Gönderen Konu: Sitüasyonist Enternasyonal  (Okunma sayısı 1654 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Spartan

  • İmperium
  • *
  • İleti: 2140
Sitüasyonist Enternasyonal
« : 26 Ağustos 2014, 23:03:08 »
Jan D. Matthews

“Kendilerine aşk veya çöp öğütücü seçenekleri sunulduğunda, tüm ülkelerin genç insanları çöp öğütücüyü seçtiler.” IS #1


Sitüasyonist Enternasyonal (1957-1972), kaynağını avant-garde sanat geleneğinden alan Paris merkezli, görece küçük fakat etkili bir gruptu. Sitüasyonistler en çok radikal politik teorileri ve Mayıs 1968’de Fransa’daki işçi ve öğrenci ayaklanmaları üzerindeki etkileriyle bilinirler. Sitüasyonist Enternasyonal, Internationale Situationniste (IS) adlı bir gazete çıkarıyordu. Gazetenin on iki sayısından seçmeler, Ken Knabb tarafından çevrilip Situationist International Anthology adıyla yayımlandı. IS’in[8] teorisini anlamak için esas olan diğer iki metin, Guy Debord’un (IS’in önde gelen kuramcısı) Gösteri Toplumu ve Raoul Vaneigem’in Gündelik Hayatta Devrim’idir. Debord Gösteri Toplumu hakkında: “son yüzyılda yazılan bu kadar önemli sosyal eleştiri kitaplarının sayısı üçü bulmaz” demiştir. Debord muhtemelen ilk cildi Gösteri Toplumu’ndan tam yüz yıl önce, 1867’de yayımlanan Marx’ın Kapital’ini düşünüyordu. Debord alçakgönüllülüğüyle tanınan biri olmasa da, kitabına aşina olan birçokları, buna ben de dahilim, onunla aynı fikirdedir. Örneğin devlet karşıtı komünist İngiliz gazetesi Aufheben, bu yüzyılın Kapital’i olmasa da, bunu iddia edebilecek birkaç kitaptan biri olduğunu belirtiyor. 1964’te IS #9’da yer alan bir diğer iddia, çok daha büyüktür: “Bizimki, yirminci yüzyıldan çıkma yolundaki en iyi girişimdir.” Bu makalede, bahsedilen son iddianın geçerliliği değerlendirilecektir.

IS’in Birleşik Devletlerdeki etkisi en çok anarşist çevrede fark edilir. Ancak, Sitüasyonistler anarşist değillerdi. Debord 1968’de “Son tecrübelerimiz ‘anarşist’ teriminin yeniden kazandığı karışıklığı ortaya koyuyor, ve bence buna her yerde karşı çıkmalıyız” diye yazıyordu. Sitüasyonistler, devlet karşıtı komünistler olarak tanımlanabilirdi: Marx’tan çok etkilenmişlerdi ve anarşist gelenekle uyuşmuyorlardı, fakat anarşistlerin devlet karşıtı duruşlarını paylaşıyorlardı. (Sitüasyonistler, Komünist Partilerle ilişkilendirildiği için kendilerine komünist demiyorlardı.) Birleşik Devletlerdeki anarşistlerin genellikle IS ile ilgili yanlış kanıları vardır. Bunlardan biri, Sitüasyonistlerin anlaşılmaz Marksist entelektüeller olduğu ve bu yüzden anarşistlerin basit ve pratik fikirlerini bekleyen insan kitlelerine verecek bir şeyleri olmadığıdır. Bu kanı kulağa “Marksist” veya “kuramsal” gelen her şeye otomatik bir tepki gösteren, ve ne Marksist teori ne de anarşist prensipleri umursamayıp kimlik politikaları ve solcu ahlakçılığını tercih eden artan sayıda anarşisti cezbetmektedir. Diğer yanlış anlamalar gösteri kavramını Debord’un kapitalizm eleştirisinden ayırmak, veya sadece IS’in hayat tarzı ya da estetik yönlerine odaklanmaktan kaynaklanır.

IS’i Marx’la ilişkisi içinde anlamak, kendi projelerini nasıl Marx’ın kapitalizm eleştirisinin bir devamı olarak değerlendirdiklerini görmek önemlidir (ve bu makale kesinlikle bu noktaya odaklanacaktır). Marx, “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir” diye yazıyordu. IS de şöyle diyordu: “Şimdiye kadar filozof ve sanatçılar durumları sadece yorumladılar; şimdi sorun onları dönüştürmek.” Sitüasyonistlerin sanatın gerçekleştirimi ve bastırımı konusundaki fikirleri birçok bakımdan Marx’ın ele aldığı, felsefenin kuramsal gerçekleştirimi ve bastırımına benzer. Sitüasyonistler, Marx’ın kuramını canlı tutarken, Marx gibi Hegel’den ilham aldılar. Hegel, “Minerva’nın [akıl tanrıçası] baykuşu kanatlarını yalnızca alacakaranlık çöktüğünde açar” diye yazıyordu. Yani felsefe, eskimiş bir yaşam biçimi, hayattan bir ayrılma ve post festum bir muhakeme gerektirir diyordu. Hegel’i tekrarlayarak, ama temelde farklı bir yaklaşımla Debord şöyle yazıyordu, “sanatın büyüklüğü yalnızca hayatın alacakaranlığında ortaya çıkar.” IS önemsiz sanatçılar değillerdi, ve büyüklüklerini oldukça erken ilan ettiler.

 

IS’in Kuruluşu ve Tarihi

 

     Anselm Jappe, kitabı Guy Debord’da şöyle yazıyor, “Guy Debord, 1968’de dünyayı saran karışıklığın kaynağını, 1952’de kendilerine Lettrist Enternasyonal diyen yoldan çıkmış bir avuç genç insanın fazlaca içip derive adını verdikleri sistematik gezintiler planladığı birkaç kafe masasından aldığından emindi.” Lettristler esasen Isadore Isou’nun çevresinde toplanmış, Dadaist ve Sürrealist geleneği izleyen bir grup avant garde sanatçıydı. Adlarını, Isou’nun şiiri harfe indirgeme arzusundan almışlardı. Genç Debord, 1951’de Cannes Film Festivali’nde Isou ve Lettristlerin gösterdiği “Treatise on Slobber and Eternity”[9] adlı filmden (seyircilerin çoğunun aksine) özellikle etkilendi. Filmde görüntü yoktu ve film müziği onomatopoeic[10] şiirlerden ve monologlardan oluşuyordu. Debord, daha sonra Lettristler arasında önemli bir rol oynayacaktı. 1952’de Hurlements en Faveur de Sade[11] adlı filmi yaptı. Debord’un bütün filmleri gibi bu film de aracı eleştirirken bir mesaj veriyor: “Sinema öldü. Filmler artık olası değil. İsterseniz, tartışalım.” Film siyah veya beyaz görüntülerden oluşuyor. Çeşitli alıntılar, Lettristler üzerine gözlemler ve kuramsal önermelerin yanında bolca sessizlik de içeriyor. 24 dakikalık bir sessizlik ve karanlık.

