Gönderen Konu: Osmanlı Dengesini Sarsan Darbeler(Yazı Dizisi)  (Okunma sayısı 1795 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı KIZILORDU

  • Yeni Çeri
  • *
  • İleti: 387
  • Ceterum censeo carthaginem esse delendam!
    • Profili Görüntüle
Osmanlı Dengesini Sarsan Darbeler(Yazı Dizisi)
« : 31 Ocak 2015, 18:10:58 »
Osmanlı Dengesini
Sarsan Darbeler

1550 yıllarına doğru dünyada ve Avrupa'da oluşmaya başlayan tarihsel koşullar, özellikle bazı ülkelerin görülmemiş bir sıçrama yaparak bütün bir Doğu medeniyetini tehdit etmesine; Amerika'ya, Afrika'ya ve yeni topraklara yayılmasına yol açmıştı. Batıdaki oluşum şöyle özetlenebilir: 15. yüzyıldan itibaren yer yer büyümeye başlayan sermaye ve zorladığı teknik gelişmeler, başka etkenlerle birleşince, derebeylik düzeninin temelleri sarsılmış, kilisenin baskısı hafiflemiş, toplumlar bu tutucu güçlerin etkisinden kurtuldukları oranda ilerlemeye başlamışlardı.

-I-
AVRUPA HÜCUMA HAZIRLANIYOR
Avrupa'daki bu gelişmeyle beraber şehirleşme hareketi de hızlanmıştır. Şehirlerde biriken servet 'iş vermek' gücüne ve olanağına kavuşunca serfleri (yarı hür köylüleri) sürekli şekilde tarım kesiminden çekmiş, onların hukukî özgürlüğünü sağlamış, dolayısıyla, kurmakta olduğu sanayi için gereken bol ve ucuz işgücüne kavuşmuştur. Zanaatlardaki ilerleme, uzmanlaşma, yapı tekniğinin ve su değirmeninin yaygınlaşması feodal düzenin kısıtladığı ekonomik faaliyetlerin kasabalarda gelişmesini sağlamakta, servet birikmekte, şehirler zanaat ve ticaret yığınakları olarak hızla büyümektedir.
(aç/kapa)
 

Çevrimdışı KIZILORDU

  • Yeni Çeri
  • *
  • İleti: 387
  • Ceterum censeo carthaginem esse delendam!
    • Profili Görüntüle
Ynt: Osmanlı Dengesini Sarsan Darbeler(Yazı Dizisi)
« Yanıtla #1 : 02 Şubat 2015, 15:11:11 »
1. YENİ DÜZENİN
OLUŞMASI


Lodi Barışı'ndan sonra (1454) İtalyan liginin kurulmasıyla (1455) bu ülkenin birliği iyi-kötü sağlanmıştır. İberik yarımadasında birlik Ferdinand D'Aragon ile Isabelle de Castille'in evlenmeleriyle gerçekleşmiş, bu güçlü çiftin hükümdarlığında ülke denizaşırı topraklara yayılmıştır. İngiltere'de Henri Tudor'un başa geçmesi siyasal çatışmalara son vererek Gal sorununu çözümlemiş, büyük toprakları derebeylerin yönetiminden kurtarmış, 'Birlik anlaşmasının' (Act of unıon) ortamını hazırlamıştır. Fransa aynı yöndeki bir gelişimin içindedir ve 16. yüzyıla doğru kral egemenliğinin dışında sayılabilecek yalnızca, Bourbon, Orleans ve Angouleme bölgeleri kalmıştır. Merkez otoritesi, güçlendiği oranda kiliseye karşı tutumunu değiştirmiş, onun vesayetinden sıyrılmıştır. 1500 yıllarına doğru Krallar, Papalıkla kendi ülkelerindeki ruhban zümresi arasında bir kademe meydana getirmeyi başarmışlar; topraklarındaki din adamlarını atama, denetleme yetkilerini vb. ele geçirmişlerdir. Monarşi, koruyucu kanadının altına aldığı şehirlerdeki 'burjuva' sınıfının desteğiyle otoritesini hızla yaymıştır: Burjuvazi ve krallık, biri ekonomik gelişimi öteki otoritesi açısından ortak düşman durumundaki feodaliteye karşı genellikle birleşmiş, Avrupa'yı yeni bir dönemin eşiğine getirmiştir. Temelinde sınıfsal ve ekonomik faktörler bulunan bir siyasal oluşumun paralelindeki bir teknik ilerleme, bütün Avrupa'da göze çarpmaktadır. Özellikle sınai üretimin kaynağı durumundaki yeraltı madenlerinin işletilmesinde büyük bir gelişme vardır. 16. yüzyıla doğru kazma, kurutma ve havalandırma teknikleri gelişmekte; Saksonya, Bohemya ve Macaristan'daki madenlerin 600 ayak derinliğe inilerek işletilmesi mümkün olmaktadır. On ayak yükseklikte yapılan fırınlar eski dökümhanelerin kapasitesini üç katına çıkarmış, Orta Avrupa'nın maden üretimi 1460-1530 yılları arasında beş kat artmıştır. Bu gelişme özellikle gümüş, demir ve kömürü kapsamakta, hem sanayinin kurulmasına hem de güçlü silahların yapımına yaramaktadır.>>(110)

Sermaye birikiminin hızlandığı oranda yeni ihtiyaçlar da belirmektedir. Ticaret, hızlanan üretim temposuna uygun ileri bir biçim kazanmaktadır. Üretimdeki artışın yarattığı 'satmak zorunluğu' kredi mektuplarının kullanılmasını, servetlerin birleşip şirketlerin kurulmasını kolaylaştırmış, üretim tekniğini zorlamış, yeni buluşlara yol açmıştır. Bütün sosyal, ekonomik ve siyasal koşullar artık kaynakların, yeni imkânların peşindedir. Bu ortam denizaşırı ülkelerin keşfine, sömürgeciliğe ve zenginleşmeye yol açacak, <<"Batı medeniyeti, Kristof Kolomb'la beraber, dünyanın fethine doğru hareket edecektir...>>(111)

2. ALTIN BOLLUĞU
VE ETKİLERİ


Altın hırsının kamçıladığı keşiflerin ve sömürgelerin ilk sonucu, Avrupa'da görülmemiş çapta bir sermayenin birikmesi olacaktır. Batı tarafından ismi <<Barbar>>a çıkarılan Osmanlıların hiç beceremedikleri bir talan ve vahşet, Türklerin üç yüzyılda sağlayamadığı zenginliği 30 yılda Avrupa'ya getirecektir. Güney Amerika medeniyetlerinin yüzyıllar boyunca biriktirmiş oldukları hazineler Avrupalının silah gücüyle eski dünyaya taşınacaktır. Afrika sahillerinden yüz binlerce esir yeni topraklara gönderilmekte, bu ticaret astronomik kârlara yol açmaktadır. XVI. yüzyılda 900.000 Afrikalı köle, esir tacirleri tarafından Amerika'ya götürülmüştür. Satış yerine ulaşan her köleye karşılık 5 Zenci ya Afrika'da öldürülmüş, ya da yolda ölmüştür. Daha sonraki yıllarda hızlanan bu ticaret Afrika'yı 60 milyon insandan yoksun bırakmıştır.>>(112)

