Gönderen Konu: Osmanlı Devletinin Kuruluşu ile İlgili Nazariyeler  (Okunma sayısı 3081 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Osmanlı Devletinin kuruluşu hakkında modern tarih yazımında ilk eser veren kişi Gibbons’tır. Gibbons ilk Osmanlı kaynaklarını 15. Yüzyıldan kalma olduğu gerekçesiyle dışlamıştır. Gibbons kendi görüşünü desteklemek için Osmanlı tarih yazıcılığının şüpheli bir unsuruna dikkat çekmiştir. Gibbons bu iddaalarını Osman ve takipçilerinin Bizans sınırında yaşayan yağma ve soygun faaliyetleri yürüten pagan Türkleri olduğudur. Bu iddaaları desteklediği bir diğer unsur ise Osman’ın rüya hikayesinden yola çıkarak Osman’ın sonraları Müslüman olduğudur. Gibbons’a göre Müslüman ola bu göçebeler Hristiyan komşularını din değiştirmeye zorlamış bu sayede Osman’ın 400 çadırlık aşireti genişleyerek on misli artmıştır. Bu sayede putperest Türkler ve Hristiyan Yunanlılardan karma bir ırk oluşmuş Osmanlı gücünün genişlemesi Doğudan gelen bu yeni unsur yerine Bizans Rumlarından yapılan iltica ve din değiştirmelerle olmuştur. Bu iddaa ile imparatorluğun güçlenmesi Asya kökenli kavimlere değil Avrupa’ya dayanmıştır. Gibbons’ın kitabını izleyen 20 yılda bu meseleler gündemde kaldı. Bu iddaalar bazı oryantalistler dışında genel kabul gördü.  Bir süre sonra Langer ve Blake yeni bir sentez elde ettiler. Ortadoğu dillerine hakim olmasalar Köprülü ve Wittek’in ön eserleri sayılabilecek eserleri kaleme aldılar. Köprülü Osmanlı Devletinin kurumlarının bir Bitinya fenomeni gibi ele alınamayacağını tarihçilerin birbiriyle ilgisiz siyasi-askeri olaylar üzerinde değil de Anodolu Türklerinin 13. Yüzyıl uc sosyal hayatı, kültürel gelenekleri ve kurumsal yapıları üzerinde yoğunlaşmasını gerektiğini savunmuştur. Bu yöntemi bir dizi geniş kaynakta araştıran Köprülü sonuç olarak Anadolu Türk toplumunun maddi ve kültürel dinamiklerinin bir devleti besleyecek gelişmişlikte olduğuydu. Osmanlı Devleti 200 yıl boyunca Anadolu Türk toplumunda gelişmiş veya ithal edilmiş dinamikler, beceriler ve örgütlenme sonucunda oluşmuştur. Osman sadece doğru zamanda doğru yerde bulunmuştur. Paul Wittek’te aynı dönem üzerine çalışmış ve bazı sorular sormuştur. Buglularının bazılarını 1934’te Menteşe Beyliğinin ortaya çıkışı eserinde yayınladı. Köprülüden kısa bir sonra 1937’de Londra Üniversitesindeki konferans’ta Osmanlı Devletinin doğuşu ile ilgili eserini ortaya koydu. 1938’de ise bunları yayınladı. Wittek’in görüşlerinin bazıları Köprülüden farklılık arz etmektedir. Wittek’in çalışması kısmen Köprülü’nün eleştirisi olmayı hedeflemişti. Aynı fikirde oldukları nokta Osmanlı’nın kuruluşu’nun savaşlar, kültürel dönüşüm, etkileşim ve Müslüman Türklerin Orta Çağ Anadolusuna yerleşmeleri ile geçen yüzyıllar zemininde çalışılmak zorunda olması ve sınır bölgeleri ile iç bölgeler arasında ayrım yapılması gerektiğiydi. Farklılıklar ise Osmanlı’nın kuruluşu ile ilgiliydi. Bir çok kaynakta iddaa edildiği ve Osmanlı’nın da kabul ettiği şekilde Osmanlıların Oğuz Türklerinden Kayı boyuna bağlı aşiretten doğduğuydu. Köprülü bu iddaayı kabul etmiş fakat Wittek Osman’ın ataları ve aşireti hakkındaki en eski bilgilerin 15. Yüzyıldan kalma olduğu ve Osmanlılarla ilgili seçereler hakkındaki kaynaklarda uyumsuzluk olduğu gerekçesiyle red ediyordu. Wittek ilk Osmanlıların birbirlerine kabilevi bağlarla bağlı olamayacakları, aksi takdirde bunu kanıtlayacak tutarlı bir seçereye sahip olmaları gerektiği sonucuna ulaşmıştı. Köprülü ve Wittek arasındaki farklılıklarda birisi de yaklaşım farklılıklarıydı. Köprülü uç toplumunu hepsinin Müslüman Türk beyliklerinin kurulmasında önemli bir katkıya sahip güç olmasını geniş bir tuvalde görüyordu. Wittek ise uç toplumunda yer alan özgül unsurlara ve beyliklerle en sonunda Osmanlı’nın ortaya çıkmasını sağlayan gazi çevreleri ve onların değerler sistemi üzerinde yoğunlaşıyordu. Ona göre Selçuklu etkisinin azalmasıyla  uç bölgelerindeki talihli konumu sayesinde Osman Gazi ve etrafındakiler ve büyük emeller besleyen beylikler gazi grupları tarafından kurulmuştu. 