Lettristler sanatın ve estetiğin yerine geçecek bir etkinlik icat eden Dada tipi kültürel sabotajla ilgiliydiler. 1950’de Notre Dame’daki Paskalya ayinini sabote ettiler. Bir rahibin ağzını tıkayıp, soyup, bağladılar. Onun cübbesini üzerine geçiren eski Katolik bir Lettrist, kürsüye çıkıp “kardeşler, Tanrı öldü” dedi ve Tanrı’nın ölümünün doğuracağı sonuçlardan bahsetmeye başladı. Cemaat onu linç etmeye çalışınca canını kurtarmak için polise teslim olmak zorunda kaldı. Bazı Lettristlerin bir diğer numarası da Charlie Chaplin’in basın toplantısını sabote etmekti. Isou bunu kınadı. Bu, Lettristler arasında bir bölünmeye yol açtı.

Debord, ve Isou’dan ayrılan bir grup 1952 Kasım’ında Lettrist Enternasyonal’i (LI) kurdu. Potlach adlı bir gazete kurdular. Lettristler çok içerler, uyuşturucu kullanırlar ve genelde çalışmaktan kaçınırlardı. Sosyal grupları içinde birden çok cinayet teşebbüsü ve birçok intihar vardı. Bu dönemde Fransa hızlı bir modernleşmeye maruz kalmıştı ve Lettristler tüketim toplumunun bayağılığına sövüyorlardı. LI, daha sonra IS’de daha görünür hale gelen örgütsel bir ciddiyete sahipti. Üyelerin kuramlarına göre yaşamaları ve burjuva toplumunu tamamen reddetmeleri bekleniyordu. 1961 tarihli bir filmde, Debord o yıllarda biçimlenen uzlaşmaz radikalizmin ruhunu yakalıyordu: “Oyunu oynamaya niyetli olmadığımı size ancak anlatabiliyorum.”

IS 1957’de Kuzey İtalya’daki Cosio d’Arroscia’da, çoğunlukla kendisinden önceki iki avant garde grubun birleşmesiyle kuruldu; LI ve International Movement for an Imaginist Bauhaus (IMIB). 1960’da “IS, tüm hoşgörülebilir eserlerin kökten yetersizliğine dayanan ilk sanat örgütüdür” diyorlardı. (Daha sonra kendilerini bir “sanat örgütü” olarak değerlendirmeyi tamamen bıraktılar.) IS’de Cezayir, Belçika, İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda, İtalya ve İsveç’ten üyeler vardı. Ulusal bölümler, yıllık konferanslar ve yılda bir-iki kere Paris’te yayımlanan dergi vasıtasıyla bir arada tutuluyordu. Dergi sudan ucuzdu, kuşe kağıda basılıyordu, kapağı altın yaldızlıydı ve telif hakkı yoktu.

Erken dönem IS, günlük kapitalist rutin ve rollerden çıkıp, daha yüksek bir tutkusal kalitede “durumlar” yaratmakla ilgileniyordu. Şehir planlaması ve mimariyle ilgiliydiler. Şehirde gezintilere çıkıp şehir ortamını yeni bir biçimde deneyimliyorlar, yaşadıklarını ve bulduklarını kaydediyorlardı. “Coğrafi çevrenin (bilinçli olarak düzenlenmiş olsun olmasın) bireylerin duygu ve davranışları üzerindeki belirli etkilerini” inceliyor ve buna “psikocoğrafya” diyorlardı. Sanatın gerçekleştirimi ve bastırımının gerekliliğine inanıyorlardı, ya da sanatın ayrı bir yaşam alanı olarak bastırımı ve sanatın tutku ve güzelliğinin günlük yaşamda gerçekleştirimi veya ona entegrasyonuna.

1962’de IS’deki politik kuramcılar ve sanatçılar arasında bir bölünme oldu. Debord sanatın bölünmez bir devrimci uygulama içinde erimesi gerektiğinde ısrarcıydı. O tarihten sonra IS artık, sanatı yerine geçebilecek bir etkinlik bularak yürürlükten kaldırmaya odaklanmadı. 1967’de Debord’un Gösteri Toplumu ve Vaneigem’in Gündelik Hayatta Devrim’i yayımlandı, ikisi de sitüasyonist perspektiften mükemmel modern kapitalizm eleştirileri sunuyorlardı.

Varlığı boyunca IS’in üye sayısı ortalama 10-20 arasında değişti. Toplamda, 16 ülkeden 63 erkek ve 7 kadın, değişik zamanlarda IS’nin üyesi oldular. Yarısından çoğu değişik zamanlarda kovuldu, diğerlerinin çoğu da istifa etti. IS’in 1’den 5’e kadar olan sayıları ortaklaşa, 6-9 arası çoğunlukla üç kişi tarafından, ve 10-12. sayılar çoğunlukla Guy Debord tarafından hazırlandı (kendisi bu sayılara “en iyiler” diyordu). IS’in son konferansı 1969’da düzenlendi. IS, 1968 sonrasındaki yeni mücadele dönemiyle başa çıkamıyordu. 1972’de resmi olarak dağıldıklarında, yalnızca iki üye kalmıştı, Guy Debord ve Gianfranco Sanguinetti.

 

 

IS’in Kuramı

 

     IS’in politik kuramı Marx, Hegel, Lukacs, (konseyciliklerini ve Sovyetler Birliği eleştirilerini aldıkları) Fransız Ya Sosyalizm Ya Barbarlık grubu, (günlük hayatın kesin bir eleştirisini sunan) hümanist Marksist Henri Lefebvre ve daha az oranda Wilhelm Reich ve Nietzsche gibi çeşitli kişilerden etkilenmişti. IS her zaman çeşitli yazarlarda kendisine uygun bulduklarını kullanıp gerisini atmıştır. Lukacs, Henri Lefebvre ve Sartre gibi kişileri şiddetle kınadıkları zamanlar olmuştur. IS’in, muhtelif solcu akademisyen veya sanatçılara ve revaçtaki fikirlerine yönelik ithamları hep inandırıcıdır.

Şimdi, IS’in temel kuramsal kavramlarından birkaçını ortaya koyacağım:

 

 

1. Geri Kazanma ve Atlatma

 

     Geri kazanma, sosyal başkaldırının kapitalizmi devam ettirecek şekilde yönlendirilmesidir. Geri kazanmayı anlamak, işçi sınıfı mücadelesinin nasıl kontrol altında tutulduğunu ve işçi sınıfının taleplerinin nasıl kapitalin stratejisiyle birleştiğini anlamaktır. Geri kazanmayı anlamak, bunun medya ve modern sendikaların ana işlevi olduğunu anlamaktır. Punk rock kültürünün butiklerde satılması geri kazanmanın bir örneğidir. Tabii, punk rock kültürünü buna tamamen açan şey, onun hiçbir şeye etkili bir biçimde meydan okuyamamasıdır. Kapitalin sadık muhalefeti olarak sol, politik geri kazanmanın – ya da olayları siyaset ve temsil alanı içinde tutmanın ta kendisidir. Atlatma, geri kazanmanın tersi gibidir. İmaj veya fikirleri kendine mal edip, asıl anlamlarını baskın kültüre meydan okuyacak biçimde değiştirmektir. Bunun iyi bir örneği, sitüasyonistlerin yaygınlaştırdığı, karakterlerin söylemesi gereken cümlelerin yerine devrimci slogan ve fikirlerin yerleştirildiği karikatürlerdir.