Sömürge hareketinin sonucunda değerli madenler Avrupa'ya adeta akmaktadır. Prof. Barkan'ın bu konuda verdiği rakamlar, 1521-1560 yıllarında İspanya'ya resmen 18.000 ton gümüş ve 200 ton altın ithal edildiğini göstermektedir ki, gerçek miktarın bunun iki katı olduğu sanılmaktadır. "Meksika'da, Peru'da elde edilen harp ganimetleri ve soygunlar arasında bir defasında 1.300.000 ounce altını ele geçirdikleri olduğu gibi, normal insan büyüklüğünde altından yapılmış heykeller, yemek takımları, çiçek, hayvan, kuş heykelleri de ilk devirlerin ganimetleri arasında bulunmakta idi.>> Bu dönemde Avrupa'nın altın stokundaki artış (1500-1550) 57 kat olarak hesaplanmaktadır. Yılmaz Öztuna'nın Batı kaynaklarına dayanarak belirttiğine göre, Ferdinand döneminde (1459-1516) İspanya'nın geliri tam 32 kat artmıştır. Prof. Mousnier, yeni dünya ile eski dünya arasındaki trafiğin 16. yüzyılın içinde 20 kat fazlalaştığına işaret etmektedir. Avrupa'ya akan değerli madenler öteki etkenlerle birleşince büyük bir ekonomik canlılığa, enflasyona ve pahalılığa yol açmıştır. Oluşan kapitalizmin ihtiyaçları hızla artmakta, Batı tüccarı bu hammaddeye çok yüksek fiyat verebilmektedir. Osmanlı hammaddelerine yüksek fiyatla talip olan bu Avrupalı tüccarın meydana çıkması ve Hindistan'a giden deniz yolunun keşfi (1498), Batıdaki gelişmenin Osmanlı düzeninde yansıyan ilk darbeleri olacaktır.

AVRUPA'DAKİ DEĞİŞİMİN
OSMANLILARA ETKİSİ


Batıyla Doğu arasındaki köprü olmanın avantajını yüzyıllardan beri kullanan Anadolu, Afrika'nın güneyinden dolaşarak Hindistan'a ulaşan denizyollarının keşfedilmesiyle (1498) bu önceliğini kaybetmektedir.

1. ALTIN YUMURTLAYAN
TAVUK ÖLÜYOR


Denizyollarının birden önem kazanmasında gemi yapımı tekniğindeki gelişmenin büyük etkisi olmuştur. Modern araçlar denizyolunun hem güvenliğini hem de hızını artırmıştır. Ancak bu gelişim, Anadolu'daki transit yollarının tarihî görevine son vermekte, onları kaçınılmaz bir şekilde durgunluğa mahkûm etmektedir. Oysa, Baharat ve İpek yolları, daha önce görüldüğü gibi, Osmanlı ülkesi için bir can damarı niteliğindedir. Kervanların taşıdığı mallardan alınan çeşitli harç ve resimler uzun süre devlet gelirinin önemli bölümünü meydana getirmiştir. Transit yolları boyunca kervanların neden olduğu bir ticaretle, kervanların ihtiyacını karşılayan zanaatlar gelişmiş; çok sayıda han ve kervansaray yapılmıştır. Bu yollar binlerce kişiye iş sağlamış, çok önemli bir ekonomik canlılığın nedeni olmuştur. Denizyollarının keşfedilip tarihî karayollarının gözden düşmesiyle, Osmanlılar için çok değerli bir kaynak yavaş yavaş kurumaktadır. Anadolu, artık Doğu-Batı ticaretinin başlıca geçit yeri olmak önceliğini kaybetmiştir. Yol boyunca kurulmuş kervansaraylar ve hanlar birer birer kapılarını kapamaktadır. Kervanların ihtiyacını karşılayan uzmanlaşmış köylerde şimdi işsizlik baş göstermekte, o eski canlılık tarihe karışmaktadır. Anadolu topraklarındaki transit yollarının değerden düşmesi, Osmanlı dengesini sarsan ilk darbeyi meydana getirmiştir. Devlet büyük bir gelir ve hareket kaynağından yoksun kalmış; yollarınçevresinde oluşan yeni işsiz yığınları, zaten patlama durumundaki nüfus artışını bir kat daha tehlikeli kılmıştır.

2. PAHALILIK, KAÇAKÇILIK
VE DIŞ TİCARET


Ekonomik canlılığın sonucunda Avrupa'nın hammadde ihtiyaçları çok büyümüş, enflasyonun da etkisiyle fiyatlar yükselmiştir. Bu gelişmeden ötürü, Osmanlı ülkesi Batı için çok elverişli bir hammadde kaynağı oluvermektedir. Batı, artan ihtiyacını bu yakın kaynaktan karşılayabilecektir. Ayrıca, ödeyeceği fiyat kendi ölçüleriyle düşük olmasına rağmen, değerli maden darlığındaki Osmanlılara çok yüksek gözükecek, dolayısıyla, istenen maddeler kolayca Batıya akacaktır. Ancak bu gelişme, Osmanlılarda hammaddelerin pahalılaşmasına, darlığa, zanaatların duraklamasına yol açmaktadır. Aynı durumun daha tehlikeli bir benzeri hububat ve hayvancılıkta belirmektedir. Batı tüccarı Osmanlı sistemini altüst eden fiyatlar vererek bu maddeleri alıp memleketine göndermektedir. Devletin bütün yasaklamalarına rağmen bu akışın düzenini ve sürekliliğini kaçakçılar kolayca sağlamaktadır. Çok zengin Avrupa alıcısının piyasaya girmesi, Osmanlılarda zaten var olan para ve kaçakçılık sorunlarıyla birleşince, memlekette görülmemiş bir pahalılık, hammadde darlığı ve yiyecek sıkıntısı başlamaktadır.

Fiyatlar artıyor — 1450-1550 döneminde şaşılacak derecede istikrar gösteren fiyatlar, dış talebin arttığı 1550'den sonra, narha ve değişmezliğe dayanan Osmanlı ekonomisinin çerçevesinde korkunç sayılabilecek bir tempoyla yükselmektedir: Prof. Akdağ'ın devrin kayıtlarından çıkardığı rakamlara göre, <<buğdayın kilesi 1450 yıllarında 2-3, 1550'de 3, 1585'te 20-40 akçedir. Koyun 1450-1550 yıllarında 20-30 akçeyken 1595'te 70-80'e çıkmıştır. 1450-1550 yılları arasında fiyatı aynı kalan mallardan demir 1550'yi izleyen 35 yılda 3 akçeden 15'e, bakır 7'den 35'e, pamuklu bez 2'den 6'ya, sade yağ 4'ten 20'ye, bal 2 akçeden 19 akçeye yükselmiştir.>> Anadolu'yu kaplayan bu pahalılık dalgası ilerki büyük karışıklıkların da ortamını hazırlamaktadır.

Hammadde darlığı ve dış ticaret —
Zanaatların hammaddesi olmaları gerekçesiyle dışa satımı yasaklanan mallar da Avrupalı alıcının verdiği yüksek değer karşısında Batıya kaçırılmaktadır. Buğdayın, gıda maddelerinin ve canlı hayvanın yanı sıra deri, yün, balmumu, pamuk, ipek, kereste, bakır, zift sürekli olarak yurtdışına giden, dış talep çokluğundan fiyatı yükselen maddelerdir. Türkiye'de esnaf, işleyecek hammaddeyi yeterince bulamamakta, bulsa bile yüksek fiyatından ötürü almamaktadır. Bu durum, esnafın sürekli şikâyetlerine yol açmaktadır. Hükümet, darlığı önlemek amacıylaŞikâyetlerin sürekliliği üzerine dışa satımı yasaklanan maddelerin listesi genişletilmiştir: Hububat, barut, silahın yanı sıra at, koyun, pamuk ve ipliği, kurşun, balmumu, sahtiyan, donyağı, koyun derisi, zift, kereste, meşin de bu 'memnu maddelere' eklenmiştir. Ancak, kaçakçılığın kolayca yapılabilmesi alınan önlemleri yetersiz kılmaktadır. Bu dönemde esnafın çektiği sıkıntıyı, hammadde darlığından ötürü üretimin azalmasını ve şikâyetleri gösteren çok sayıda örnek vardır: <<"1567'de hükümet, Ege dokumacılarına 150 bin kadar yelken bezi sipariş ettiği zaman, ipliklerin Avrupalı tüccara satılması yüzünden, esnaf, bu kadar bezi veremeyeceklerini bildirmekte gecikmemiştir.>>(113)

