Gönderen Konu: Makedonya Dağlarında Kimliğimizi Arıyorduk  (Okunma sayısı 2230 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Kurt Knispel

  • Sekban
  • *
  • İleti: 1431
    • Profili Görüntüle
Makedonya Dağlarında Kimliğimizi Arıyorduk
« : 10 Ocak 2014, 17:22:16 »
Rumeli barut fıçısı gibiydi.
Makedonya kaynıyordu: Sırp, Bulgar, Yunan, Karadağ komitacıları her yanı sarmıştı.
Mektepte (Harp Okulu) cephane ve tam teçhizatlı silahların bulundurulmasını Zatı Şahane II. Abdülhamid yasaklamıştı. Dersler tahtaya çizilen şekiller yahut numunelik malzeme ve vasıtalar üstünden yürütülüyordu. Top atışı yapamadan mezun olmuştuk! Sadece mektep avlusunda birtakım eski Mantelli toplarla talim görmüştük.
Şimdi ateşin ortasındaydım. Makedonya'da hayat hiç de tahtaya çizilenlere benzemiyordu!
Kefenimi boynuma dolamıştım...
Komutanım Enver Bey benden tam bir yıl önce 23 ekim 1902'de Manastır'da 13. Topçu Alayı 6. Batarya Komutanlığı'na gelmişti.

Belki talihim, belki talihsizliğim bilemiyorum, göreve yeni başladığım günlerde, Makedonya İhtilal Komitesi 1903 yılı¬nı, ihtilalin başlangıç tarihi seçmişti. Bu nedenle çatışmalar çoktan kızışmıştı.

Hayatim savaşlar içinde geçti ama ilk girdiğim çatışmayı hiç unutamadım.
Enver Bey'in komutasında, 18 kişilik Bulgar çetesini tamamen yok ettik. Mektepteki noksanlıklarımızı burada Enver Bey gibi komutanlar sayesinde hemen gideriyorduk. Ben silahlara karşı zaten oldum bittim her zaman becerikliydim. Harp Okulu'nda öğretmediler, ama babam sayesinde küçüklüğümden beri silah kullanıyordum. İyi atıcı olduğum söylenirdi hep.
Enver Bey'le tam bir ekip olmuştuk. Artık hep onunla beraberdik. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyordu. Kendisini bize sevdirmesini bildi. Bizimle birlikte oturup kalkması çok ho-şumuza gidiyordu. Askerlik kademelerini hak etmeden yüksek yerlere getirilen Saray uşaklarına, şakşakçılarına ve casuslarına kin doluyduk.
22
Makedonya topraklarında; Üsküp, Koçana, İşti, Ohri, Cuma, Osmaniye, Çarova'da ayak basmadığımız yer kalmamıştı. Çete takiplerinin bazen bir, bazen iki ay sürdüğü oluyordu.
3. Ordu birliklerine "avcı taburları" denirdi. Makedonya'yı saran çetecilere karşı mücadele ettiğimiz için bu ad bize uy¬gun düşüyordu.
Giritli Kaptan Skalidis'in, Bulgar Petso'nun, Rum Pirlepe'nin, Arnavut Istaryalı Kâmil Bey'in ve "Vardar Güneşi" denilen Apostol'un çetesini de yok eden bizdik.
Bazen kar altında kalmaktan ayaklarımız donardı. Bazen güneşte kavrulurduk. Kurşun yediğimiz de olurdu. Yılmadan mücadele ederdik.
Biz kim miydik?
Biz, Ohrili Binbaşı Eyüp Sabri, Binbaşı Hakkı Bey, Resneli Kolağası Niyazi, Albay Selahaddin, Cafer Tayyar, Sapancalı Hakkı, Mülazım Atıf, Mustafa Necib, Yenibahçeli Şükrü, ağabeyi Nail, Kuşçubaşızade Eşref, Süleyman Askeri Bey, Filibeli Halim Cavid, Halil Bey ve niceleri...
Makedonya bize bir şey öğretmişti: gerilla savaşı!