 

 

2. Yabancılaşma ve Ayrılıklar

 

     Marx, 1844 Elyazmaları ’nda yabancılaşma eleştirisini sundu. Kapitalist ücret-emek ilişkisinin işçiyi, hayatta kalmak için iş gücünü (zaman ve enerjisini) kapitaliste satmak zorunda bıraktığını gözlemledi. Bu yüzden çalışma etkinliği kendi arzularının ve yaratıcı yeteneğinin bir ifadesi değil, işçinin karşısına başkasının dayattığı yabancı bir yük olarak çıkan zorunlu bir işti. İşçi, ücret almak için iş gücünü yabancılaştırır. Marx’ın gözlemine göre bu durum 1) işçiyi emeğinin ürününe yabancılaştırır (çünkü onun akıbetini belirleyemez), 2) işçiyi çalışma eylemine yabancılaştırır (çünkü çalışma süreci kapitalist tarafından dikte edilir), 3) insanı kendi türüne yabancılaştırır (insan gelişiminin belirlediği doğasına ve zihinsel güçlerine), ve 4) insanı insana yabancılaştırır (işçiler etkinliklerini birlikte belirlemez, kapitalist bir tiran gibi onların üzerindedir).

Sitüasyonistler, Marksist-Leninistlerin aksine Marx’ın yabancılaşma teorisinden azami surette faydalandılar ve modern kapitalizm çözümlemelerinin büyük bölümünü bu kavramsal temel üzerine oturttular. IS şunu vurguluyordu: “devrimci örgütlenme artık yabancılaşmayla, yabancılaşmış araçlar kullanarak mücadele edemeyeceğini öğrenmeli.” İnsanlara etkinliklerini birlikte özgürce belirleme imkanı vermeyen örgütlenme biçimleri (hiyerarşi), yabancılaşmış araçlardır. İnsanları yabancı amaçlar veya idealler için çalışmaya cesaretlendirirler. Ya Sosyalizm Ya Barbarlık gibi, IS de emir verenlerle emir alanlar arasındaki ayrımı yok etmek istiyordu. Yabancılaşma eleştirileri, IS’i tam bir “yabancılaşmış araç” örneği olan devleti şiddetle reddetmeye yöneltti.

IS, gösteri toplumunu da (gösteriye daha sonra değineceğim) bir ayrılıklar sistemi olarak niteliyordu. Sitüasyonist etkisi taşıyan Against Sleep And Nightmare ’de şöyle yazılmıştı: “Pazar büyüdükçe, daha çok mal satması gerekir. Bir kapitalist, mal satmak için insanların malı sadece istemelerini değil, ona ihtiyaç duymalarını sağlamak zorundadır. Kapitalistler daha önce farklılaşmamış sosyal hayat alanlarını ölçülebilir birimlere bölerek, atomlaşmış işçileri ihtiyaçlarını topluluk bağlantılı, pazar-dışı ilişkilerle değil, maddi yollardan karşılamaya zorladı.” Ayrı bir yaşam alanı olarak ekonomi, etkinliklerimizin gitgide daha çoğunu kapsayarak büyürken, birbirimizden ve kendi arzu ve güçlerimizden ayrılışımız akutlaşıyor. IS’in, sanat ve edebiyatta tasvir edilen modern insanın yabancılaşmış durumunu anlamak için kuramsal bir temeli vardı. Ekonominin hayatın tamamı üzerindeki hakimiyetine ancak kapitalizmin yok edilmesi son verebilir.

 

3. Uzmanlaşma ve Militanlık

 

     Marx’ın belirttiği gibi, sınıf toplumu zihinsel-fiziksel olarak başlayan işbölümüne bağlıdır. Kapitalizm, sosyal hayatın gitgide daha büyük alanlarının idare ve kontrolü ihtiyacını yaratarak bu işbölümünü genişletir. Kapitalizm, kendisini sürdürmek için çalışan bir dizi uzman (psikologlar, profesörler, bilim insanları vs.) yaratır. Genellikle uzmanlara bağımlı olmayı biz seçmeyiz, sadece sistem böyle kurulmuştur. İnsanlar istese de istemese de, onları temsil eden siyasetçi denen uzmanların saltanatı bunun iyi bir örneğidir. Sitüasyonistler kapitalizmin bu özelliğinin sol muhalefet tarafından nasıl yansıtıldığını anlamıştı. Solcu militan rolü, Sitüasyonistlerin nefret ettiği ayrılıklar dünyasına tamamen uyar: militan, bir davaya inanmıştır ve diğerlerinin de inanmasını sağlaması gerekir, bunun için militan “insanlar” adına konuşup onlar için neyin iyi olduğunu söyleme zorunluluğunu hisseder. Solcu militan, bürokrat olmaya can atar. IS uzmanlaşma eleştirisinin temelde bir sınıf toplumu eleştirisi ve komünizmin tasdiki olduğunu anlamıştı. Marx, “Komünist bir toplumda ressam yoktur, olsa olsa diğer etkinliklerin yanında resimle de uğraşan insanlar vardır” diye yazıyordu.

 

4. Öznellik

 

     Marksizm-Leninizmin nesnellik yanlısı diyalektikleri ve şirket kapitalizminin soğuk nesnelliğinin aksine, IS başkaldırının öznelliğini, proletaryanın bürokratik tasarımın pasif nesneleri değil tarihin bilinçli özneleri olma yeteneğini vurguladı. Büyük nesnel zenginliklere ve sanayileşmiş dünyada işçilerin çeşitli yeni ürünler satın alabilmelerine rağmen, günlük hayatta artan bir öznel yoksulluk vardır. IS gösteri toplumunun sıkıntı ve bayağılığına küfrediyordu. Sadece ekonomik mücadeleler veya politik anlaşmazlıklara odaklanmak yerine, kapitalist toplumda günlük hayatı tanımlayan öznel baskı ve edilgenlik hislerinden bahsettiler. Vaneigem, IS’in öznel, arzu ve öfkesi üzerine yoğunlaşma eğilimine örnek oluşturdu.

 

5. Hayatta Kalma

 

     “Dünyanın proleterleşmesi”ni gözlemleyen IS, kapitalizmin garantilediği hayatta kalmanın, gerçekten yaşamakla aynı şey olmadığını vurguladı. Öznel üzerinde durmasalardı, bunu böylesine önemli bulmayacaklardı. Marx, ücret-iş ilişkisine özgü insan etkinliğinin bozulmasını şiddetle eleştirmişti: “bu nedenle [iş] bir ihtiyacın karşılanması değil, kendisi dışındaki ihtiyaçları karşılamak için bir araçtır.” İşçi, kapitalistlerin sattığı ürünleri almasını sağlayacak bir ücret alır, ancak üretim üzerinde hiçbir kontrolü yoktur. Bu belki de IS’in hayat ve hayatta kalma karşıtlığının temel prensibidir. Hayat, kişinin arzuları ve yaratıcı yeteneğinin onayıdır, hayatta kalma ise çalışmak, tüketmek, televizyon seyretmek vs.dir. IS çoğu kez Marx’ın fikirlerini genişletmiştir, bu da kapitalizmin bir yüzyıl içindeki gelişimi düşünüldüğünde tamamen gereklidir.