1337 tarihli kitabe ve 1410’da Ahmedi’nin kroniği Wittek gaza ruhu ile ilgili görüşünü tamamlamaktadır. Köprülü ve Wittek arasında bu farklılıklar hiçbir zaman açıkça tartışılmadı. Zira bunun yolu milliyetçiler ve karşı-milliyetçiler tarafından tıkanmıştı. Bunun yanı sıra Köprülü’nün anlatımına göre Osmanlıların yükselişi tek bir itici güç ile açıklanamazdı. Bununla birlikte Köprülü’nün yazımı geleneksel tarih yazıclığının bakış açısından  bir odaktan yoksundu. Wittek’in tezine gelecek olursak gaza ideolojisini etkisi kaçınılmaz olsada Osman’ı diğer emir olan gazilerden ayıran nokta ise Bizans’ın strateik olarak en zayıf sınır bölgesinde olan coğrafi avantajıydı. Yinede Wittek’in formülasyonun da etkisiyle 1980’lerden sonra etkileyici sayıda akedemisyen eser vererek bazı noktaları ortaya çıkartmıştır. Wittek’in tezi ile ilgili en sistematik ve kabul gören eleştiriyi ise Paul Lindner yazmıştır. Lindner’e ilham kaynağı olan ise kabilelerle ilgili antropoloik literatürdür. Temel iddaası kabileciliğin içerici doğası ile gaza ideolojisinin dışlayıcı doğası arasındaki çelişkiye dayanmıştır. Wittek’in iddaa ettiği zamanda kabilelerin yabancılara kapalı kandaş gruplar olduğunu belirtir. Aynı zamanda 15. Yüzyılda yazılan Osmanlı seçerelerindeki tutarsızlıkların Wittek’in iddaa ettiği gibi Osmanlıların kabilevi köklerini çürütmediğini iddaa eder. Lindner ayrıca Osmanlının kuruluşunda kabilecilik etken idiyse de gaza kuramının da rededilmemesi gerektiğini zira gaza ideolojisinin Bizanslıları Türklere katılmasının engelleyecek bir unsuru olarak bulunmadığını belirtir. Aynı zamanda Lindner Wittek’in kanıt olarak sunduğu 1337 Bursa Kitabesini ve Ahmedi’nin yazdığı kroniği gaza ideolojisi için yeterince doğru kabul etmez. Osmanlılar bu ideolojiye göre hareket etmiş olsalardı dönemin  Pachymeres , Gregoras ve Kantakuzenos gibi dönemin Bizans kroniklerinde belirtileceği fikriyle yeterli kabul etmez. 1910’lardaki tezlerin bir benzerini Lindner’den duyduktan sonra çok daha ilgi çekici bir tez Colin Imber’in 1990’da yayınlanan kitabından geldi. Imber’e göre Osmanlıların ilk dönemi “kara bir delik.” Aynen İslam tarihinin ilk dönemin kara bir delik olması gibi! Sebep ise kaynak yokluğu. Kuruluş tartışmalarında kullanılan kaynaklar Imber’e göre, devlet tarafından yazdırılmıştır. Bilimsel bir çalışmaya mesnet olamazlar. Anlatılanların çoğu hikayedir, imal edilmiştir. Sonuçta bu dönem üzerine söylenebilecek bir şey yoktur. İnalcık tam da bu noktada, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Imber’i çürütürcesine ilk dönem kaynaklarını titizlikle inceler, alan araştırmasına çıkıp bilgileri test eder ve aynı dönemde yazılmış Rumca vs. kaynakları kullanarak bilgi birikimini zenginleştirmeye çalışır. Sonuçta kaynakların yokluğuna değil nasıl okunması gerektiğine dair yöntemler geliştirir.
"1945'te Nürnberg'te görüştüğüm Alman generalleri arasındaki ortak kanı Manstein'ın sahip oldukları en iyi general olduğu ve başkomutan olarak onu görmeyi istedikleridir. Görünüşe göre o, operasyonel ihtimaller hakkında çok iyi bir sezgiye ve eşit derecede iyi çarpışma yönetme becerisine sahipti. Aynı zaman da tankçı olarak yetişmeyip de mekanize birliklerin potansiyelini onun kadar iyi görebilen başka bir general de yoktu. Kısacası o askeri bir dehaya sahipti."