Mektepte hep cephe savaşları anlatılırdı. Halbuki Makedonya dağlarında çete savaşı yapılıyordu.
Çete savaşında istihbaratın ne kadar önemli olduğunu da biz, bu topraklarda öğrendik.
Makedonya'da üç vilayet vardı: Selanik, Manastır ve Kosova.
Nüfusu çok karışıktı. İslam, Rum, Bulgar, Ulah ve Sırp yaşardı. Manastır'da 260 000 İslam, 291 000 Rum, 188 000 Bulgar ve 30 000 Ulah ile Sırp vardı.4
Çeteler aynı zamanda birbirleriyle de savaşıyorlardı: Bulgarlar ile Sırplar; Bulgarlar ile Yunanlılar; Sırplar ile Arnavutlar...
Bulgarlar kendi aralarında da ikiye bölünmüşlerdi: Makedonya'nın Bulgaristan'a ilhakını isteyenler; Makedonya'nın istiklalini savunanlar.
Birinci grubun başında Teğmen Boris Saranov ve yardımcısı Gavranov vardı. İkinci grubun reisliğini ise General Zençev ile Mihaylovski yapıyordu.
İkinci grup komünistti. Bunlar Türkleri, Müslümanları bile kandırmaya başlamışlardı.
Her iki grubun da ortak sloganı şuydu:
"Her yerde ve hiçbir yerde!"
Bence bu söz, gerilla savaşının ne olduğunu çok güzel anlatıyordu.
Çeteler, Makedonya'yı beş bölgeye ayırmışlardı: Üsküp, Manastır, Serez, Istımoca, Pirlepe. Her bölgenin bir komitesi vardı.
Başta biz Osmanlı zabitleri olmak üzere, yabancı konsoloslara, demiryollarına, köprülere, köylere, kasabalara, şehirlere saldırılar düzenliyorlardı. Akla gelecek her yöntemle suikast yapıyorlardı.
Mesela, Fransız bandıralı yolcu gemisini içindekilerle birlikte hatırdılar. Grand Otel, Yorgi Boğdan ve Yeni Konak gazinolarını bombaladılar. Tüm bunların zararını Osmanlı Hazinesi ödüyordu.
Fransız maden müdürü Chevalier'yi güpegündüz kaçırdılar, 15 000 altın fidye istediler. Tabiî hemen ödeniyordu, çünkü çıkan para Osmanlı'nın kasasındandı. Keza İngiliz rahibe Miss Stene için ödenen 16 000 altın gibi.
Biz ise artık 250 kuruşluk maaşımızı alamaz olmuştuk. Ama parayı kim düşünürdü.
Gece gündüz, dağ taş demeden komitacıların peşinde dolaşıyorduk. Yakaladığımız eşkıyaların hepsinin bize tek söylediği, "Neznam"dı. Yani "Bilmem".
Türkçe biliyor musun?
"Neznam!"
Silahlar nerede?
"Neznam!"
Özellikle kiliseler ve papaz evleri komitacıların silah deposuydu. Ancak biz ne zaman silah ele geçirsek, Rus Konsolosluğu anında müdahale ediyordu. Üstelik yakaladıklarımızı gelip cezaevinden çıkarıyordu. Bu komitacılar evlerine, davul zurna eşliğinde bizim Türk mahallelerinden oynayarak dönüyorlardı!
Rusların gücü şuradan geliyordu:
İngiltere Kralı VII. Edward, Avusturya-Macaristan Hüküm-darı Franz-Joseph ve Alman İmparatoru II. Wilhelm, "Mürzsteg Programı" denilen bir anlaşmaya imza atmışlardı. Anlaşmaya göre, üç Makedonya vilayetine bir Osmanlı umum müfettişi tayin edildi. Bunun yanında da, biri Rus, diğeri Avusturyalı iki müşavir yardımcı olarak verildi.
Bütün Makedonya, tıpkı Bulgar komitacılarının yaptığı gibi, beş bölgeye bölünmüş ve jandarma ıslahı için her bölgeye bir yabancı uzman verilmişti.