 

6. İdeoloji

 

Debord Gösteri Toplumu ’nda “Devrimci kuram şimdi bütün devrimci ideolojinin ezeli düşmanıdır, ve bunun farkındadır” diyordu. IS okurlarına Marx’ın bir ideoloji eleştirisinin olduğunu, bunun yönteminin doğasında olduğunu gururla hatırlatmıştı. Tabii ki haklıydılar. Marx bu eleştiriyi ayrıntılarıyla açıklamasa da, eserlerinin çoğunda örtülü biçimde bulunur, ve Alman İdeolojisi, Alman filozofların ideolojik düşünüşlerine bir eleştiri olarak yazılmıştı. İdeoloji, baskın sosyal düzenin, kendi devamlılığı için yeniden ürettiği yanlış bilinçtir. Kralların ilahi hakkı[12] yanlış bilince örnek gösterilebilir. Irkçılık, Sosyal Darwinizm, Liberalizm ve İlerleme, kapitalizmin çeşitli nedenlerle kullandığı ideolojilerdir. Kapitalizmde ideoloji, düşüncenin maddeleştirilmesi veya teorinin pratikten ayrılması olarak ortaya çıkar (bu durumda teori ’ye ideoloji denebilir). IS, Bolşevik ideolojisinde olduğu gibi işçinin kontrolü teorisinin pratikteki uygulamasından ayrıldığının farkındaydı. Sovyet bürokrasisinin sürekli hakimiyeti, devam eden emek sömürüsünü saklamak için işçinin kontrolü mitini, “işçi devleti” mitini kullanmayı gerektiriyordu. İşçiler sömürülmüyor, diye devam ediyordu mit, çünkü yaptıkları her şey, kendilerini de içeren işçi devletinin iyiliği içindir. Bu yüzden işçiler devlete karşı ayaklanırlarsa, devrimin siyasi ifadesi olan işçi devletine karşı savaştıkları için karşı-devrimci olacaklardır. Tüm ideolojilerde dinsel bir yan vardır. Öznel düzeyde, ideoloji fikirlerin egemenliği gibi görünür – insanlar kendi arzularına göre hareket etmek yerine, ideolojilerinin (Tanrı’larının) şanını yürütmek için hareket eder.

Şimdi sitüasyonistler için en önemli olan bazı Marksist fikirlerden bahsedeceğim, sonrasındaysa “gösteri” kavramına kısaca değineceğim. Marx’ı kimileri ekonomi politik kuramcısı, kimileri ekonomi politik eleştirisi yapan bir kuramcı; bazıları bir çeşit planlı ekonomi taraftarı, bazılarıysa açıkça ekonominin yok edilmesi taraftarı olarak görmüştür. Kuramsal olarak, son iki görüş daha savunulabilirdir. Ancak Marx, Bakunin gibi siyasal katılım ve devlet iktidarını ele geçirmeye karşı bir tavır almadığı için, kendisini (kapitalin) devlet tarafından yönetilmesini sosyalizmin özü olarak gören Leninist yoruma açık bırakmıştır. Bakunin’in erdemi, Marksist bir partinin iktidarı ele geçirmesinin yeni bir yönetici sınıfın yaratılmasına yol açacağını öngörmesiydi. Marksizm-Leninizm, Marx’ın devrim projesinden ne ölçüde ayrılır? Bu şüphesiz oldukça karmaşık bir tartışmadır, bundan söz etmekteki amaç, Marx’ı okumamış (ama ondan gerçekten hiç mi hiç hoşlanmayan) kişilere ne kadar şaşırtıcı gelse de, devlet-karşıtı komünistlerin devleti Marx’ın kuramına dayanarak reddettiklerini açıklığa kavuşturmaktır.

Diyalektik fikri, sitüasyonistlerle birlikte tekrar tekrar gündeme gelir ve başta oldukça şaşırtıcı görünür. Anarşist bir yazar diyalektik için “yalan söylerken yakalanan bir Marksistin bahanesi” demiştir. Bu kesinlikle doğru olabileceği gibi, diyalektik aynı zamanda başka şeylerdir de. Sözlüğe bakmak ikilemi çözmez. Yunanca “dia” ikiye bölünmüş, zıt, çarpışan, “logos” ise mantık anlamına gelir. Diyalektik, şeyleri sadece ikiye bölünmüş olarak değil, hareket eden, etkileşen ve birbirinin zıddına dönüşen nesneler olarak gören bir akıl yürütme biçimidir. Diyalektik, hareket halinde olan şeylerin bilgisidir. Hareket halindeki bir nesne, bulunduğu yer ve gittiği yerin bileşimi olduğuna göre, diyalektik çelişkinin bilgisini gerektirir. Diyalektik sürecin aşamaları olumlama, olumsuzlama ve olumsuzlamanın olumsuzlaması olarak tanımlanabilir. “Olumsuzlama”nın iki karşıtı bağımsız ve farklıdır – “olumsuzlamanın olumsuzlaması” yeni bir çeşit olumlamayı belirtir. Bu, bir anlamda mümkündür, çünkü diyalektik üç boyutlu akıl yürütür. Lukacs’ın vurguladığı gibi, “şeylerin, süreçlerin safhaları oldukları gösterilmelidir” görüşü diyalektiğin öncülüdür. Debord, “Öğrencinin olgunlaşması, varlığının hakikatidir,” diyordu. Diyalektik ayrıca, şeylerin hazır görüntülerinin arkasındaki süreçleri veya altında yatan ilişkileri kavramak için, görüntünün ötesine bakan bir akıl yürütme olarak düşünülebilir. Engels “pastanın kanıtı kendisindedir” demedi, bunun yerine “pastanın kanıtı onu yiyebilmendedir” dedi.[13] İkincisi daha diyalektiktir çünkü pastayla ilgili herhangi bir yargının nesnel (pasta) ve öznel (yemek) safhalarını kavrar. Marx sadece tarih boyunca gerçekleşen sınıf çatışmasını yazmadı, bunu yazanların onun hareketinden bağımsız olmadıklarını da gördü. Kuramını devrimci yapan, teori ve pratik arasındaki diyalektik ilişkiyi anlamasıydı (özellikle bkz. Feuerbach Üzerine Tezler). Marx şöyle yazıyordu: “düşüncenin kendini gerçekleştirmeye çabalaması yeterli değildir; gerçekliğin kendisi düşünceye doğru çabalamalıdır.” IS’den Mustapha Khayati, Marx’ın formülünü geliştirdi: “Kuramın pratik karşılığını araması yeterli değildir; pratik de kuramını aramalıdır.”

Diyalektik düşüncesiyle ilişkili olarak bütünlük, Hegel ve Marx’ın yazılarında yer almış, Lukacs tarafından vurgulanmış ve IS tarafından sıklıkla kullanılmıştır. Bütünlük, kısmen geldiği düşünülen anlama gelir, ama bunun yanında bir bütün ve onu oluşturan parçaların diyalektik bilgisini de içerir. Hegel için bütünlük Tanrı’ydı, Marx içinse belirli bir toplumdaki üretim ilişkileri. Lukacs konu üzerine şunları söylüyordu: “Aklımızdaki etkileşim, başka türlü değişmeyen nesnelerin etkileşiminden fazlası olmalıdır. . . . Nitekim tüm sosyal olguların nesnel biçimleri, birbirleriyle aralıksız diyalektik etkileşimleri boyunca sürekli değişir. Nesnelerin ait oldukları bütünlük içindeki işlevi kavrandıkça, anlaşılabilirlikleri de orantılı olarak artar. Bu yüzden sadece diyalektik bütünlük anlayışı, gerçekliği sosyal bir süreç olarak anlamamızı sağlayabilir. Çünkü sadece bu anlayış, kapitalist üretim biçiminin zorunlu olarak yarattığı fetişist formları yok eder ve onları yalnızca yanılsamalar olarak görebilmemizi sağlar (gerekli olduklarının düşünülmesi, onları daha az aldatıcı yapmaz).” Lukacs’ın bahsettiği “fetişist formlar”, maddeleştirmenin (IS’in kullandığı bir diğer terim), veya kapitalizmin şeyler arasındaki ilişkileri kişileştirip “şeyleştirdiği” , ya da insanlar arasındaki ilişkileri maddeleştirdiği sürecin sonucudur. Bütün bunlar diyalektik düşüncenin olayların basit bilgisinden ayrı, gerçekliğin bilgisini amaçladığını açıklığa kavuşturmalıdır.

