşlarda iken babası da, annesi de vefat eder. Bu nedenle ablası ile birlikte Yesi'ye gelerek, buradaki akrabalarının himayesine sığınırlar. Küçük Ahmet ilk eğitimini de Yesi'de almaya başlıyor. O dönemde Yesi'de Türkistan'ın büyük ve en prestijli şeyhlerinden olan Arslan Baba adlı bir Türk evliyasının tasavvuf yurdu (okul veya medrese tipi dini eğitim ocağı) faaliyet gösteriyordu.


Arslan Babanın sahibine ulaştırdığı hurma

       Küçük Ahmed henüz çocuk iken etrafındakilere oldukça zeki ve yetenekli bir çocuk etkisi bırakıyordu. Küçük Ahmed oldukça temiz ve mantıklı konuşmaları ile en yaşlı adamlara bile kendini sevdirmeye başlamıştı. Bu da yakında onun isminin dilden dile düşmesi ve Yesi'de ünlenmesine yol açtı. Küçük Ahmed'in yanına Şeyh Arslan Baba varınca hemen onun dudaklarında hoş bir tebessüm belirdi, çehresine sanki gökten nur elendi. Bu da sebepsiz değildi. Bir rivayete göre, Şeyh Arslan Baba 400, diğer bir rivayete göre ise 700 yıl yaşadı. Onun Muhammed Peygamber'in (sav) ashabından olduğu rivayet ediliyor. Başka bir rivayete göre, günlerin birinde Evrenin Güneşi son Peygamberimiz Arslan babanı yanına çağırarak, ona bir hurma vermiş ve onu 300 yıl sonra dünyaya gelecek "ümmetimin zübdesi" dediği Ahmet Yeseviye vermeyi emir etmiş.

        Sonra da Ahmed'in nerede dünyaya geleceği yeri ona nişan vererek, Sayrama gönderdi ve onun terbiyesi ile meşgul olmasını önerdi. Arslan Baba Sayram'a yakın bir yer sayılan Yeside yerleşerek,  Ahmet Yesevi'nin dünyaya gelişini beklemeye başladı. Bu nedenle küçük Ahmed'in soluğu ona vardığında bu zatın dudaklarında tebessüm belirdi ve çehresine nur elendi. Orada Peygamberimiz (sav) ödevini yerine getirmenin, küçük Ahmed'in terbiyesi ile meşgul olmanın ve Evrenin güneşinin verdiği emaneti, hurmayı sahibine ulaştırmanın zamanı gelmişti. Bununla ilgili Ahmet Yesevi sonraları yazdığı "Divan-hikmet" adlı eserinde yazıyor: "7 yaşımda iken Arslan Babaya selam verdim. Ona: "Hak Mustafa emanetini sahibine ulaştırın 'dedim. Hem de o zaman bin bir zikrimi tamamladım. Nefsim irademin emri altına girdi ve ben Lamekan'a yükseldim".


        Onun bu sözlerinden sonra Arslan Baba Hazreti Peygamber'in (sav) emaneti olan hurmayı küçük Ahmed'e veriyor.

         Bu konuyla ilgili yine de halk arasında dolaşan rivayete göre, Arslan Baba Hazreti Muhammed'in (sav) verdiği diğer bir hediyeyi - Hırkayı (aba) Ahmed'e giydirerek onun terbiyesi ile meşgul olmaya başlar. Genellikle, Arslan Babanın kendisi hakkında da çok sayıda rivayetler mevcuttur. Onun Taşkent'te doğan olduğu ve o dönem için oldukça mükemmel dini eğitim aldığı, İslam ilmini mükemmel bildiği, Kur'an-ı Kerim'i derinden benimsediği ve her kelimesinin kesin bilimsel, dinsel tefsirini verdiği rivayet ediliyor. Bu mukaddes zatın da anneden olduğu yıl ve ay net bilinmemektedir. O dönemde İslam dininin Türkistanlılar arasında yayılmasında ve tahrif edilmeden halka iletilmesinde karşılıksız hizmetler gösterip ve halk arasında büyük nüfuza  etkili oldu. Onun için her yerde saygı ve sevgi belirtisi olarak "Baba" diye çağrılırdı.Bu büyük insan Türkistan'ın o dönemde bilim ve kültür merkezlerinden biri sayılan ünlü Otrar kenti yakınlarında vefat etti ve orada da defnedilip. XII.yüzyılda mezarı üzerinde büyük bir türbe inşa edildi. Bu türbe asırlarca insanların ziyaret yeri oldu. 19. yüzyılda yerel halk onun dağılmaktan bulunan türbesini yeniden restore ettirdi.