Büyük şehirlerdeki dokumacılar, hammadde sıkıntısının yanı sıra değişmeyen narhtan da şikâyetçidir. Maliyetin artmasına rağmen satış fiyatını ve kalite gereğini sabit tutan katı bir fiyat politikası, kaçak mal yapımı ve satışını teşvik etmiştir. Hammadde darlığı doğu bölgelerinde madenle ilgili olarak baş göstermişti. "Meselâ, 1568 sıralarında dört-beş yüz İranlı tacir Kastamonu'daki Küre bakır madenlerinden 'ziyade paha ile' çok miktarda bakır alıp gitmişler ve bunun üzerine, yerli bakırcılar bakır bulamaz olmuşlardı. Bu vaziyet karşısında hükümet, bakırın kaçırılmasına iyice mani olmak için, yerli bakırcıları bulundukları bölgenin kadılarından ihtiyaçları kadar bakır verilmek üzere vesika (mühürlü temersük) almaya mecbur etti. Kastamonu Sancakbeyine ve Küre Kadısına da, bundan sonra bakır verilmesine dair vesika getirmeyen kazancılara, yani bakırcılara, bakır verilmemesi emrini bildirdi<<(114)

Ticaret — Avrupa'nın zenginleşmesi sonucunda Türk zanaatının baltalanması, dışa yönelen hammaddelerin yanı sıra ticaretin biçim değiştirmesinden de ileri gelmektedir. Kaçan malların karşılığı her zaman para olarak değil, Osmanlıların kendi piyasasında Osmanlı üretimiyle rekabete girecek yapılmış eşya olarak da alınmakta, bu durum yerli malların sürümünü azaltmaktadır. Prof. Barkan, ticaretin bu niteliğini şöyle naklediyor: "Gerçekten bu devirde dış ticaretimizin mahiyeti bir hayli değişmiştir. O zamana kadar yalnız mahdut bir zümrenin lüks ihtiyaçlarına cevap veren, hacmi ve mahiyeti itibariyle de yerli sanayie rakip olacak bir ehemmiyet arz etmeyen mamul eşya ithalatı, bu defa müstemleke ticareti ile kapitalist metotlarla büyük çapta organize edilmiş olmanın temin ettiği yeni teknik ve ticarî terakkilerle tehlikeli bir rakip haline gelmişti. Yeni şekilleriyle ithal malları, geniş halk kitlelerinin ihtiyacına cevap verecek (harc-ı âlem) ucuz, göz alıcı yeni moda kumaşlarla Avrupa'da yine bu devirde büyük terakkiler kaydetmiş olan madenî eşya gibi, gün geçtikçe daha fazla ihtiyacımız olacak şeyler idi. Aynı suretle, yeni ticari münasebetler muvazenesinde eskiden belli başlı ihraç metalarımız arasında bulunan sof kumaşlar; kadife, ipekliler, halı, şap, boya, bakır kabı ve deri eşyanın sürümleri de gittikçe daralmakta idi. Eskiden sattıkları bazı lüks eşya ve maddelere mukabil bizden pahada ağır kıymetli kumaşlar satın alan Avrupalılar bu defa bizden yalnız ucuz fiyatla hammadde topluyorlar ve bu hammaddeyi istihsal metotlarının, ticarî organizasyonlarının ve nakliyat servislerinin üstünlüğü sayesinde tekrar bize satarak, Türk yerli sanayii zararına iş hacimlerini ve ticarî kârlarını hergün daha fazla attırıyorlardı. Gerçekten, eskiden Bursa'dan kadife ve ipekli kumaş satın alan Avrupalılar bu defa ipek ipliği almakla yetiniyorlardı. Bir müddet sonra ise yalnız ipek almaya başlayacaklar ve hatta daha hesaplı buldukları yerlerde ipekböceğini de kendileri besleyecek şekilde tertip alacaklardır.

Aynı şekilde, eskiden Ankara'dan satın alınan sof kumaşlar yerine şimdi sof ipliği alarak dış pazarlarda bizim soflarımızla rekabet eden kumaşlar dokumaya çalışıyorlardı. Müstemleke ticaretinin garibelerinden biri olarak,
mamullerini hammaddesini satın aldıkları memleketlerde satmak yolunu da yakında bulacaklardır. Milletlerarası ticarî münasebetlerde bu istikametlerde vukua gelen inkişafların, bu-har-makinesinin üstün bir enerji kaynağı olarak sanayide tatbik edilmesi ile başlayan meşhur Sanayi İnkılabı devrinden çok evvel, Türkiye yerli sanatları (böyle bir ticarî ve sınaî inkılaplar devrinin Avrupalı milletlere temin ettiği üstünlüklerin tesiri altında) gerilemeye ve soysuzlaşmaya mecbur kalmıştır. >>(115) Bir yandan hammadde darlığı, öte yandan resmen ya da kaçak olarak Türkiye'ye gelen Avrupa malları, parası birdenbire çoğalan Batının, Osmanlı dengesini sarsan güçlü darbeleri olmuştur.

Hububat kaçakçılığı — Şehirleşmeye başlayan Batıda tarımsal tüketimi dışarıdan sağlamak zorunluluğunun doğması ve Avrupa tüccarının çok yüksek fiyat verebilmesi, 1550 yıllarından sonra Anadolu'da görülmemiş bir hububat ve hayvan kaçakçılığına; kıtlığa ve pahalılığa yol açmıştır. Kısa bir süre içinde buğday fiyatları Orta Anadolu'da 8-10 kat yükselmiştir.
Bu dönemde kaçakçılık açıkça yapılmaktadır: Zamanın belgelerinden anlaşıldığına göre, Keşan'da zahireleri konvoy halinde sahillere götürüp kaçakçı gemilerine yükletenler arasında resmî memurlar bile vardır. Bursa'da buğdayı pahalıya toplayan madrabazlar bunu Mudanya'da depo edip yabancı tüccara satmaktadır. Ordu için toplanan koyunların izi yolda kaybettirilmekte, sürüler, sorumluları tarafından sahildeki kaçakçılara teslim edilmektedir. 'Bütün Rumeli ve Anadolu sahillerindeki limanlardan Avrupa gemilerine kaçak hububat yüklenmesi devam etmekte iken', 1564 yıllarında büyük bir kıtlık başlamıştır. Çeşme'den yollanan bir arzda halkın büyük çoğunluğunun 'ot otladığı' belirtilmektedir. Bu kıtlık, şiddetini artırarak yüzyılın sonlarına kadar devam edecek, 1595'te başlayan büyük isyanların eşiğine, Anadolu adım adım yaklaşacaktı. Batının geçirdiği evrim ve yaptığı talan sonucunda birdenbire altına kavuşması, fiyatların Avrupa'da baş döndürücü hızla artması, gelişen Batı ekonomisinin çoğalan ihtiyaçları ve yeni denizyollarına kavuşan Batı tüccarının geleneksel karayollarına itibar etmemesi, dıştan gelen darbeler şeklinde Osmanlı düzenine yönelmiştir.