Marx’ın yönteminin önemli bir yanı da materyalizmidir. Marx varoluşun bilinci belirlediğine, oysa bilincin varoluşu belirlemediğine inanıyordu. Yani, fikirler kendilerine ait bir dünyada varolup, kendilerini maddi dünyada göstermezler. Fikirler dünyadaki deneyimlerimiz vasıtasıyla üretilir, ve aynı dünyanın bir bileşeni olarak kalırlar. Marx’ın, Hegel’in temsil ettiği idealist felsefeye yönelttiği eleştirinin özü budur. Marx, 19 yaşında Hegel üzerine yazdığı bir şiirde, onun kelimeleri karıştırıp “şeytani bir karmaşa” yarattığını söylüyordu. Bunun sebebi kısmen Hegel’in diyalektiğinin eninde sonunda tinsel güçlerin eseri olmasıydı. Oysa Marx, düşüncesinin merkezine maddi ilişkileri içinde insanı koyuyordu. Marx’ın idealizm eleştirisi, ideoloji eleştirisiyle yakından ilgiliydi, çünkü ideolojik düşünce, kabul etse de etmese de, sosyal gerçekliği dönüştürecek doğru bir bilinç varsayımına dayanır. Hegel, “tarih, olayların biçimi veya doğanın şimdiki gerçekliğiyle giyinen akıldır.” diye yazıyordu. Lukacs ise tersine, Marksist bir bakış açısıyla, “. . . tarih, insanın hayatını şekillendiren nesnel biçimlerin bitmek bilmeyen yıkılışının öyküsüdür.” diyordu.

Kapitalizm ve Marksist kuramın anlaşılması için, kapitalin anlaşılması esastır. Öyleyse, kapital nedir? Fredy Perlman kapitali şöyle tanımlar: “. . . hem işçiler ve kapitalistler arasındaki sosyal ilişkinin, hem bir kapitalistin sahip olduğu üretim araçlarının, hem de bu araçlar ve “elle tutulamayan değerlerin” parasal karşılığının adı. . . .” Kapital, şeylerin belirli bir biçimde kullanılmasını gerektiren bir sosyal ilişkidir, aynı zamanda değer birikimi sürecinde bu sosyal ilişkiyi doğrudan üreten şeyler de kapitaldir. Marx’ın Grundrisse ’de vurguladığı gibi, kapital bir süreç olarak anlaşılmalıdır. Marx’ın çeşitli kapital tanımlamaları vardır; “sosyal bir üretim ilişkisi”, “süreç içindeki değer”, “bir Moloch”, “birikmiş işgücü”, ve en şairanesi “vampir gibi, yaşayan işgücünü emerek yaşayan ölü işgücü, ne kadar çok işgücü emerse o kadar çok yaşar.” Aufheben kapitali “yabancılaşmış işgücünün genişlemesi” olarak tanımlıyordu. Bu yabancılaşmış işgücü, Marx’ın temel kapital formülünde mal (C) olarak yer alır (para ise M’dir): M-C-M. Para, malla (işgücü) değiştirilir, bu da daha büyük miktarda para getirir. Sadeleştirirsek, elimizde M-M vardır, daha çok para getiren para (kulağa başlıbaşına saçmalık gibi geliyor), ya da kapital, Marx’ın yazdığı gibi “kendi kendini büyüten değer”.

Marx’ın değer-üreten işgücünü eleştirdiğini bilmek çok önemlidir (ve birçok Marksist bunu anlamaz). Kapitalist toplumda işgücü çift karakterlidir: kullanım-değeri veya kullanışlı ürünler üreten bir etkinliktir, ve değer üreten eşsiz bir maldır. Değerin “görünür biçimi” değişim değeridir. Değer, değişim sürecine binaen varolur ve sadece bir malın “mülkiyeti” değildir. Kapitalizmde insanlar diğerleriyle, onların sahip olduğu şeyler (işgücü veya diğer mallar) kendi işlerine ne ölçüde yararsa o kadar ekonomik ilişki kurar. Sosyal ilişkiler doğrudan değil, şeyler üzerinden kurulur. Böylece, değer ortaya çıkar ve işgücünün ürünü olan malın temsil ettiği soyut, sosyal olarak zorunlu olan işgücü-zaman miktarıyla ölçülebilir hale gelir. Değer, piyasa vasıtasıyla düzenlenir, ama bireyler tarafından değil. Kapitalist sosyal ilişkiler sadece görünürde değil gerçekten de “kişiler arasındaki maddi ilişkiler ve şeyler arasındaki sosyal ilişkiler”dir. Marx kapitalizmin bu niteliğini “mal fetişizmi” olarak tanımlıyordu. Marx mal fetişizmini dine benzeterek açıklamaya çalışmıştır: “insan aklının ürünleri, yaşayan bağımsız varlıklar gibi görünür, birbirleriyle ve insanlarla ilişkiye girer.”

Debord’un gösteri kavramı, mal fetişizminin bir biçimidir. Debord gösterinin bir görüntüler yığını değil, daha çok “insanlar arasında, görüntüler dolayısıyla kurulan bir sosyal ilişki” olduğunu vurgulamıştır. Benzer şekilde Marx da kapitalin, insanlar arasında şeyler dolayısıyla kurulan bir sosyal ilişki olduğunu yazmıştı. Gösteri “hayatın somut tersine çevrimi” ve “hayat-olmayanın özerk hareketi”dir. Gösterinin prensibi “müdahalesizlik”tir. Marx’a göre belirli bir eşiği aşan para birikimi kapitale dönüşür. Debord’a göre ise belirli bir eşiği aşan kapital birikimi görüntülere dönüşür. Debord, maddeleştirme düşüncesini sosyal hayatın tüm alanlarına uygulayarak, Marx’ın mal fetişizmi kuramını güncelleştirip genişletti. Tüm bunları daha iyi anlamak için, Gösteri Toplumu ’nu okumak gerekir.

 

Mayıs 1968

Şimdi Mayıs 1968’deki olaylar ve devrimci harekete kısaca değineceğim. IS açısından, öğrenci hayatı ve kapitalist toplumun sitüasyonist bir eleştirisi, ve sitüasyonist fikirlere iyi bir giriş niteliğinde olan On the Poverty of Student Life ’dan bahsetmek gerekir. 1966’da, IS’e yakınlık duyan bir grup öğrenci, Strasbourg Üniversitesi öğrenci birliğine seçildi. Mevkilerini aldıktan sonra öğrenci birliğini feshetmeyi planlıyorlardı, ama önce bir skandal yaratmak istediler. Üniversite aleyhinde bir çeşit propaganda yapmak ve devrimci bir kapitalizm eleştirisi ortaya koymak için işbirliği yapmak üzere IS ile bağlantıya geçtiler. Sonuçta IS üyesi Mustapha Khayati tarafından yazılan On the Poverty of Student Life ortaya çıktı. Üniversite ödenekleri kullanılarak 10.000 kopya basıldı ve kitapçıklar okulun ilk günü kampusun her yerine dağıtıldı. Açılan davada hakim, üniversiteye yönelen anarşist tehdidi kınadı[14].