             Arslan Baba, bir süre Ahmed'in terbiyesi ile meşgul oluyor ve vefat ediyor. Ama o, vefat edinceye kadar Ahmed'in kâmil bir insan olarak yetişmesine ve İslam ilimlerine öğrenmesine nail olabiliyor. Arslan Babanın bu bedelsiz eziyetlerini Ahmet Yesevi ömrünün sonuna kadar gözyaşlarıyla hatırlayıp ve ustadini son nefesine kadar unutmadı. Arslan Babanın vefatından sonra Ahmet Yesevi eğitimini tamamlamak amacıyla Buhara'ya gidiyor ve burada ünlü Şeyh Yusuf Həmədanidən ders alıyor. Aslen Azerbaycan Türkü olan Güney Azerbaycan'ın Hemedan kentinden Buhara'ya göç eden Yusuf Hemedani de Ahmet yesevi'yi Arslan Baba gibi severek, onun kâmil bir insan olarak yetişmesi için elinden geleni yapıyor. İşte bu iki zatın terbiyesi ve onlardan öğrendiği ilim sonucunda Ahmet Yesevi çok genç iken tüm Türkistan'da ünlenmeye başlıyor. Bunun da sonucu olarak, o dönemde binlerce insan onun ziyaretine gelmeye, ellerini öpmeye can atıyor.

         Ahmed'in üstadı, piri-mürşit gibi ünlü olan Yusuf Hemedani de vefat eder ve bundan sonra bir süre Buhara'da kalan Ahmet Yesevi doğma yurda, Yesi'ye döner. Söylenilenlere göre, onun bu dönüşüne sebep de Allah'tan aldığı bir gösterge oluyor.

         Peygamberimiz Hazreti-Muhammed (sav) aşığı Ahmet Yesevi onun sünnet-seniyyesine, yani o güzel hayatını, yaşantısını örnek alır, her amelinde Onu kendine örnek biliyor ve bu muhteşem örneği de tebliğ ediyor. Yesevi Hz-Peygamber (sav) o kadar seviyor ki, O'nun bu dünyadan göç ettiği 63 yaştan sonra yeryüzünde yatmayı kendine yasak etmiş, kazdığı mezara girip, orada uykuya gidermiş. Bu, onun Peygamber sevgisinin, Peygamber'e karşı gösterdiği haya duygusunun en bariz örneği idi. Bütün konuşmalarında, yazdığı eserlerde de aynı görgü, aynı haya, aynı sevgi yer alıyordu.

        Ahmet Yesevi ömrünün sonuna kadar Yeside kalarak, burada faaliyetlerini sürdürüyor ve insanları Hakk'a daha sık sarılmasına ve İslam'ın bütün göçebe Türkler arasında, ayrıca Çin'de, şimdiki Tataristan'da, Başkurdistan ve Sibirya'da geniş yayılmasında önemli rol oynuyor.


         Yesevi'nin en büyük hizmetlerinden biri onun İslam'ı basit Türklerin daha derinden idrak etmesi, islami yaşam tarzı olarak benimsemesi için tasavvufdab kullanması ve bu ruhta çok sayıda manzumeler yazmasıdır. Bu manzumeler göçebe hayat yaşayan her bir Türk için anlaşılır idi. Böylece Yesevi tasavvuf anlayışıyla yazdığı eserlerle İslam'ın Türkler tarafından daha derinden incelenmesi ve anlaşılması ile ilgili yeni bir okulun temelini attı. O, tasavvufla yüzbinlerce Türk'ün ruhunu, kalbini fethetti. Bu da basit halk kitlelerinin İslam'a daha derinden yapılmasını Hakk'a giden yolu kendilerinin günlük hayatına bir nur ederek yaşamına, onunla nefes alıp vermesine yol açtı. Bu düzlemde de Yesevilik sadeliğin, fedakarlığın ve tüm yaratılmışlara olan ilahi aşkın parlak bir örneği olarak bin yıllar boyu yaşamaktadır.