Oysa bu denge, hassas noktaları hayli tehlike gösteren bir yapıya dayanmaktadır. Para sistemi sağlıklı değildir; kaçakçılığa karşı güçsüzdür; devletin görevlerine göz dikmiş, gereğinde Batı tüccarıyla işbirliği yapabilecek çapta bir servet birikmektedir; toprak ve yönetim düzenini sarsabilecek tehlikeler mevcuttur. Osmanlı yönetimi, hem yeni durumlara ayak uyduracak esneklikten yoksundur; hem de yanlış çözümlere gidecek kadar kendi temel dayanaklarının öneminden habersizdir. Bütün bunların yanı sıra, devleti temsil eden yüksek memur ve askerlerin bireyci ekonomik güçlere dönüşmelerine imkân tanıyan uygulama örnekleri de vardır. Batıdan gelen darbelerin hassas noktalardaki hedeflere ulaşmaları, Osmanlı dengesini sarsmıştır. Ancak işin asıl önemli yanı, devletin darbelere karşı korunmak için kendi temellerini yıkmaya yönelmesi ve böylece, yavaş yavaş geri kalması olmuştur.

Kaynak: Türkiye'de geri kalmışlığın tarihi, İsmail Cem
110 - E. Perroy, Histoire generale des civilisations, III. cilt, s. 562
111 - E. Perroy, a.g.e. s. 579
112 - William Du Bois'yi zikreden: D. Avcıoğlu, a.g.e. s. 26
113 - M. Akdağ, Celâli isyanları, a.g.e. s.14
114 - M. Akdağ, a.g.e. s. 16
115 - Ö. L. Barkan, a.g.e. (İktisadi Buhranları) s. 24

(aç/kapa)
 

Çevrimdışı Annibal

Ynt: Osmanlı Dengesini Sarsan Darbeler(Yazı Dizisi)
« Yanıtla #2 : 02 Şubat 2015, 16:26:31 »
Güzel yazı. Osmanlı Türkleri katletti diye Celali isyanlarını gösterenlere cevap olsun.
"Bir yerde küçük insanların gölgeleri büyüyorsa, orada güneş batıyor demektir"
 

Çevrimdışı ßozkurt

  • Yeni Çeri
  • *
  • İleti: 293
  • Tanrı Türk'ü Korusun !
    • Profili Görüntüle
Ynt: Osmanlı Dengesini Sarsan Darbeler(Yazı Dizisi)
« Yanıtla #3 : 02 Şubat 2015, 17:36:52 »
Güzel yazı. Osmanlı Türkleri katletti diye Celali isyanlarını gösterenlere cevap olsun.
Eyvallah.
TÜRK'ÜN ATASI MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'TÜR !
 

Çevrimdışı KIZILORDU

  • Yeni Çeri
  • *
  • İleti: 387
  • Ceterum censeo carthaginem esse delendam!
    • Profili Görüntüle
Ynt: Osmanlı Dengesini Sarsan Darbeler(Yazı Dizisi)
« Yanıtla #4 : 03 Şubat 2015, 17:24:36 »
TOPRAK MÜLKİYETİ
REJİMİNİN BOZULMASI


Çağın büyük üretim aracı olan toprağın devlet mülkiyetinde bulunmasını Osmanlı düzeninin temel taşı şeklinde nitelemiş; bu mülkiyet rejimi ile gelişmiş kurumların arasındaki ilişkiyi çeşitli alanlarda ortaya koymuştuk. Osmanlı toplumunun ileri durumundan geri kalması işte bu temel taşının yerinden oynatılmasıyla başlar. Toprak mülkiyeti rejiminin amaç ve şekil değiştirmesi sonucunda önce devlet görevlerini yerine getiremez olur, sonra kurumlar bozulmaya yüz tutar, giderek bütün sosyal yapı yıkılır; geri kalmışlık durumu oluşur. Çünkü devleti, kurumları ve toplumu biçimlendiren bu mülkiyet düzeni olmuş, mülkiyet düzeni bozulunca ona bağlı kurumlar teker teker çökmüşlerdir.
Osmanlı toplum düzeni 1550 yıllarına kadar çok tutarlı, dengeli bir nitelik taşımaktadır. Bu denge yüksek, ileri bir düzeyde kurulmuştur. Toplum çağın öncü uygarlığı durumundadır. Kaynaklarla nüfusun, ihtiyaçların, tekniğin uyumu toprak ve mülkiyet düzeniyle, esnaf kuruluşlarıyla memuraskerlerin aracılığıyla, devletin niteliği ve görevleriyle sağlanmıştır. Ekonomik düzen bir yandan devleti, görevlerini ve kurumlarını öte yandan insanı ve dünya görüşünü dengelemiştir. Bu düzenli Osmanlı toplumu, hassas noktalara sahiptir. Nitekim Batının ticari bir üstünlük elde
etmesi sonucunda Osmanlı düzeni sarsılmıştır ve düzen yeni durumlara kendini uyduracak esneklikten yoksundur. Bu sarsıntının içinde devlet kendini koruyamayacak, bir yandan beliren yeni güçler, öte yandan alınan yanlış önlemler toplumu geri kalmışlığa yöneltecektir.

Osmanlıların geri kalmasına yol açan olayları ve etkenleri zaman içinde kesinlikle sıralamanın imkânı yoktur. Çünkü, ilk olgunun yol açtığı gelişmeler giderek başlangıçtaki olguyu etkileyip onu güçlendirmekte, güçlenen olgu bu kez yeni gelişmelere yol açmakta ve başı ile sonu artık belli olmayan bir etki-tepki durumu meydana çıkmaktadır. Örneğin, toprak mülkiyetinin amaç değiştirmesi yeni zenginlerin oluşumuna yol açarken bu zenginler mülkiyetteki değişimi hızlandıracaktır. Aynı şekilde Celâli isyanları Osmanlı toplumundaki bozulmanın hem önemli nedeni, hem de sonucu olacaktır.>>(116) Kesinlikle bir olay ötekinin tek ve önemli nedenidir denilemez, ama geri kalmışlığın oluşumunu açıklamaya Toprak Mülkiyeti Rejimi'nin bozulmasıyla başlamak, olayların tarihteki sıralanması ve sebep-sonuç ilişkileri açısından doğru gözükmektedir. Ayrıca, Osmanlı düzeninin temel unsuru toprak mülkiyeti rejimi olduğundan, toprak sorunundan hareket etmek bu bakımdan da doğru düşmektedir.

DEVLETİN PARA
İHTİYACI


Osmanlı devleti 1550 yıllarında görülmemiş bir mali sıkıntının içindedir. Yüzyıl sonunda en dar noktasına ulaşan bu durum 1660 yıllarına kadar devam edecek, o dönemde geçici bir düzelmeye kavuştuktan sonra tekrar kötüleyerek imparatorluğun iflasına dek sürecektir. Devletin malî darlığını yaratan bazı nedenleri daha önce görmüştük:
Ticaret yollarının önem kaybetmeleri, hububat ve hammadde kaçakçılığı gibi. Bunların yanı sıra, fethedilmiş toprakların yeni masraf kapısı yaratmaları, pahalılığın ve akçedeki değer kaybının 1550'den sonra çok artması, hububat darlığının ordunun iaşesini çok pahalı kılması, Yeniçerilerin hızla yükselen maaşları ve beliren lüks eğilimleri, devleti çok güç durumda bırakmakta, bütçe sürekli açık vermektedir. Darlık 1600 yıllarına doğru öyle bir biçim almıştır ki, düşük değerli akçeler yer yer ayaklanmalara yol açmış, maaşlar ödenememiştir. İlerde, kendisinden para isteyen Serdarın talebine karşılık koskoca Osmanlı Sultanına <<**tez elden üç dört bin kese akçe istemişsiniz; mevcut olsa alimallah kendi harçlığımı gönderir idim.>> dedirtecek kadar tehlikeli bir durumdur bu.