IS’inkiler gibi radikal fikirlerin bir dereceye kadar tutulması, Vietnam savaşına karşı artan galeyan, üniversite düzenlemelerinden bıkkınlık ve cinsellik karşıtı kanunların etkisiyle, Fransa’da öğrenciler ortalığı karıştırmaya başladı. Örneğin Nanterre üniversitesinde, erkekler kızlar yurdunu, kızlar da erkekler yurdunu işgal etti. Sitüasyonist Rene Vienet ’68 Mayısıyla ilgili kitabında, IS ile anlaşan, sıradan 4-5 “kampus kaçığı” radikalin 1967 Aralık’ında Nanterre’de, daha sonra Mayıs ’68 devrimci krizine dönüşecek olan hareketi başlattıklarını yazıyor. Nanterre’deki polis varlığına karşı bir eylemde, bu genç radikaller kendilerine “öfkeliler” demeye başladı. Bu, Fransız Devrimi sırasında çoğu radikal öğeye verilen isimdi. Düz giyinmiş polislerin fotoğraflarını çekip, onları çiçekli giysiler içinde gösteren fotoğrafları kampusta sergilediler. Sosyologların derslerini bölüp, zaman zaman solcu öğrenciler tarafından korunan profesörlere meyve fırlatmaya başladılar.

22 Mart’ta öğrenciler Nanterre’de bir idare binasını ele geçirdi ve 29 Mart’ta Nanterre 2 günlüğüne kapatıldı. 2 Mayıs’ta üniversite süresiz olarak kapatıldı. 3 Mayıs’ta Nanterre’in kapatılması ve öğrencilerin kovulmakla tehdit edilmesini protesto etmek için Sorbonne’da büyük bir miting düzenlendi. Polis olay yerine vardıktan sonra insanlar dövüldü ve tutuklandı. Bu noktada öğrenciler son derece öfkeliydi ve polis minibüslerinden biri bir daha karakola dönemedi. Yakındaki Latin Mahallesi’nde polis ve öğrenciler arasında çatışmalar çıktı. Bu ilk çatışmadan sonra bir hafta boyunca öğrenci gösterileri ve isyanlar birbirini izledi.

6 Mayıs’ta isyanlar birçok işçiyi, işsizleri, lise öğrencilerini ve genç suçluları da içine alarak büyümüştü. 10 Mayıs’a gelindiğinde isyancıların çoğu üniversite öğrencisi değildi. Mahalle sakinlerinin çoğu (arabaları belki sokakta yakılıyor da olsa) isyancılara yemek ve su verdi. Polis sokakları temizleme emri almıştı ve sokak çatışmaları gece boyunca sürdü. İsyancılar barikatlar kurdu, bir sürü grafiti yaptı ve polise birçok kaldırım taşı ve Molotof kokteyli attı.

11 Mayıs’ta polis yeni bir emirle Latin Mahallesi’nden çekildi ve 13 Mayıs’ta fakülteler yeniden açıldı. Böylece 13 Mayıs’ta polis çekildikten hemen sonra öğrenciler Sorbonne’u işgal etti. Öğrenciler genel bir mecliste buluştu ve mücadeleyi düzenlemek için bir İşgal Komitesi oluşturmaya başladı. İşgal Komitesi, genel meclis tarafından günlük olarak seçilen ve iptal edilebilen 15 üyeden oluşuyordu (bunlardan biri de Rene Riesel’di). İşgal altındaki Sorbonne’da pek çok farklı siyasal eğilim görülüyordu. Bir yanda üniversite reformu isteyenler vardı, kimileri Gaullism’in yıkılmasını istiyordu (de Gaulle Fransa cumhurbaşkanıydı), kimileriyse sınıf toplumunun sona ermesini.

Yine 13 Mayıs’ta başlıca işçi sendikaları CGT (Komünist Parti tarafından kontrol edilen sendika), CFDT ve FO, polis şiddetini protesto etmek ve ücretler, çalışma saatleri, emeklilik ve sendikal haklarla ilgili uzun zamandır göz ardı edilen talepleri için bir günlük genel grev ilan ettiler. Birçok işçi Boulogne Billancourt’daki Renault tesislerinde toplandı (Fransa’daki en büyük fabrika). Komünist Parti çoktan “kararlılık, sükunet, ihtiyat ve birliğe” çağıran bildiriler dağıtmaya başlamıştı. Sendika (CGT) hoparlörleri modernizasyon isteklerini bildiriyor ve “işçi sınıfına yabancı, bölücü unsurlara” karşı uyarıyordu.

Öğleden sonra devasa bir yürüyüş işçiler, öğrenciler ve öğretmenleri birleştirdi. Binlerce CP temsilcisi yürüyenleri çevreleyip işçilerle öğrenciler arasındaki teması kesmeye, ve yürüyüşün bitmesi gerektiğini söyleyip insanları dağıtmaya çalıştı. Öğrencilerin çoğu başka bir caddede işçilerle birleşmek istedi, bunu önerdiklerinde CP temsilcileri tarafından saldırıya uğradılar. Yürüyüş sırasında bir polis arabası, insanların yürüdüğü caddelerden birinde göründü (muhtemelen yürüyüşün bittiğini veya insanların bu caddeyi kullanmadığını sanıyorlardı). Gidecek yeri olmayan polis hızlanarak insanları yaraladı. Arabadaki iki polisten biri dışarı çekilip dövüldü, ancak hayatı CP temsilcileri tarafından kurtarıldı. Kalabalık arabayı sarsmaya başladı ve diğer polis kalabalığa ateş açtı, neyse ki kimse vurulmadı. Bunun üzerine kalabalık bu polise de saldırdı, CP temsilcileri onun da kurtulmasını sağladı.

14 Mayıs’ta Nantes’daki Sud Aviation tesisi işçiler tarafından işgal edildi. Hareketin sendikaların kontrolünde olmadığı ortaya çıktı ve bir günlük genel grev, muazzam bir yasadışı greve dönüştü. 16 Mayıs’ta Cleon ve Flins’deki Renault fabrikaları işçiler tarafından işgal edildi. 17 Mayıs’ta milyonlarca Fransız işçi yasadışı grevdeydi. Birçok öğrenci grevdeki işçilere destek vermek ve onlarla iletişim kurmak için Renault fabrikalarına yürüdü. Onları kapalı fabrika kapıları ve CGT’nin eve dönmelerini söyleyen hoparlörü karşıladı. Bazı öğrenciler kapıdan işçilerle konuşmayı başardı, ama fabrika kapılarına saldırmadılar, böylece CGT’nin otoritesi meşrulaştı. CGT, grev hareketinin sorumluluğunu almaya ve genel grevi bir dizi şirket grevine dönüştürmeye çalıştı. Bunda pek başarılı olamadılar. Hayatlarının kontrolünü ele geçirmekte olan işçilerin, işe geri dönmeye niyetleri yoktu. Rene Vienet’nin gözlemlediği gibi, “sendikalar için proletaryanın tüm devrimci gücünün tek faydası, kendilerini etkin biçimde mülksüzleştirilmiş bir yönetimin ve gerçekte varolmayan bir hükümetin gözünde uygun kılmaktı.”