        Yesevi'nin döneminde edebiyat ve bilim dili olarak Farsça ve Arapça dilleri kullanılıyordu. O yüzden de bu dillerde eğitim almayanların, bu dilleri bilmeyenlerin İslam dinine daha derinden vâkıf olması, ona ruhen ve kalben sarılması mümkün değildi. Bu nedenle de o dönemde Müslüman olan, ama Arapça ve Farsça dillerini bilmeyen göçebe ve yerleşik Türkler arasında İslam dini bazen yanlış, tahrif edilmiş şekilde tebliğ ediliyordu. Bu acı gerçeği anlayan ve İslam'ı yanlış idrak etmenin gelecekte büyük fitne-fesatlara neden olabileceğini anlayan Hoca Ahmet Yesevi halka dinimizi ve onun mahiyetini basit halkımızın tebliğ etmeye başladı. Bu tebliğ o kadar tatlı ve çekici idi ki, Yesevi'nin dini sohbetlerine kulak vermek, onu dinlemek için tüm Türkistan'dan Yesevi'nin yanına gelmeye, ömürlerinde bir kez de olsun onun tatlı dini sohbetlerini duymaya, bu kutsal zatın yüzünü görmeye, ellerini öpmeye can atıyorlardı.


         O henüz sağlığında iken Türkistan'ın mürşidlerin büyüğü, aksakalı gibi tanınmış ve halk arasında "Piri-Türkistan" adı ile tanınmışdı.

Ahmet Yesevi henüz çocukluğundan Hazreti-Peygamberimiz (sav) sünnetine, yani yaşam tarzına, yaşantısına tüm varlığı ile bağlanmış ve ömrünü islamın saflığının korunması, bu yüce dinin asrı-saadet döneminde (Resulullahın (asm) dünyada yaşadığı dönem) olduğu gibi yaşamasına sarf etmişti.


         Onun Hazreti-Peygamberimiz (sav) bağlılığını yukarıda değindiğimiz gibi, 63 yaşında iken tekkenin bir kenarında kazdığı mezara girerek, orada uyuması da bir daha kanıtlıyor. Çünkü, evrenin güneşi olan son Peygamberimiz (sav),  63 yaşında bu dünyadan göçmüşdü ve Yesevi de bu yaşa geldikten sonra yeryüzünde yatıp kalkmaya hayâ ediyordu. O, kendi ölümünü, Hakk'ın rahmetine kavuşmasını da bu mezarda karşılıyor.


         Hoca Ahmet Yesevi Peygamberimiz'e (sav) olan sonsuz sevgisini "Divan-Hikmet" inde bile tasavvur ediyor: "Bir yaşımda iken ruhlar bana parça verdi. İki yaşımda iken peygamberler gelip gördü. Üç yaşımda iken Kırklar gelip halimi sordu. O nedenle de 63 yaşımda yere (mezara) girdim ".

         Yesevi'nin büyüklüğünü, Hakk'a, Yüce Yaratıcı'ya bağlılığını onun tasavvuf ruhunda yazdığı ve "Divan-Hikmet" de toplanmış şiirlerinde açıkça görmek mümkündür. Yesevi'nin ilahi, ruhsal, manevi aşk kaynakları Kur'an-ı Kerim'dir, Peygamberimiz'in (sav) sünneti, hayatı, onun yaşam tarzıdır, hadis-i şerifleri.


         Yesevi baştan sona kadar tasavvuf şairidir. Bu gerçek onun Divanında da kendini açıkça kendini göstermektedir. Bu açıdan Mevlana ve Yunus Emrede olan ilahi aşk bir başka seçenekte Yesevide de mevcuttur. Aslında Yesevi ilahi aşk açısından Mevlana ve Yunus Emre için bir yol gösteren, onların üstadı addedilebilir. Mevlânâ henüz çok genç iken Hoca Ahmet Yesevi'nin bıraktığının bedelsiz dini, manevi, ilâhî aşk ve muhabbetle dolu kalıtsal yakından olmuştu. Bu açıdan sonraları Anadolu'ya göç eden Mevlana'yı ilhama getiren bir kaynağın işte Yesevi olabilmesi de istisna edilmiyor.