Tüm jandarma bölgelerinin komutanlığını ise bir İtalyan general yapıyordu. Onun yanında 25 yabancı subay bulunuyordu.
Vilayet bütçesini Osmanlı Bankası kontrol ediyordu. Anlaşıldığı gibi Makedonya'daki Osmanlı toprağı en geniş bir şekilde yabancı kontrolüne bırakılmıştı.
II. Abdülhamid bu istekleri hemen kabul etmişti.
Bölgeye Osmanlı umum müfettişi olarak Hüseyin Hilmi Paşa gönderilmişti.
Paşa gelir gelmez ne yapmıştı dersiniz?.. Biz Türk zabitle-riyle uğraşmaya başlamıştı... Paşa, Bulgar, Yunan, Arnavut, Sırp komitacılarıyla uğraşma yerine İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinin peşine düşmüştü.
Yıldız Sarayı, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni, hayatı için en tehlikeli varlık görüyordu.
Ama Zatı Şahane bilmiyordu ki, artık uyanmıştık.
Biz Osmanlı zabitleri artık Zatı Şahane'nin emir kullan değildik.
Onun her isteğine köleler gibi gözü kapalı boyun eğemezdik. .. Artık kul olmak istiyorduk...
Korkulan cemiyet İttihat ve Terakki her geçen gün büyüyordu. Makedonya'da bulunan zabitlerin gönüllü, koşarak cemiyete girmemizi hızlandıran olay, 1903 yılının mayıs ayında meydana geldi.
Manastır'daki Rus başkonsolosu Rostkovkiy her zaman âdeti olduğu üzere, elinde kamçısıyla cadde ve sokaklarda dolaşırdı. Rastladığı Türk askerlerine hakaret ederdi. Hatta döverdi.
Bir gün, bir resmî binanın kapısında nöbet bekleyen Türk askerine saldırdı. Askeri kamçıyla dövmeye başladı. Sebebi kendisine selam verilmemesiydi. Bizim asker dayanamadı, silahını çekip başkonsolosu öldürdü. Aslında asker vazifesini yapmıştı!
Fakat ne oldu dersiniz?.. Harp Divanı kuruldu; hem başkonsolosu vuran Halim adındaki asker, hem de o sırada kapıda bulunan diğer Türk asker idama mahkûm edildi.
Üzerinde Osmanlı üniforması bulunan ve hakarete uğradığı, dövüldüğü için kendisini savunan Türk askerini, bizim yüce Osmanlı Devletimiz, yabancılardan çekindiği için darağacına gönderdi. Harp Divanı'nda Enver Bey de görevliydi. Hiçbir şey yapamamanın ezikliğini, o da, o gün gördü.
Ve iki Türk askeri asıldı...
Haksızlıklardan ve hakaretlerden kurtulmalıydık. "Dinimiz, vatanımız ve milletimiz" için çarpıştığımızı sanıyorduk.
Ama bu vatan neresiydi? Milleti Osmaniye kimdi? Dindaşlarımız kimlerdi?
Bırakın diğer cepheleri, Makedonya'da, Rumeli'de çarpıştıklarımız, düşmanlarımız kimlerdi?
Ordu, Makedonya'da milleti Osmaniye'nin bir parçasıyla savaşmıyor muydu? Bulgar, Sırp, Rum bizim milletimiz miydi? Arnavutlar bizim dindaşımız değil miydi?
Onlar bizi, bizim gördüğümüz gibi görmüyordu.
"Vatanı Osmanî", "milleti Osmaniye" hatta "din birliği" kavramlarında bir yanlışlık yok muydu?
Arap Araplığını, Yunan Rumluğunu, Yahudi Musevîliğini, Bulgar Bulgarlığını korumuştu. Biz kendi benliğimizden uzaklaştırılmıştık.
Kafamızın karışıklığı hepimizi korkutuyordu.
Makedonya dağlarında kimliğimizi arıyorduk...