Bu sırada Sorbonne’da konferans salonlarında her türden sosyal sorun tartışılıyor ve devrimci mücadele devam ediyordu. Öğrenciler ve katılmak isteyen herkes tarafından işçi-öğrenci eylem komiteleri kuruluyordu. Sorbonne ve Censier gibi işgal altındaki üniversiteler, işçiler ve halkı faaliyetlerine katılmaya davet ediyordu. İşçi-öğrenci eylem komiteleri özellikle Censier’de yaygındı. Bu komiteler, birlikte el ilanları tasarlayıp dağıtacakları devrimci işçilerle bağlantı kurdu, işçilerin kontrol edeceği grev komiteleri istedi ve genellikle işçiler ve öğrencilerin mevcut sorunlarının tartışılmasını teşvik etti. Ortalıkta görünen pek çok grafiti vardı, çoğu sitüasyonist-etkiliydi. Guy Debord’un 1953 tarihli sloganı “asla çalışma” bu kez daha geniş bir anlamla yeniden ortaya çıkmıştı. Sorbonne’daki bilhassa dokunaklı bir yazı şöyle diyordu: “1936’dan beri zam için savaşıyorum. Şimdi bir televizyonum, bir buzdolabım ve bir Volkswagen’im var. Ancak sonuçta, hayatım hep sefalet içinde geçti. Patronlarla tartışmayın. Onları yok edin.”

Sorbonne’daki İşgal Komitesi sonunda solcu hizipler ve muhafazakarlar tarafından bastırıldı ve genel meclis bozuluyordu. Daha radikal kişilerin çoğu Sorbonne’dan ayrılmaya karar verdi. Böylece, İşgallerin Sürdürülmesi Konseyi (CMDO)[15] kuruldu. 19 Mayıs’ta CMDO Ulusal Pedagoji Enstitüsü’ne taşındı. Debord, Khayati, Riesel ve Vaneigem gibi sitüasyonistler de CMDO üyesiydi. Bir basım komitesi, bir işbirliği komitesi, ve bir istek komiteleri vardı. İşgallerin ve Stalinist sendika bozuntuları dışındaki özerk işçi örgütlerinin yayılmasını amaçlıyorlardı. Nihai hedefleri tek gücün işçi konseylerinin gücü olacağı bir toplum yaratmaktı.

68 Mayısı ve bir işçi-öğrenci eylem komitesi deneyiminin iyi bir örneğini, o dönemde bu komitelerden birinde faal olan Fredy Perlman anlatıyor. Bir grev komitesi, bir Citroen fabrikasında grev ve işgal çağrısı yaptı, işçi-öğrenci eylem komitesi de bunu halka duyurdu. Grev günü eylem komitesinin fabrikaya girmesi CGT tarafından engellendi. CGT, olayı ücret ve çalışma koşulları taleplerine indirgeyecek şekilde, grevi kendileri başlatmış gibi davrandı. Fransız işçilerinden halihazırda birçok biçimde ayrılmış olan yabancı Citroen işçileri sosyal konutlarda yaşıyordu ve grev boyunca fabrikaya ulaşamıyordu. Eylem komitesi üyeleri bu işçiler için Fransızca dersleri organize edilmesine yardım etti ve grevcileri destekleyen köylülerin verdiği yiyeceklerin ulaştırılması için kamyonlar buldu. Perlman’ın eylem komitesi grevi destekleyerek ve toplumun potansiyel devrimci unsurları arasındaki bariyerleri yıkmaya çalışarak sıradan sendika üyeleri arasında örgütlenmeyi teşvik etti.

24 Mayıs’ta düzenlenen bir gösteri isyana dönüştü, borsanın bir kısmı yakıldı ve iki karakol tahrip edildi. Hükümet ve bürokratik kurumlar gösterilerin yasaklanmasını ve (patronlarla) acil müzakerelere başlanmasını istedi. Fransa’da hayat grevlerle hemen hemen durmuştu. Bankalar kapalıydı. Köylülerden belli bir miktar bedava yiyecek dağıtımı vardı ama o şartlarda olabilecek kadar yağma yoktu.

30 Mayıs’ta ülkeye dönen cumhurbaşkanı De Gaulle (ülkeden ayrılmıştı), görevde kalmaya niyetli olduğunu açıkladı. Seçim tarihini belirledi, seçenekler ya seçim ya iç savaştı. Sağ kanat De Gaulle yanlısı bir gösteriyle sahneye çıktı. İşçilere ülke genelinde Grenelle anlaşması adı verilen, bir ücret artırımı teklifi yapıldı, işçiler bunu reddetti. Grevin fabrika fabrika kırılması gerekti. Mayıs’ın sonuna doğru, Fransız devrimci hareketi güç kaybediyor gibi görünüyordu. 6 Haziran’da polis işçileri Flins’deki Renault fabrikasından çıkardı. Sendikalar devrimci hareketi sınırlandırmada aracıydı ve neredeyse her yerde yeniden işbaşı yapılmasını sağlamışlardı. Sendikalar bazen işçilere, öyle olmadığı halde diğer fabrikaların işbaşı yaptıklarını söylüyordu. Devrimci hareketin iflası boyunca hükümet kaybettiği gücü ve belirginliği geri kazandı. Birçok sol örgüt dağıtıldı. 16 Haziran’da Sorbonne işgali sona erdi – polis herkesi dışarı attı. De Gaulle 23 Haziran’daki seçimleri kazandıktan sonra, işgal altındaki tüm binalar boşaltıldı. Yasadışı greve 10 milyon işçi katılmıştı, yani Fransız işgücünün üçte ikisi. Modern, sanayileşmiş bir ülkeyi felce uğratmışlardı ve neredeyse bir devrim yapıyorlardı.

 

IS’in İlga Edilmesi

 

“IS ilga edilmelidir” diye yazmışlardı. Kendilerinden sonra gelecek devrimcilerin, güçlerini birleştirirken teorilerini geliştirmeleri gerektiğini düşünüyorlardı. Şimdi IS’in teorisinin ilgasının neye benzediği konusunu tartışacağım. 1919’da Lukacs, Sovyetler Birliği’ndeki durumla ilgili şöyle yazıyordu: “sınıf mücadelesi artık yukarıdan sürdürülüyor.” Bu gülünç bir ideolojik sav. Ancak, Lukacs ve Marx’ın teorisinde, insanı böyle bir şey söylemeye itebilecek ne vardı? IS 1969’da “proleter sınıf mücadelesinin özerk amaçlarının teorik bilgisinden yoksunluk”tan yakınmıştı. Bunun tam olarak ne anlama geldiğinden emin değilim. Ama “proleter sınıf mücadelesi”nin amaçları var mı? Rus anarşistler daha 1918’de, Lukacs konuyla ilgili Marksist düşüncesini belirtmeden bir yıl önce Bolşevik rejimini nasıl devlet kapitalizmi olarak nitelendirebiliyordu?