        
         Yesevi'nin divanının temelini Hazreti-i Muhammed'in (sav) sünnetine bağlılık oluşturur. Onun tasavvuf anlayışı Kur'an ve sünnete uygundur. Bu büyük düşünürün "Divan-Hikmet" i ise ilahi bir aşkın terennumu, evrende bulunan tüm varlıkların temelinde, mayasında, varlığında, yaratılış amacında, merkezinde ilahi aşkın durduğunu beyan eden bedelsiz bir sanat incisi.


         Bununla ilgili Yeseviliği seve seve inceleyen Yaşar Nuri Öztürk "Tasavvufun ruhu ve tarikatlar" adlı eserinde Yesevi Dervişi olan Hazinin "Cevahir ül-ebrar" eserine dayanarak yazıyor: "Yeseviliğin esaslarını tevhid, şeriat ve sünnete bağlılık, riyazat (vücudu zaruret derecesinde beslemek yoluyla nefsi terbiye etmek yöntemi) ve mücadele, gizli ibadete çekilmek ve zikir düzenliyor. Ayrıca, cemaatle birlikte namaz kılmak, sabah saatlerinde uyanık kalmak, bütün günü abdestli olmak, kendini her an Allah'ın huzurunda hissetmek Yeseviliğin davamçılarının düzenli olarak amel etmeli oldukları temel ilkelerden "


        Araştırmacılar, iki tarikatın Hoca Ahmet Yeseviden başladığını iddia ediyorlar: Nakşibendilik ve Bektaşilik. Yeri gelmişken belirtelim ki, Nakşibendilik, Yesevilikle ilişkili sayılması bu tarikatın esasını koymuş Hoca Bahaaddin Nakşibendi lakabı ile tanınan Muhammed bin Muhammed ül-Buhârî'nin Yesevi şeyhlerinden Kasam Şeyh ve Halil Ata ile bir süre bir arada bulunması ve onlardan feyz alması ile ilgilidir.


        Hoca Ahmet Yesevi'den gelen ikinci büyük tarikat Bektaşiliktir. Rivayete göre, Hacı Bektaşi Hoca Ahmet Yesevi'nin müritlerinden oldu. Bu olgu sonraki yüzyıllarda yazılan "Künh el-Ekber" adlı eserde ve Evliya Çelebi'nin "Seyahatname" adlı kitabında "ifade edildi. Bu da Yesevi'nin tüm Türkler ve onların yakınlarında yaşayan Müslüman kavimler arasında büyük nüfuza, etkili olduğunu gösteriyor.

        Eserleri

           Hoca Ahmet Yesevi'nin en ünlü eserlerinden biri "Divan-Hikmet" tir. Yesevi Arapça ve Farsça dillerine derinden vâkıf olmasına rağmen, bu eserini basit Türklerin hepsinin anladığı şekilde yazdı. O, bu eserinde basit dilde yazdığı manzumelere İslam'ın esaslarını, şeriatın hükümlerini edep ve gayesini, mahiyetini halka ulaştırdı. Bu nedenle Yesevi yazdığı manzumelere "Hikmet" adını vermişti. Onun bu manzumeleri dervişleri uzaklarda yaşayan Türk halklarına iletiyor ve böylece onların İslam'a daha çabuk kaynaşmalarını, dostluk ve kardeşlik içinde yaşamalarına yardım ediyorlardı. Bu da o dönemde Türkler arasında manevi, ruhsal, kardeşlik birliğinin oluşmasında önemli rol oynadı.


          Onun "Divan-Hikmet" inde dininden, renginden, ırkından gözetmeksizin tüm insanlara Allah tarafından yaratılmışların tümünü bir sevgi ve muhabbet tebliğ edilir. Yesevide, yaratılmışların en şereflisi olan insana sevgi ve muhabbet var. Bu sevgi Yüce Yaratıcı'ya olan sonsuz aşkla kavuşarak Hakk'a giden yolu bir nur gibi aydınlatıyor. Bu anlayış Yunus Emre'nin "Yaratılanı sev, amellerinle, yaşadığın hayatınla ona Hakk'a giden yolu göster" düşüncesiyle vahdet teşkil ediyor.