Darlığın yoğunlaşması süresince devletin yaptığı değerlendirmeler ekonomiyi büsbütün çıkmaza sürüklemiş, sonunda devlet mali hayatın kontrolünü elinden tamamen kaçırmıştır. Ticaret yollarının geliri yıldan yıla azalırken, devlete sağladığı maddî kazanç hayli tartışma götüren fethedilmiş toprak, 16. yüzyılın sonlarında büyük birer masraf kapısına dönüşmektedir. Osmanlı İmparatorluğunun fetihlerinden elde ettiği gelir zaten, çoklukla, alınan şehirlerin onarımına,
bölgelerin tarımsal yatırımlarına ve kamu hizmetlerine harcanmıştır. 16. yüzyıl Avrupa'sının gerçekleştirdiği bir dış sömürü gelirini Osmanlıların yalnızca devletin vilâyetleri niteliğindeki Suriye ve Mısır'dan sağladıklarını, onun dışında büyük bir ekonomik sömürüden pek söz edilemeyeceğini belirtmek, mübalâğalı olmaz. Mısır ve Suriye'nin geniş ekonomik ve ticarî faaliyetleri sonucunda Osmanlı hazinesine sağladığı gelir, toplam hazine gelirinin yaklaşık üçte biri olarak 16. yüzyıl başlarında hesap edilmektedir. Ancak bu gelir, sömürge niteliğinden çok devletin öteki vilayetleriyle eşit statüde olan iki vilayetin devlet hazinesine olağan katkısı görünümündedir. Batı sömürgeciliğinin
hem nitelik, hem kazanç olarak benzerini Osmanlılarda bulabilmek zordur. Durum böyleyken, Batının güçlenmesi ve ateşli silahların yaygınlaşması oranında Osmanlılar sınır bölgelerine para harcamak, koruganları sıklaştırmak, yeni ve sağlam kaleler yapmak, askerin sayısını, dolayısıyla masrafın hacmini artırmak zorundadırlar. Prof. Barkan'ın belirttiğine göre, daha önce Macaristan'la Avusturya'dan alınmış bölgelerin geliri de, merkezî devlet bütçesine katılmak şöyle dursun, (16.yüzyılın ikinci yarısında) <<İstanbul'dan yapılması lazım gelen diğer külliyetli yardımların da ilavesiyle daima mahallinde sarf edilmektedir.>>

Aynı şekilde, İran'dan zapt edilmiş toprakların korunması da devletin sırtına yeni bir masraf yüklemiştir. Bu topraklar yalnızca kendi gelirlerini yutmakla kalmamaktadır; eskiden devlet, Diyarbakır, Erzurum, Halep gibi komşu vilayetlerden sağladığı geliri merkez bütçesine katarken, şimdi aynı geliri fethedilen bu Iran topraklarında harcamak zoruna düşmüştür. Devletin sınır bölgelerindeki masrafları artarken kaçakçılığın ve sürekli enflasyonun yol açtığı darlık sonucunda fiyatlar da hızla yükselmektedir. Bu durum ordu ihtiyaçlarının karşılanmasında büyük bir tıkanıklık yaratmıştır. Devlet, Kanunî'nin son döneminden itibaren hububatı gerektiğinde piyasaya fiyatlarının altında ve
bazen zor kullanarak köylüden almakta, buna rağmen ordunun ihtiyaçlarını karşılayacak parayı bulamamaktadır. Devletin malî darlığa düşmesindeki başlıca nedenler arasında, paranın hızla değer kaybetmesi durumunun sürekliliği de vardır; 1491-1550 arasında yüz dirhem gümüşten 420 akçe kestirilirken; 1556'da 450; 1598'de 800; 1600'de 950; 1618'de 1.000 akçe kesilmeye başlanmıştı. Para değerinin 1584-1589 arasındaki düşüşünü tarihçiler genellikle % 50 olarak belirtmektedir. Aynı dönemi inceleyen Prof. Lütfi Güçer ise bu oranı 1585'te % 62, 1588'de % 23 olarak iki aşamada vermektedir.>>(117)

<<Tarihçi Yılmaz Öztuna enflasyonla maaşların ilişkisini inceleyerek, memur maaşlarının 1584 öncesindeki düzeyine günümüzde bile ulaşılmadığını belirtmektedir.>> Fiyatlar ise alabildiğine artmıştır. Bir kilo buğday 50-90 akçe arasında satılmakta, bir koyunun değeri 280, baltanınki 60 akçeye ulaşmaktadır.>>(118) Bu bilgilerden anlaşıldığına göre devlet 1550-1600 yıllarında büyük bir malî darlığın içindedir. Paranın değerini düşürmekte; başvurduğu tedavi usulleri durumu kurtarmamakta; fiyatların hızlı yükselişi devlete ve orduya gerekli malların sağlanmasını büsbütün zorlaştırmaktadır. Bu dönemdeki malî darlığın bir başka nedeni, genişlemeye başlayan Yeniçeri Ocağının gerektirdiği harcamalar olmuştur. Kâtip Çelebi'nin belirttiğine göre, <<merkez ordusuna ödenen maaş tutarı 1523 yılında 122 milyon akçeyken 1609'da 380 milyona yükselmişti.>> Maaşların yanı sıra siyasî baskı gücüne dönüşmeleri de Yeniçerilerin adeta para sızdırmalarına yol açmaktaydı. Tahta çıkan Padişahın Yeniçerilere dağıtmak zorunda kaldığı cülus bahşişinin tutarı, astronomikti:

III. Mehmet 1595'te padişah olurken tam 60.000 duka altın bahşişi vermişti...>>(119) Bu yıllarda Sultanın masrafları da bir çeşit zorunlu taviz niteliğindeki bahşişler gibi hızla artmaktaydı. Gelirlerle giderler arasındaki dengesizlik devlet bütçesini altüst etmişti. 1564'te gelir 1864 yük, gider 1896 yük, açık 32 yüktü. 1592'de, bu açık 666 yüke varıyor. 1597 yılında ise devlet hızla iflasa yönelmiştir: 3.000 yük gelire karşılık gider 9.000 yüke ulaşmaktadır.>>(120) Görüldüğü gibi, 1550 yıllarından sonra devletin kaynakları kurumaya yüz tutarken ihtiyaçları, aksine artmaktadır. Ticaret yollarının değerden düşmesi, fethedilen bölgelerin artık masraf kapısına dönüşmesi ve alabildiğine gelişen kaçakçılık devlet gelirlerini eksiltmektedir. Buna karşılık fiyatların hızla yükselmesi, para değerinin düşmesi, ordu gereklerini sağlamanın zorluğu, Yeniçeri maaşları, beliren lüks eğilimleri devleti her gün biraz daha sıkılaşan malî darlığa mahkûm etmektedir. 1597'de devletin gideri gelirinin üç katını bulmuştur; açığın saray ve Padişahın özel hazinesince karşılanmasına çalışılmaktadır. Devlet, bütün bu dönem süresinde yeni para kaynakları bulmak, yaratmak zorundadır, ama nasıl?

** I. Abdülhamid'in (1774-1785) sefer masrafı için orduya para isteyen Serdarına verdiği cevap. Zikreden İ. H. Uzunçarşılı, (Osmanlı Tarihi. Cilt: IV. 2. Kısım, sayfa 598).
116 - M. Akdağ, Celâli İsyanları, s. 50-58
117 - Lütfi Güçer XVI. ve XVII. Asırlarda Osmanlı İmparatorluğunda Hububat Meselesi, s. 36 (İstanbul 1964)
118 - M. Akdağ, Celâli İsyanları, s. 257
119 - Z. Karamursal, Osmanlı İmparatorluğunun Mali Tarihine Bir Bakış, s.
120 - İ. H. Uzuncarşılı, Osmanlı Tarihi, III. cilt, s. 334
 

Çevrimdışı Kestane

  • Yeni Çeri
  • *
  • İleti: 200
    • Profili Görüntüle
Ynt: Osmanlı Dengesini Sarsan Darbeler(Yazı Dizisi)
« Yanıtla #5 : 03 Şubat 2015, 18:07:22 »
Bende beğendim.
O kadar mesaj yazdık ileti kasılmıyormuş.Yeni bir konu açalım.
Noktalama hataları düzeltilmiştir.
 