B.H.Liddell Hart
 

Çevrimdışı Annibal

Kaynak gerçekten yok, İnalcık'ın da çok kaynağı yok zaten. O bakımdan bahsedildiği gibi kara bir dönem kuruluş dönemi fakat neredeyse her şeyde olduğu gibi tarihsel materyalizm yöntemiyle kuruluş dönemini anlamlandırabiliyoruz. Temelde Köprülü, İnalcık ve Wittek'in yaptıkları da budur. Gibbons ise fazlasıyla uçuk. Onun teorilerini tarihsel materyalizm ile açıklayamıyoruz. Bu sebeple günümüzde de kabul görmüyor.
« Son Düzenleme: 13 Temmuz 2016, 16:26:07 Gönderen: Annibal »
"Bir yerde küçük insanların gölgeleri büyüyorsa, orada güneş batıyor demektir"
 

Kaynak gerçekten yok, İnalcık'ın da çok kaynağı yok zaten. O bakımdan bahsedildiği gibi kara bir dönem kuruluş dönemi fakat neredeyse her şeyde olduğu gibi tarihsel materyalizm yöntemiyle kuruluş dönemini anlamlandırabiliyoruz. Temelde Köprülü, İnalcık ve Wittek'in yaptıkları da budur. Gibbons ise fazlasıyla uçuk. Onun teorilerini tarihsel materyalizm ile açıklayamıyoruz. Bu sebeple günümüzde de kabul görmüyor.

+1 İlgi için de teşekkürler.
"1945'te Nürnberg'te görüştüğüm Alman generalleri arasındaki ortak kanı Manstein'ın sahip oldukları en iyi general olduğu ve başkomutan olarak onu görmeyi istedikleridir. Görünüşe göre o, operasyonel ihtimaller hakkında çok iyi bir sezgiye ve eşit derecede iyi çarpışma yönetme becerisine sahipti. Aynı zaman da tankçı olarak yetişmeyip de mekanize birliklerin potansiyelini onun kadar iyi görebilen başka bir general de yoktu. Kısacası o askeri bir dehaya sahipti."

B.H.Liddell Hart
 

 

Forumdan uzaklaştırmalara itiraz, yasal talepler veya uygunsuz içerik bildirimlerinizi İletişim Sayfamız üzerinden yapabilirsiniz. 3 gün içerisinde yanıt verilecektir.