Anarşistlerin devlet karşıtlığı Marksist bakış açısından hayli basit, hatta tamamen ideolojik görünebilir. Ama Marksist, sınıf mücadelesinin tarih boyunca süregelen ve gerçekliğin üzerinde bir yerde dolaşan amaçları olduğunu düşünüyorsa, bu ideolojik değil midir? Determinizm gerçekten de IS’in teorisinde görülür. IS sıklıkla teknolojinin hızlı gelişiminden, komünist toplumun doğuşuna yardım eden bir unsur olarak bahsetmiştir. Olaylara bu şekilde bakmanın temelinde, kapitalist toplumdaki üretim güçleriyle mülkiyet ilişkileri arasındaki artan çelişki kavramı vardır. IS de Marx gibi teknolojiye oldukça iyimser yaklaşıyordu. Şimdi, öyle görünüyor ki bu sadece saflık olabilir.

IS’in bugün tartışmalı görünen diğer yönleriyse konseycilikleri ve örgütlenme biçimleridir. IS, devrimci mücadelenin asıl örgütlenme biçimi olması gerektiğini düşündüğü işçi konseylerine o kadar düşkündü ki, bu konseylerin doğasını göz ardı ediyordu. Komünizm belirli bir örgütlenme biçimi değildir, ve işçilerin mücadelesinin içeriğiyle uğraşmadan biçimine yoğunlaşmak açık bir tehlikedir. (Doğrudan demokratik bir biçim mutlaka devrimci midir?) IS, Debord tarafından liderlik edilen resmi bir örgüt oluşturdu. Jacques Camatte “On Organization”[16] başlıklı makalesinde, böyle örgütlerin nasıl kapitalist biçimleri yeniden üretme işlevi görebileceğini ortaya koyar.

Jean Barrot, IS’i eleştirdiği bir makalesinde Vaneigem’in Gündelik Hayatta Devrim ’inden bahseder: “Vaneigem’in kitabı üretilmesi zor bir eserdi, çünkü yaşanamazdı. Bir yandan marjinal bir olasılıkçılığa düşme, diğer yandan gerçekleştirilemeyecek ve ahlaki bir emre dönüşme tehlikesi. Kişi ya burjuva toplumunun çatlaklarında sıkışır, ya da durmaksızın onun karşısına farklı bir hayat koyar. Bu hayat da yetersizdir çünkü sadece devrim onu gerçek kılabilir. IS en kötü metnine, elinden gelenin en kötüsünü koydu. Vaneigem IS’in en zayıf yanıydı, tüm zayıflıklarını ortaya çıkaran yanı.” Sadece devrim? Vaneigem IS’in Marx’a çok dayanmayan bölümünü temsil eder. Barrot (muhtemelen bilmeden) hayli diyalektik-dışı bir devrim kavramı sunmuyor mu? Örneğin isyancı bir anarşist yaklaşım, oldukça farklıdır. Böyle “farklı bir hayat”ın göreceli değerine dair İtalyan Anarchismo ’nun yazdığı gibi, “devrim-öncesi evre diye tanımlanan şeyi bildiren, bu otorite karşıtı yasadışı tutumdur. Bazılarının iddia ettiği gibi, böyle bir tutumu mantıklı kılan bu evre değildir.”

Vaneigem ve Debord, teorilerindeki bazı zayıflıkların ötesine nasıl işaret etti? Ve 68 Mayıs’ından bugüne geçen süre, teorilerinin uygulanmasını nasıl değiştirdi? Öyle geliyor ki bu konular tartışılmaya devam edilmelidir, ancak bu, makalemizin kapsamını aşmaktadır.


Kaynakta birkaç metin daha var.

Crimethinc.'den Sitüasyonistlerle ilgili podcast: http://www.crimethinc.com/podcast/23/
Sitülerle ilgili olan kısım 33:15'ye başlıyor, Full Episode Transcript'ten yazılı olarak da takip edebilirsiniz.
Sitüasyonist sloganlar: http://www.bopsecrets.org/CF/graffiti.htm
« Son Düzenleme: 26 Ağustos 2014, 23:21:25 Gönderen: Spartan »
Benim eylemlerimi komuta etmek, nasıl davranmam gerektiğini söylemek ve bunu yönlendirecek bir yasa oluşturmak hiç kimsenin üstüne vazife değildir. - Max Stirner

Yükseldikçe uçma bilmeyenlere daha küçük görünmemiz kaçınılmazdır. - Friedrich Nietzsche

http://theanarchistlibrary.org/library/the-anarchist-faq-editorial-collective-an-anarchist-faq
http://www.submedia.tv/
http://sosyalsavas.org/
 

Çevrimdışı satisfaction baby

  • Mülkiyetçi
  • *
  • İleti: 261
Ynt: Sitüasyonist Enternasyonal
« Yanıtla #1 : 26 Ağustos 2014, 23:34:06 »
Yazıyı henüz okumadım, okuyunca yorumumu yazarım.
Kendin çevirdiysen tebrik ederim. Çeviri zor iştir. Bunu bedavaya çevirmekse yürek işidir.

« Son Düzenleme: 27 Ağustos 2014, 00:08:47 Gönderen: satisfaction baby »
 

Çevrimdışı Spartan

  • İmperium
  • *
  • İleti: 2140
Ynt: Sitüasyonist Enternasyonal
« Yanıtla #2 : 26 Ağustos 2014, 23:46:45 »
Hayır ben çevirmedim, 6:45 yayınları çevirdi ve yayın haklarını serbest bıraktı (copyleft olayı): http://www.645dukkan.com/products/situastyonist-enternasyonal-guy-debord
Ben de dükkanlarına gittiğimde bedavaya verdiler kitabı.
Benim eylemlerimi komuta etmek, nasıl davranmam gerektiğini söylemek ve bunu yönlendirecek bir yasa oluşturmak hiç kimsenin üstüne vazife değildir. - Max Stirner

Yükseldikçe uçma bilmeyenlere daha küçük görünmemiz kaçınılmazdır. - Friedrich Nietzsche

http://theanarchistlibrary.org/library/the-anarchist-faq-editorial-collective-an-anarchist-faq
http://www.submedia.tv/
http://sosyalsavas.org/
 

Çevrimdışı satisfaction baby

  • Mülkiyetçi
  • *
  • İleti: 261
Ynt: Sitüasyonist Enternasyonal
« Yanıtla #3 : 27 Ağustos 2014, 00:08:53 »
Yazıyı okudum, ilgi çekici.
Bu tür romantik aynı zamanda sert fikirler ve istekler (yazıda belirtidliği çalışma fikri gibi, ya da patronunu yok et gibi) Fransa'daki işçi haklarını geliştirdi. Sanayi devrimi sırasında Batı Fransa'da işçiler, makineler işimizi elimizden alacaklar diyerek makineleri talan etmiş ataların çocukları. Fransa günümüzde en düşük çalışma saatine sahip ülkelerden biri ve göçe de diğer büyük Avrupa devletlerine oranla daha sertler. Türkiye gibi ülkelerden göç almak yerine, eski sömürge devletlerinden göç alıyorlar çünkü dil sorunu çıksın istemiyorlar. Fransa'da 2012 yılında hava yollarında bir greve gidilmişti ve felç olmuştu. Grev kelimesinin hakkını adamlar veriyor. Günümüzde ise işsizlik oranı tedirgin edici seviyede. İşe istihdam fazla, işçi ücretleri maliyetli ve devamlı grevler oluyor. Böyle bir ortamda aşırı sağın (Le Pen) oylarının yükselmesi de tesadüf değil sanırım.
 

 

Foruma ilişkin tüm bildirimlerinizi İletişim Sayfamız üzerinden yapabilirsiniz. 14 gün içerisinde yanıt verilecektir.