          İnsanların manevi ve ruhi terbiyesinde, onun dinimizi derinden öğrenmesi ve onu yaşamasında emek unsuru da özel önem taşıyor. Yeseviye göre, emek insanın hayatının mahiyetini teşkil ediyor ve çalışmayan, zahmetin ne olduğunu bilmeyen insan ruhsal-manevi ve islami değerler açısından kâmil insan gibi adresten bilmez. Yeseviye göre, insanların hakkını gaspetmek, başkasının emeği hesabına geçinmek Allah tarafından bağışlanması inandırıcı görünmeyen işlerdendir. Yesevi işlemekle, helal yoldan, çalışarak ailesini geçindirenleri,  haramdan kendini ve nefsini koruyanları her iki dünyanın en mutlu adamı olarak görüyor.


          Yeseviye göre, kadın ve aile ilişkileri hayatta özel önem taşıyor. Kadın-erkek eşitliği, onların aile birliği içinde dinimizin şartlarına uygun şekilde yaşam sürdürmesi ilahi aşkın esaslarından birini teşkil eder. Öyle ki, ailede huzur ve sükun, ruhsal rahatlık olmadan insan Hakk'a giden yolu bulabilmek, ona daha yürekten bağlanamaz. Yesevi'nin göre, ailesi huzur içinde olmayan insanlar manevi ve ruhsal açıdan dumana düşerek yollarını bulamayan gazları andırırlar.

          Araştırmacılara göre, Ahmet Yesevi'nin bakış açısının temelinde 7 prensip duruyor: Allah'a ilahi aşkla bağlılık, İslamiyet ve Allah'a iman, ihlas (maddi ve şahsi menfaat gözetmeyen Müslümanlık), Allah'ın yarattığı ve yeryüzünün en şereflisi olan insanı sevmek ve onun hizmetinde durmak, renginden, dilinden, dininden, cinsinden bağımsız olarak, bütün insanlara sevgiyle yaklaşmak, onlar arasında ayrım koymamak, kadın-erkek eşitliği, emek ve helal yoldan rızık kazanmak, bu çerçevede de kul hakkını çiğnememek ve bilim.

         Yesevi ilmin insanı Allah'a yaklaştıran ilâhî emir olduğunu vurguluyor.

   Ahmet Yesevi'nin Çağatay (eski Özbek Türkçesi) ağızlarında yazdığı "Risale" (Fakrname) adlı eserinde de İslamiyet'in esasları kendine özgü yalın ve tatlı dille izah edildi.

Yesevi Yes kentinde Hakk'ın rahmetine kavuşmuş ve onun mezarı yüzyıllardır Türklerin ve diğer Müslüman halkların en değerli ziyaretgah yeri olarak kalmaktadır.

Bugün de Hoca Ahmet Yesevi kalıtsal Türk-Müslüman halkları arasında birlik, kardeşlik sembolü olarak kalmaya devam ediyor ve insanların kalbinde aşk meşalesi yakmaktadır. Son

Derleme : Bu yazının  internet materyalleri www.zaman.az sitesinde hazırlanmıştır.

Çeviri  : Horationelson (Azerbaycan Türkçesi - Türkçe) 

« Son Düzenleme: 14 Şubat 2011, 11:55:28 Gönderen: horatio nelson »
 

Çevrimdışı Ragnarr Loðbrók

 

Çevrimdışı bir_dost

Arkadaşlar, burada paylaştığınız her yazının somut bir kaynağı olmalı. Kaynağı olmayan yazılara izin vermediğimizi çok defa belirttik.
Ayrıca intenetten sadece "Kaynak Niteliğindeki Tarih Siteleri" ve "en.wikipedia.org" gibi sitelerden Türkçeye çevirmek şartı ile yazı paylaşabilirsiniz. bunun dışındakilere izin vermiyoruz.
Bu yazının tatmin edici bir kaynağı varsa buraya bir iki gün içinde yazın yoksa gerekli işlemi yapacağım.
 

 

Foruma ilişkin tüm bildirimlerinizi İletişim Sayfamız üzerinden yapabilirsiniz. 14 gün içerisinde yanıt verilecektir.