Çevrimdışı KIZILORDU

  • Yeni Çeri
  • *
  • İleti: 387
  • Ceterum censeo carthaginem esse delendam!
    • Profili Görüntüle
Ynt: Osmanlı Dengesini Sarsan Darbeler(Yazı Dizisi)
« Yanıtla #6 : 06 Şubat 2015, 15:55:38 »
TOPRAK ZENGİNLERE
SUNULUYOR


Osmanlı devleti, günden güne ağırlaşan malî zorunlukları karşılamak, hazinedeki açığı örtmek için daha Kanunî'nin son döneminden başlayarak yeni bir kaynağa el attı:
Toprak
Gelirleri


Oluşan bu yeni durumu toprak mülkiyeti düzeninin saptırılması, amacının değiştirilmesi şeklinde tanımlayabiliriz: Devlet, memur-askere bırakmış olduğu toprak gelirinden artık kendisi yararlanmak istemektedir. Bunun için önce gelire ortak çıkmakta, giderek memur-askerleri saf dışı etmekte; belirli bir kirayı toprak geliri karşılığında devlete taahhüt eden işadamları''nı memur-askerlerin yerine koymaktadır. Oluşan bu yeni düzende, toprağın yöneticisi durumundaki mültezim, sağladığı vergi geliri ile önce devlete olan borcunu ödemekte, artanını kendisi almaktadır. Bu durumda devlet eskiden memur-askerlere bırakmış olduğu toprak gelirini şimdi kiralayarak önemli bir kaynağa sahip çıkmakta, müteahhit niteliğindeki mültezim zenginleşmektedir. Bunun karşılığında memur-asker ortadan kalkmakta; köylü ise yatırdığı paradan mümkün olan en çoğunu çıkarmak amacındaki mültezimin eline terk edilmektedir.

1. ÇARE: TOPRAK
GELİRİNİ SATMAK


Ekonomik bunalım içindeki devlet, darlığı hafifletmek amacıyla en kolay yola başvurmuştur. Memur-askerlere bırakılan toprak gelirine el koymak. Bu son derece basit bir çözüm gözükmekteydi. Çeşitli nedenlerle toprak gelirinin tasarrufu hakkını kaybeden ya da kaybettirilenlerin yerine, yeni memur-askerler atanmayacak; o gelir mültezimlere ihale edilecekti. Devlet, belirli bir parayı ödemek garantisini veren mültezimler sayesinde büyük bir malî olanağa kavuşacak, mültezim taahhüt ettiğinden fazlasını topraktan çıkarıp kendisi de kazanacaktı. Bu yeni durumun Timarlı Sipahilerin sonu anlamını taşıdığını devlet bilmekteydi ama, yol açacağı öteki gelişmeleri, şüphesiz, görememekteydi. Osmanlı yönetimini kendi yıkımına götürecek bu yola ağır ağır girilmesi çeşitli tarihsel nedenlerden, belirli koşulların aynı dönemde oluşmasından ileri geliyor. Devletin toprak düzenine el attığı sırada bu tercihi kolaylaştıran ekonomik bunalım hüküm sürmektedir. Devletin kimi görevlerini paylaşan bir iltizam uygulaması vardır (darphane mukataaları, gümrükler, vb.) Tefecilik ve ticaretten biriken servet, hele yüksek memurların elinde, yeni alanlara yönelmek için alesta beklemektedir. Bu nedenlerin yanı sıra, tarihçilerin tahminine göre, Timarlı Sipahi ordusunun değişen savaş koşullarına ayak uyduramayacağı; modern silahların gerektirdiği düzenli ve sürekli (profesyonel) bir ordunun zorunluluğu da tercihi kolaylaştırmıştır. Yani, Timarlı Sipahi ordusunun önemini artık kaybettiği düşünülmüş ve bu ordunun varoluş nedeni olan toprak düzenini değiştirmekte bir sakınca görülmemiştir. Devletin kendi kurmuş olduğu toprak mülkiyeti düzenini yıkması, mülkiyetin amaç değiştirmesi biçiminde gerçekleşmiştir. Mülkiyet, eskisi gibi, gene devlette kalmıştır. Toprağın tasarrufu da, aynı şekilde köylüdedir. Ancak eskiden köylü vergisini Timarlı Sipahiye ya da öteki dirlik sahibine öderken, şimdi onların yerini almaya başlayan mültezime ödemektedir. Mültezim, aldığı vergiden bir bölümüyle devlete karşı olan taahhüdünü yerine getirmekte, gerisi yanına kâr kalmaktadır. Ne var ki iltizama verilmiş toprağın mülkiyeti artık yalnızca kâğıt üzerinde devlet ait kalacak, özel mülkiyetin tüm kurulları ve sonuçları kısa sürede geçerlik kazanacaktır.

2. 'KRISTOF KOLOMB'UN
YUMURTASI'


Tarihçiler, geleneksel toprak düzeninin Kanunî'nin son döneminde bozulmaya başladığını belirtmektedir. (1550-1566). Bu dönem, Batıdan gelen darbelerin güçlendiği, ekonomik bunalımın yaygınlaştığı, kaçakçılığın artıp fiyatların fırladığı yılları kapsamaktadır. Bu tarihlerin önemli olayı, ifraz sorunudur. Prof. Akdağ'ın 'Timar rejimine indirilen ilk ve en mühim darbe' şeklinde tanımladığı 'ifraz meselesi' şöyle açıklanabilir. Kanunî'nin son yıllarında devlet, gelirini artırmak için Sipahi timarlarının defterde kayıtlı gelirden fazlasını sağladıklarını ispatlamak çabasına düşmüştü. Merkezden gönderilen ve <<zamanın muhaberelerinden>> anlaşıldığına göre <<mutlaka defterdekine nazaran fazla gelir bulmakla görevlendirilmiş taharri memurları>> bütün memlekete dağılıp timarları denetlemeye başlamışlardı.>>(121) Bu memurları, örneğin yılda 15.000 akçe gelir sağladığı defterde belirtilen bir toprak parçasına gidip ifraz yani gelir fazlası bulunduğunu, o toprağın aslında 20.000 akçe getirdiğini tespit ediyorlardı. Bu durumda toprağın dörtte biri timar sahibinin elinden alınıp gelirin defterde yazılana uyması sağlanıyordu. Memurlar, hükümetin talimatı gereğince keyfi davranarak hemen her yerde gelir fazlası bulup timarları küçültüyor; elde edilen yeni toprak parçalarını iltizama verilebilecek şekilde, padişah hasları olarak deftere geçiriyorlardı.

Devletin bu davranışı, keyfiliğinden ötürü, Timarlı Sipahileri güç bir durumda bırakmıştı. Fakat asıl önemlisi, bu işlem sonucunda devlet iltizama verebileceği büyük topraklara kavuşmuştu. Resmî defterlerden anlaşıldığına göre, 1566 yılında <<taharri memuru Bostan İspir, Bayburt ve Tercan kazalarında 1 milyon akçe ifraz bulmuş ve Hass-ı Hümayun'a katmıştı. Diyarbekir muharriri de pek çok ifraz bulmuştu. Muharrirlere itiraz dinlememeleri emrolunuyordu.>>(122) İfraz usulüne paralel olarak, gene Ranunî'nin son döneminde, özellikle Rüstem Paşanın vezirliği sırasında toprakların iltizama verilmesi başlamıştı. Devletin paraya ihtiyacı arttıkça bu kolay çareye daha sık başvuruluyor, nedensiz olarak timarları ellerinden alınan Sipahilerin, dolayısıyla mültezimlerin sayısı çoğalıyordu. Devlet, <<...vergi toplama sıfat ve yetkisini her gün daha büyük nispette mültezimlere satmaya mecbur olmuştu.>> <<O vakte kadar mahlûl oldukça istihkak erbabına tevcih edilmekte olan timar ve zeametler de mukataat-ı mirîye namile hazinece alıkonarak mültezimlere satılmaya ve sarraflara ilzam olunmaya başlandı. >>(123)

Osmanlı yöneticilerine bir çeşit Kristof Kolomb'un yumurtası gibi görünen bu yeni sistemin, işleyişi son derece basitti. Örneğin yılda 15.000 akçe geliri olan bir timarın Sipahisi sudan sebeplere görevden uzaklaştırılmaktaydı. Sonraları, İran seferi sırasında devletin planlı şekilde başvurup 20.000 Sipahinin timarını ellerinden almasına varacak bu tutum sayesinde, büyük toprak parçaları münhal kalmaktaydı. Devlet, toprakların boşaltılmasını bu şekilde sağladıktan sonra, onların vergi gelirini ihaleye çıkarmaktaydı. Birikmekte olduğunu gördüğümüz servetin sahipleri, ihalede taahhüt edecekleri bir para karşılığında bu belirli toprak parçasının yıllık vergisini toplamak hakkını satın alıyorlardı. Örneğin yıllık geliri 15.000 akçeyse, devlete 10.000 ödemeyi taahhüt edip her çareye başvurarak çoğalttıkları vergi gelirinin fazlasını kendi ceplerine koyuyorlardı. Bir anlamda, memur-askerlerin yerini almışlardı ama, topladıkları vergi karşılığında devlete hizmet etmiyor, yalnızca belirli 'bir' pay veriyorlardı.

3. ALTINA
HÜCUM


Devletin o döneme kadar tarım kesiminin dışında tutmaya çalıştığı iltizam usulünün birdenbire yaygınlaşması Osmanlı toprak düzeninde değişimlere yol açtı. Zengin devlet memurları, tacirler, sarraflar, para biriktirip faizcilik yapmak olanağına; askerler, küçük memurlar ve Yeniçeri ağaları, toprağa saldırdılar...

Türkiye'nin 1550-1600 yılları arasında içinde bulunduğu durum toprak düzenindeki bu köklü değişimin hızla gerçekleşmesine uygundur. Köylünün, bu dönemde çektiği malî darlık, günden güne artan hazine vergileri(*), akçenin timar sahiplerini perişan eden değer kaybı gibi nedenler zaten köylüyü çiftten çubuktan uzaklaşmaya; uzun süreli savaşların da eklenmesiyle bunalan Sipahiyi timarını terke zorlamaktadır. Devletin sefer gereklerini karşılamak için üst üste bindirdiği olağanüstü vergiler köylüde büyük bir para darlığı yaratmıştır. Durum, nereden bakılırsa bakılsın; elinde servet biriken, hatta para biriken kimseler için son derece elverişlidir. Dönemin belgelerinden anlaşıldığına göre, vergi ödemek zorundaki köylü borç bulmak için % 300'e kadar ulaşan faizler vermekte, borcuna karşılık ürününü, bahçesini, evini karşılık göstermektedir. Aynen günümüzde olduğu gibi, bazı açıkgözler ürün daha tarladayken onu darlık içindeki köylüden yok pahasına satın almaktadır. Zaptiyelerle tefeciler sık sık birlikte çalışmakta, devlet memuru vergiyi hemen toplamak için köylüye baskı yapıp onu zorlarken orada peydahlanan tefeciyi işaret ederek <<İşte sana borç verecek kişi, alıp vergini öde, yoksa...>> diyebilmektedir.

Bu koşullardan da yararlanarak iltizam usulü hızla yaygınlaşmıştı. Toprak mülkiyetinin amacının değişmesi şeklinde gelişen bu oluşum, ilerde görüleceği gibi, bütün bir düzeni altüst etmeye, halkı yoksulluğa, devleti yıkıma götürmeye yetmiş; mülkiyetin hukuken el değiştirip özel olmasına gerek kalmaksızın, yalnızca toprak gelirinin zenginlerine sunulmasıyla geleneksel düzen çökmüştür. Ancak şunu da belirtelim ki, mülkiyetin amaç değiştirmesi kaçınılmaz bir şekilde onu devletin sahipliğinden uzaklaştırıp özelleştirmiştir. Toprak rejimindeki gevşemeden yararlanan zenginler hukuk kurallarını zorlayarak, köylünün belirli bölgelerde <<toprak gereği olmadığına dair>> sahte belgeler düzenleterek bey çiftliklerini ve özel mülklerini genişletmişler; daha karışık durumlarda vergi toplamak yetkisinin kendilerine sağladığı nüfuzu ve zoru kullanarak mülkiyete fiilen el koymuşlardır. Bu konuda devlet, ister istemez onlara yardımcı olmuştur. Örneğin, 17. yüzyılda parasızlıktan bunalan devlet, bir sonraki yılın iltizam bedelini de peşin almak isteyince, mültezim olarak taliplerin azalması üzerine, yeni bir çare bulunmuştu: Topraklar, defterde belirtilen verginin çapına göre değerlendirilerek bulundukları vilayetin zenginlerine kayd-ı hayat şartıyla iltizama verilmiş, bu durumda hem vergi toplamak hakkı bir çeşit intifa hakkına dönüşmüş, hem de zengin ayan ve mütegallibe zümrelerinin, bey ve ağaların oluşması hızlandırılmıştı Ancak daha önce belirtildiği gibi, Osmanlı düzeninin yıkılması için toprak mülkiyetinin bu sonraki gelişimini beklemeye lüzum kalmamış, topraktaki vergi gelirinin memuraskerden alınıp zenginlere satılması, düzeni çökertmeye yetmiştir. Geleneksel toprak düzeninin değişmesi bütün Osmanlı kurumlarında bir soysuzlaşmaya yol açmıştır.

Ancak değişimin ilk belirtisi tarımsal üretimindeki azalma olacaktır. Bu ters gelişme kaçakçılıktan ötürü zaten var olan hububat darlığını artıracak ve 1600 yıllarında baş gösteren yaygın bir <<açlığın>> ortamını hazırlayacaktır.

4. TARIMSAL
ÜRETİM DÜŞÜYOR


Timarlı Sipahilerin ve öteki dirlik sahiplerinin başlıca görevlerinden biri toprağa iyi bakmak olmuştu. Üretimin sürekliliğini sağlamak, toprağın verimliliğini korumak gibi. Bu kimseler devlet memuru olmalarından ötürü hem devamlı şekilde destekleniyordu, hem de toprağa karşı tutumları bir memurun, bir koruyucunun tutumuydu. Bu memur-askerlerin yerini alan mültezimler ise, gayet doğal olarak, sinekten yağ çıkarmaya uğraştılar. Devlete ödedikleri paradan çok fazlasını aynî ve nakdî vergi şeklinde toplamak için sonraki yılların üretimini düşünmeksizin her yola başvurarak toprağı sömürdüler, toprağın veriminden kaybetmesine sebep oldular; özel teşebbüsün değişmez kuralı gereğince en kısa zamanda mümkün olan en hüyük kârı sağlamaya çalıştılar. Toprağın işletilmesinde meydana gelen bu değişimin yanı sıra, tarlaların mera haline getirilmesi de aynı dönemin bir başka özelliğidir. Bunun nedeni, kaçakçılıktan ötürü hayvancılığın hem daha kârlı, hem de daha kolay bir iş durumuna gelmiş olmasıdır. Mültezimler ve yeni toprak sahipleri koyun sürülerini hububattan çok kısa zamanda ve çok az masrafla sahillere gönderip kaçakçılara teslim edebilmekte, bundan büyük kazanç sağlamaktaydı. Hayvancılığın yaygınlaşmasında kârlılık etkeninin yanı sıra yeni toprak yöneticilerinin, ya da sahiplerinin kimliği de rol oynamıştı. Eskiden Timarlı Sipahiler dirliklerinin bulunduğu yerde oturmakla yükümlüyken, mültezimler çoklukla şehirli ve kasabalı olduklarından, topraklarını genellikle uzaktan yönetmekteydi. Bu yönetim biçimi ise sürekli denetim gerektiren hububat üretimine oranla hayvancılığa daha yatkındı. Mülkiyet düzenindeki değişiklik hayvancılığın kârlılığı ile birleşince büyük tarlalar yavaş yavaş mera haline getirildi. Tarihçilerin belirttiğine göre, köylerde geniş topraklara el koyan resmî nitelikte kişiler de sürülerle koyun beslemeyi âdet edinmişlerdi. Hububat kıtlığının temel nedenlerinden biri, işte bu mültezimlerin ve yeni toprak sahiplerinin hayvancılığı hububat üretimine tercih etmesi olmuştu. Geri kalmışlığın temel nedeni olan toprak mülkiyetinin amaç ve hiçim değiştirmesi konusunda buraya kadar izlenen gelişmeler şöyle sıralanabilir:

1) Osmanlılarda toprak mülkiyeti kaide olarak devlete aittir. Devlet, bu toprakların sağladığı vergi gelirini, görevleri karşılığında memur-askerlere bırakmıştır.
2) Geleneksel Osmanlı düzeni, çağın koşulları çerçevesindeki üstün durumuna rağmen bazı hassas noktaları bünyesinde barındırmaktadır: Düzenin temeline karşıt olan iltizam uygulaması, kaçakçılığın önlenememesi, esneklikten yoksun kanunlar gibi.
3) Batının geçirdiği köklü değişim ona teknik bir ilerleme sağlamış; biriken sermaye denizaşırı maceraları ve tekniği zorlamıştı. Bu gelişmenin sonucunda Avrupa'nın giriştiği dünya çapındaki talan, değerli madenlerin kıtaya akmasını sağlamıştı. Altın bolluğu ve büyüyen sanayinin ihtiyaçlarındaki artış, hammadde fiyatlarında çok hızlı bir yükselmeye neden olmuştu.
4) Deniz ticaretindeki ilerleme ve yeni denizyollarının keşfi Batıdan Osmanlı memleketine yönelen ilk darbe olmuş, bunun sonucunda Asya'yla Avrupa'yı bağlayan kara ticareti yolları önemden düşerek Osmanlıları büyük bir gelir kaynağından yoksun bırakmıştı.
5) Paralı Avrupa tüccarının ucuz hammadde kaynağı olarak Osmanlı toprağına yönelmesi ve çok yüksek fiyat verebilmesi geniş ölçüde kaçakçılığa yol açmış, görülmedik bir hububat ve hammadde darlığı Osmanlı ülkesini sarmıştı.
6) Bu darbeler, askeri harcamaların artması, gelir kaynaklarının kuruması, fethedilmiş yerlerin korunması gibi zorluklar içinde bunalan devletin büyük bir malî krizin içine düşmesine neden olmuştu. Artık devlet, ne yapıp edip para bulmak zorundadır.
7) Devletin bu durum karşısında yöneldiği kaynak, toprak geliri olmuş; geleneksel düzen bozularak toprak gelirinin memur askerlere bırakılması sisteminden vazgeçilmişti. Memur-askerler yerine, toprak gelirinin 'mültezimlere' ihale edilmesine başlanmıştı. Mültezimler, bu gelir karşılığında belirli bir parayı devlete ödemeyi taahhüt etmekteydi. Devlet, bütçesindeki açığı bu şekilde kapamak ümidindeydi.
8) Toprak rejimindeki değişim Osmanlı düzeninde bir ihtilal niteliğindeydi. Toprak mülkiyeti hukuken devlette kalmakla beraber fiiliyatta özel mülkiyete doğru hızlı bir gidiş başlamıştı. Çağın bu büyük üretim aracı devletin kontrolünden çıkarak bireyci ekonomik güçlerin eline düşmüştü.
9) Düzenin yıkılması için, mülkiyetin hukuken el değiştirmesi şöyle dursun, kullanılış amacının değişmesi bile yetmiştir. Prof. Barkan'ın deyişiyle, "Tımarlı Sipahinin bu suretle yavaş yavaş tasfiyeye mahkûm olması Osmanlı İmparatorluğunun klasik idare ve toprak rejiminin temellerinin büsbütün sarsılarak yeni doğan iktisadi kuvvetlerin eline müdafaasız ve teşkilatsız terk edilmesi demekti."
10) Topraktaki değişimin kısa süreli ekonomik sonucu üretimin azalması, tarlaların meraya dönüşmesi ve görülmemiş bir kıtlığın Anadolu'da belirmesi olmuştu. Uzun süreli sonuç ise, geri kalmışlık durumudur. Ana üretim aracında mülkiyet biçiminin değişmesi toplumun öteki temellerini ve kurumlarını da sarsmış; Türkiye, günümüze dek sürecek yoksul yolculuğuna koyulmuştu.

*Timarlı Sipahinin değil, devletin doğrudan doğruya aldığı vergiler.
121 - M. Akdağ, Celâli İsyanları, s. 31
122 - M. Akdağ, Celâli İsyanları, s. 31
123 - Z. Karamursal, Osmanlı İmparatorluğunun Mali Tarihine Bir Bakış, s. 12
(aç/kapa)
 

Çevrimdışı Karahan

  • Tımarlı Sipahi
  • *
  • İleti: 343
    • Profili Görüntüle
Ynt: Osmanlı Dengesini Sarsan Darbeler(Yazı Dizisi)
« Yanıtla #7 : 08 Şubat 2015, 23:04:17 »
Güzel yazı, eline sağlık.
 

Çevrimdışı Annibal

Ynt: Osmanlı Dengesini Sarsan Darbeler(Yazı Dizisi)
« Yanıtla #8 : 09 Şubat 2015, 15:56:58 »
Tımar rejiminde tahminlere göre muhtemel verginin üçte ikisi tımarda kaldığı için devletin artan nakit ihtiyacı iltizam sistemiyle giderilmeye çalışıldı. Bu nakit ihtiyacının sebebi de daha fazla tüfekli piyade ve yeniçeri istihdam edilmesidir. Tımarlı sipahilerin askeri değeri yoktu ve 17. asır sona ermeden fiilen bitmişlerdi. Bu rejimle devletin gelirleri arttı fakat daha sonra iltizamların hayat boyu verilmesiyle ortaya çıkan malikane sistemi sebebiyle devlete sıkıntı yaratan ayanlar türedi. Avrupa devletleri git gide merkezileşirken, Osmanlı gittikçe daha da feodal bir rejime büründü. Uzun vadede devlete çok zarar vermiş bir sistemdir fakat merkezi hükümetin taşrada vergi toplayabilecek yeteri kadar memuru olmaması sebebiyle başka da çare yoktu. Mültezimler halkı sık sık suistimal etmiştir, bazı bölgelerde ödediklerinin üç-beş katını topladıkları söylenir. Balkanlardaki milliyetçi isyanların fitilini ateşleyen de aslında vergileri istismar eden bu mültezimlerdi. Örneğin Sırp İsyanı basit bir vergi tahsilatı yüzünden patlak vermişti. Devlet, mülkiye okullarını zamanında kurup bol bol memur yetiştirseydi devletin ömrü uzardı.
« Son Düzenleme: 09 Şubat 2015, 15:57:12 Gönderen: Annibal »
"Bir yerde küçük insanların gölgeleri büyüyorsa, orada güneş batıyor demektir"